FELSEFE
22.9.2026 14:46

Bediüzzaman'ın Fen ve Felsefeye Bakışı

Mehmet Ali Kaya
Mehmet ALİ KAYA
Bediüzzaman'ın Fen ve Felsefeye Bakışı

Bediüzzaman hazretleri “Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler telif eyledim” demektedir.

Bediüzzaman hazretleri “Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler telif eyledim”  demektedir.

Felsefe akıl yoluyla üretilen her nevi düşünce ilim ve fenni içine alır, bilgiyi ve bilgeliği sevmek ve hikmet sevgisi anlamına gelir.  Bediüzzaman’ın yukarıdaki ifadesinde yer alan “Skolastik düşünce” ise, Orta Çağda hâkim olan, hür düşünceyi kayıt altına alan, her türlü tenkide kapalı bir Katolik anlayışıdır. Felsefe gerçekte insan zihnini skolastik anlayıştan kurtaran hür düşünceye götüren bilginin ve inancın temellerini araştıran gerçek düşüncenin adıdır. Bunun için Bediüzzaman Hazretleri felsefeyi ikiye ayırır:

Risale-i Nur’un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’an’ın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.

İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur’an’ın mucizekar hakikatleriyle muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve burhanlı muvazenelerle, felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaattar felsefeye ilişmiyor.”

Vahyin nuruyla aydınlanmış felsefeyi, uç noktalara kaymaktan koruyan bir hikmet olarak tanımlayan Üstad Bediüzzaman, vahyin eşliğinde yol alan bu tür bir hikmetin, hayır ve yararlarının fazla olması sebebiyle gerekliliğine işaret eder.  Eşyanın, yani Allah’ın yarattığı varlıkların, unsurların, madenlerin, bitkilerin ve hayvanların hakikatinin akıl ve tefekkür yoluyla araştırılarak bilmek ve onlardan insanların yararlanmasını sağlamak insanı ilim ve hikmete götürür. Hikmet ise, sebepleri araştırarak yaratılış amacını, faydalarını, maslahatlarını, sır ve inceliklerine vakıf olmaktır. Araştırmaya ve akla dayanan nazari ilimler olup insanların faydalanmasını sağlar. Allah’ın kâinata koyduğu kanunları keşfederek lehinde istimal etmesidir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde akletmeye, düşünmeye ve tefekküre emreder. Kur’an’da tefekkürle ilgili 15 ayet bulunurken; tefekkürle eşanlamlı kullanılan akletmek, anlamak, ibret almak ve bakmak gibi deyimlerle birlikte bu sayı 500’e kadar çıkmaktadır. Bu, Allah’ın yaklaşık her 10 ayetten birinde bizi tefekkür etmeye, varlık ve hadiseler üzerinde düşünmeye davet ettiğini gösterir.  Efendimiz de (asm) “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır” diyerek, fert ve toplumları tefekküre teşvik etmektedir.

Sistemli ve amaçlı tefekkürden hikmet, hikmetten bilgi doğar. Bilgi tefekkür ağacının bir meyvesidir. Bilgisiz felsefe yapmak isteyenler, gece karanlığında ışıksız olarak yolunu bulmaya çalışan yolcu konumuna düşerler. Bediüzzaman “Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır”  buyurarak her şeyi gerçekle uyum içinde olan bilgiden kaynaklandığını ifade eder. O, varlıklara Allah adına bakılması durumunda gerçek ilmin elde edileceğini, Cenab-ı Hakk’ı nazara almadan, sebepleri hakiki tesir sahibi kabul ederek yapılan çalışmanın, insanı gerçek ilme götüremeyeceğini belirtir. Ona göre insanı Allah’a yaklaştırmayan her gayret, her ilim, her fen ve gelişme gibi görünen her oluşum, gerçek olmayıp yarım yamalak ve eksik bir gölgeden ibarettir.

Bediüzzaman ilim, adalet ve hikmetin birleşmesinden adalet doğar. Adalet hak sahibine hakkını vermek olduğu için her şeyin hakkını vermek adalettir, İlmin hakkı da hak ve hakikate hizmet etmesidir.  Bu da hakkı hak bilip ona bağlanmak, batılı batıl bilip ondan uzak durmak demektir. Bir başka ifadeyle akıl, söz ve hareketlerde uygunluk ve Allah’ın yaratmış olduğu varlıklar ve hadiseler üzerinde tefekkür etmektir.  

Felsefenin Kur’an’la barışık olması, hak ve hakikate hizmeti ön planda tutması gerektiğini her fırsatta dile getiren Bediüzzaman, böyle bir felsefenin zaruretine inanır. Kur’an’ın kutsi hikmeti hak, fazilet, yardımlaşma ve Allah’a iman gibi ilkeleri benimsemiştir. Bu ilkelerden hakkın gereği birlik ve düzendir; faziletin gereği dayanışmadır, yardımlaşmanın gereği birbirinin imdadına yetişmektir, imanın gereği ise, kardeşlik ve sevgidir. Nefsi kötülüklere karşı dizginlemek ve ruhu, kemâlâta yani erdeme ve olgunluğa kamçılamakla serbest bırakmanın neticesi ise dünya ve ahiret saadetidir.

Bediüzzaman Hazretleri hayatını Kur’an prensiplerine göre düzenleme çabasında olan fertlere düşen aslî görev, akıl ve ilmin rehberliğinde, sistemli tefekkür sonucunda varlıklara sevgi ve kardeşlik duygularıyla yaklaşıp şahsî, ailevî ve sosyal huzura katkı sağlamak olmalı ve felsefenin amacı da buna hizmet etmek olmalıdır demektedir.

Youtube Kanalıma Abone Olun!

Düzenli olarak paylaştığımız videoları kaçırmayın.

Abone Ol