FELSEFE
13.9.2026 18:19

Bediüzzaman'ın Kısa Hayatı

Mehmet Ali Kaya
Mehmet ALİ KAYA
Bediüzzaman'ın Kısa Hayatı

“Risale-i Nur Külliyatı” müellifi Bediüzzaman Said Nursî hayatını üç devreye ayırır: Doğumundan Risale-i Nur’u telif etmeye başlama tarihi olan 1926 yılına kadar “Eski Said” dönemidir ve bir derece siyasidir. Bu tarihten 1950’ye kadar olan kısmını “Yeni Said” dönemidir.

“Risale-i Nur Külliyatı” müellifi Bediüzzaman Said Nursî hayatını üç devreye ayırır: Doğumundan Risale-i Nur’u telif etmeye başlama tarihi olan 1926 yılına kadar “Eski Said” dönemidir ve bir derece siyasidir. Bu tarihten 1950’ye kadar olan kısmını “Yeni Said” dönemidir. Bu dönemde önce Kur’an-ı Kerimin “İman Hakikatlilerini” izah ve ispat ile İslam Felsefesini ve Düşünce Sistemini ortaya koyma ve Batı’dan gelen Felsefi Cereyanların fikirlerini çürütmek için Risale-i Nurları telif dönemidir. 1950’den sonraki hayatını da “Üçüncü Said” diye adlandırır. Bu dönem ise ülkenin “Demokrat Parti” ile yeniden “Hürriyet ve Demokrasiye” geçmesi ile Birinci Said dönemindeki siyasi fikirlerinin hayata geçmeye başlaması üzerine İman hizmeti ile yeniden siyasi hayat ile alakadar olduğu dönemdir. Ancak bu ayırım fikrî bir değişiklikten ziyade iman temelli İslami düşünce sistemi ile siyasi ve içtimai meselelerin beraber yürütüldüğü bir metot ve usul değişikliğidir.

Bediüzzaman Said Nursî, 1878 yılında Bitlis’in Hizan Kazasına bağlı İsparit Nahiyesinin Nurs Köyünde dünyaya geldi. Eğitimine dokuz yaşında Tağ Köyündeki medresede başladı. Bu dönem içerisinde, Kur’an-ı Kerimi ezberleyerek medrese usulünün başlangıç kitaplarını okudu. Fakat öğrenim hayatının en önemli kısmı Doğubeyazıt’ta geçirdiği üç aylık dönemdir ki, bu dönemde, Şeyh Mehmet Celâlî’den ders aldı ve medrese eğitiminin temel kitaplarından olan seksenden fazla kitabı tahkik etti ve icazet alarak Doğubeyazıt’tan ayrıldı. Daha sonra Bitlis’e giden Said Nursî, o dönem medrese âlimleri arasında gelenek olan ilmî tartışmalara katıldı. Bu ilmî münazaralardaki üstün başarıları, zekâsı ve hafızasıyla herkesin takdirini kazandı. Bu tartışmalar sonunda on üç yaşındayken aldığı icazetini kabul ettirip, ilmî rüştünü ispat etti ve ‘Bediüzzaman’ diye anılmaya başlandı.

Genç âlimin ününü duyan Van Valisi Hasan Paşa onu Van’a davet etti. Van’da uzun süre kaldı ve araştırmalarına devam etti. Hasan Paşa’nın yerine tayin olan Tahir Paşa’nın geniş kütüphanesinde fen ilimlerine dair kitapları inceleme imkânı bularak fizik, kimya, coğrafya, astronomi ve felsefe ile ilgilendi. Van’da bulunduğu yıllar Said Nursî’nin düşünce dünyasında önemli oluşumların meydana geldiği dönemdir. Bir gazetede okuduğu İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone’un Kur’an’ın yok edilmesi veya Müslümanların Kur’an’dan soğutulması gerektiğine dair sözü Bediüzzaman’ı derinden etkiledi ve daha sonraki hayatını Kur’an’ın anlaşılmasına adadı.

