
“Risale-i Nurun şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise, mutlak değildir, belki muzır kısmınadır. Çünki felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalat-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’anın hikmetine hadimdir, muaraza edemez."
Felsefe, düşünme, marifet, bilgi ve hikmet sevgisi anlamına gelmektedir. Felsefeyi Yunan’a bağlamak Yunan Felsefecilerinin işidir. Felsefe düşünceyi ifade etmek anlamına geldiği için ilk insandan itibaren vardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri felsefeyi hem nazarî düşünceyi hem tabiat ilimlerini ve müspet fenleri kapsayacak şekilde ele alır. “İslam Felsefesi” ifadesinin de kullanarak İslam alimlerinin özellikle “İlm-i Kelam” allamelerinin düşüncelerini “İslam Felsefesi” olarak kabul eder.
Bediüzzaman kendi telif ettiği Risale-i Nurlar için “Yirminci asrın Kur’an felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak mâneviyatı câmi ve hâvi olacak, Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da ispat ve ilân etmektedir” ifadelerini kullanır ve Risale-i Nurları şöyle anlatır: “Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan ‘Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatleri nedir?’ gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat'î bir şekilde, çekici bir üslûp ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.”
Bediüzzaman şöyle der: “Risale-i Nurun şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise, mutlak değildir, belki muzır kısmınadır. Çünki felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalat-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’anın hikmetine hadimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor. İkinci kısım felsefe, dalalete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’anın mu’cizekâr hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur’un ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı müvazenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor, müstakim, menfaatdar felsefeye ilişmiyor...” demektedir.
Bediüzzaman hazretleri “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim. Kelimelerden maksat, manay-ı harfi, manây-ı ismî, niyet ve nazardır” der. Bunları açıklayan Bediüzzaman düşüncenin müspet ve doğrusu ile menfi ve yanlışını bu dört kelime ile net bir şekilde açıklar.
“Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti halka bakar. Halka bakan cihet hakka bakan cihete tenteneli bir perde ve şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakka bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata manây-ı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lazımdır. Manây-ı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır. Nimete bakıldığı zaman mün’im, sanata bakıldığı zaman Sânî, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir” der.
İşte din insanın niyetini ve nazarını yaratılandan yaratana, sanattan sanatkara, nimetten nimeti verene, sebeplerden sebepleri yaratana çevirir. Gerçekte sebepler sonuçları doğurmaz, sonuçlar sebepleri gerektirir. Bundan dolayı sonuçta ortaya çıkan ağaç bir sebebi gerektirir. Bu sebep tohum, toprak, su, hava ve güneş olamaz. Zira onların hiçbiri ağacı meydana getirecek ilim, irade ve kudrete malik değillerdir. Bu durumda bir başka sebep gerekir ki o da “ilim, irade, kudret, hikmet, inayet ve rahmet sahibi” bir sebep olmalıdır. Gayeleri, maksatları ve hikmetleri düşünerek o sonucu meydana getirmelidir. O da ancak Allah olabilir.
Bediüzzaman “Felsefe şu kitab-ı kebirin hurufatına “mana-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip “mana-yı ismî” ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir” diyerek gerçek felsefeyi, yani doğru düşünceyi ortaya koymuştur.
Ahir zamanın bu helâket ve felaket asrında dinsiz felsefenin insanlara verdiği şaşkınlık ve körlük ve akıl tutulması sebebiyle insanlık “saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük vermiştir.”
Bediüzzaman hazretleri Müslümanların Kur’an’a muaraza eden batı felsefesinden etkilenmelerini kalb ve ruhun hasta olmasına bağlar ve şöyle der: “Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtela olur.”
Bediüzzaman batı felsefesinin insanlığı felakete sürükleyeceğini ve sonuçta aklını başına getireceğini ve ister istemez Kur’an’ın ortaya koyduğu inanç ve düşünceye döneceğini belirtir ve şöyle der: “Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-ı cinsiye ile veya felsefenin dalaleti ile veya medeniyetin sefahetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaktır.”
Üstad Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat’ı, Eflâtun’u, Aristo’su gibi hakikatli feylesofları ve Şarkın İbn-i Sinâ, İbn-i Rüşd, Fârâbi gibi dâhî hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur'ân-ı Hakîmin feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'ân'dan başka halâskâr ve hakiki rehber olmadığını dâvâ etmiş ve Risâle-i Nur eserlerinde ispat etmiştir.” Zübeyir Gündüzalp, bir üniversitede verdiği Konferansta şöyle diyor: “Büyük şâirimiz, edebiyatımızın medâr-ı iftihârı merhum Mehmed Akif, bir üdebâ meclisinde, Victor Hugo'lar, Shakespeare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman'ın bir talebesi olabilirler, demiştir.”
Bediüzzaman yine “Hikmet-i hakikiye fenninde, yani hikmet-i şeriat ve İslâmiyet noktasında pek harikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde, Eflâtun ve İbni Sina'yı geçmiştir.” Çünkü Bediüzzaman Müslüman felsefecilerden teşekkül eden İslami hükemaların akıl ile halledemedikleri birçok iman hakikatlerini aklî olarak izah ve ispat etmeye muvaffak olmuştur. Bu hususla alakalı olarak Konferans’ta şu ifadelere ver verilmiştir: “Eski hükemâ, ahkâm-ı şer'iyeden ve akâid-i imâniyeden bâzıları için, 'Bu nakildir, imân ederiz, akıl buna yetişmez.' demişler. Halbuki, bu asırda akıl hükmediyor.
Bediüzzaman Said Nursî ise, “Bütün ahkâm-ı şer'iye ve hakâik-ı imâniye aklîdir. Aklî olduğunu ispata hazırım” demiş ve Risâle-i Nur'da ispat etmiştir.”
Bediüzzaman hazretleri “Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur” demektedir.
Bediüzzaman daha sonra felsefe ile meşgul olmayı bırakmıştır. Sebebini de şöyle ifade eder: “Sual: Diyorlar ki: ‘Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedatın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyet’i müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?”
“El-cevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyet’in hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyet’i aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyet’in kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim. Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyet’in esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati burhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki, felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin?” buyurur ve Kur’an hakikatlerinin felsefenin prensiplerinden çok üstün olduğunu görür, Kur’an hakikatlerinin yüceliğini de ispat ederek Avrupa ve İslam Filozoflarının yanlışlarını gösterip aklî ve ilmi delillerle ispat eder.