Doğunun en önemli problemlerinden olan eğitim ihtiyacının giderilmesi için Doğu’da fen ilimleriyle medrese ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulması gerektiğini düşünen Üstad Said Nursî, bu fikrini hükümete iletmek ve böyle bir projeyi gerçekleştirmek için gerekli teşebbüslerde bulunmak amacıyla 1907’de İstanbul’a gitti. Malta’da (Fatih / İstanbul) Şekerci Handa kalırken, İstanbul’un ileri gelen âlimleriyle görüşmeler yapan Üstad Said Nursî, kapısına “Burada her soruya cevap verilir ancak soru sorulmaz” diye yazarak sarayın, ilim çevrelerinin ve halkın dikkatini üzerine çekti.

O yıllarda İstanbul’un gündemini hürriyet ve meşrutiyet tartışmaları oluşturuyordu. Üstad Said Nursî de bu tartışmalara katıldı ve gazetelerde yayınladığı makaleleriyle hürriyet ve meşrutiyetin İslam’a aykırı olmadığını bilakis istibdat ve mutlakiyetçi yönetimlerin İslâm'a aykırı olduğunu savundu. Ayrıca, Meşrutiyet’in ilânının üçüncü gününde İstanbul’da meşrutiyete sahip çıkan “Hürriyete Hitap” isimli bir nutuk okudu. Aynı nutku Selanik Hürriyet Meydanında geniş bir halk kitlesi karşısında tekrarladı. Meşrutiyetin getirdiği hürriyet ortamında filizlenen birçok siyasî oluşuma katıldı ve pek çok siyasî olayın içinde yer aldı ve İttihat ve Terakki Fırkasının “Hürriyet, Müsavat ve Adalet” prensiplerini müdafaa etti ve destek verdi, ancak İttihat ve Terakki’nin yönetime geçmesinden sonra istibdada yönelmesi üzerine onlardan ayrılarak “Ahrar-ı Osmaniye”nin bu prensiplere sahip çıktığını görerek Ahrarları destekledi.

1909 yılındaki 31 Mart olaylarında karışıklığı önlemek amacıyla konuşmalar yapmasına ve yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, tutuklanarak “Divan-ı Harp”te idam talebiyle yargılandı ve kendisini değil Meşrutiyeti ve Hürriyeti savunarak beraat etti. Bu mahkemedeki müdafaasını daha sonra “İki Mektebi Musibetin Şehadetnamesi Divan-ı Harb-i Örfi” adıyla yayınladı.

1910 yılında İstanbul’dan ayrılarak Van’a döndü ve yöredeki aşiretleri ziyaret ederek başta meşrutiyet, hürriyet, anayasa, parlamento gibi konular olmak üzere birçok siyasi ve içtimai konuda yöre ulemasını, tarikat şeyhlerini, aşiret ağalarını ve halkı aydınlatıcı bilgiler verdi. Aynı yıl, bu görüşmeleri özetleyen “Münazarat” adlı eserini yazdı.

Aynı yılın kışında Şam’da bulunduğu sırada yöredeki âlimlerin daveti üzerine Şam Emevî Camii'nde âlimlere hitaben İslâm dünyasının sosyal ve siyasi problemleri hakkında hitapta bulundu. Müslümanların geri bırakan hastalıkları ve tedavi çarelerini ihtiva eden bir hutbe okudu. Bu hutbe 1911 yılında “Hutbe-i Şamiye” adıyla yayınlandı. Şam’dan ayrılarak İstanbul’a geldi ve aynı yıl içerisinde Sultan Reşad’ın, Üsküp’te bir üniversitenin temel atma törenini de içeren Rumeli seyahatine doğu illerini temsilen katıldı. Balkan savaşları sebebiyle yarım kalan bu projenin Doğuda gerçekleştirilmesi için Padişahı ikna eden Üstad Bediüzzaman Said Nursî, 1912 yılında İstanbul’dan ayrılarak tekrar Van’a döndü. 1913 yılında “Medresetü’z-Zehra” adını verdiği üniversitenin temelini Van Valisiyle attı. Ancak Birinci Dünya Savaşı çıkınca öğrencileriyle birlikte cepheye gitti ve uğruna çok çaba sarf ettiği üniversite projesi de savaş sebebiyle yarım kaldı.

Savaş sırasında “İşârâtü’l-İ’câz” isimli tefsir kitabını yazmaya başladı. Bu savaşta pek çok talebesi şehit oldu ve kendisi de 1916’da Ruslara esir düştü. Yaklaşık iki buçuk senelik esaret hayatı Rus ihtilalinin getirdiği karışıklık sırasında firar etmesiyle son buldu. Sibirya, Berlin, Varşova ve Sofya üzerinden 1918’de İstanbul’a geldi.

İstanbul’da kendisine hem ilim çevrelerince hem de saray çevresince büyük ilgi gösterilmiş ve “Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” üyeliğine tayin edilmiştir. İstanbul’da bulunduğu yıllarda “Nokta, Sünuhât, Lemeât, Katre, Habbe, Zerre, Şemme” adlı risâlelerini yazdı ve bunlarla birlikte yirmi iki eserini matbaada bastırdı. Baskısı yapılan bu eserler arasında, daha önce yazdığı mantık ilmine ait “Kızıl İcaz” ve “İşârâtü’l-İ’câz” adlı tefsiri de yer almaktadır.

Takvimler 1920 yılını gösterdiğinde İstanbul İngilizler tarafından işgal ediliyordu. Üstad Said Nursî işgale karşı tepkisini yayınladığı “Hutuvat-ı Sitte” risâlesiyle halkı işgale karşı uyandırmaya çalıştı ve Anadolu hareketini ‘isyan’ olarak niteleyen Şeyhülislâm fetvasına karşı bir fetva yayınlayarak “Kuva-yı Milliye Hareketini” destekledi ve “Cihad Fetvası” yayınladı. Bunun üzerine Anadolu’da 70 müftü bir araya gelerek “Büyük Cihad Fetvası” yayınlayarak Kurtuluş Savaşını başlattılar. Bu savaş “Mülki, Dini ve Askeri” erkanın desteği ile başladı. İstanbul’daki faaliyetleri sebebiyle hakkında İngilizlerin idam kararı aldığı Said Nursî, Anadolu’daki Büyük Millet Meclisi tarafından ısrarla Ankara’ya davet ediliyordu. Bu davetler sonucunda 19 Kasım 1922’de Ankara’ya geldi ve Mecliste resmî bir törenle karşılandı. Ancak, vekillerin dine karşı umursamaz tavırları karşısında uyarı için bir beyanname yayınladı. Fakat onun bu çalışmaları, Mustafa Kemal ile tartışmalarına sebep oldu. Vekiller Yunan ordusu karşısında alınan galibiyetin coşkusuyla avunurken o “Zeylü-z-Zeyl” adlı tabiatçılık ve determinizmi eleştiren Arapça risâlesini yayınladı. Bu eserin dışında “Hubab ve Zeylü’l-Hubab” adlı eserlerini yazdı. Ankara Hükümetince kendisine, milletvekilliği ve Şark umumî vaizliği ve diyanet üyeliği gibi makamlar teklif edildi. Ancak o, bütün bunları kabul etmeyerek, 1923 Mayıs'ında Ankara’dan ayrılarak Van’a gitti.

Van’da Erek Dağı'nda inzivaya çekildi ve ibadetle meşgul oldu. Siyasetin merkezinden kendisine önerilen makamları reddederek bir dağın başına çekilip, siyasetten uzak durup ibadetle meşgul olması Üstad Said Nursî’de yeni bir dönemin işaretlerini veriyordu. Esaret hayatından itibaren başlayan sorgulama sonucunda, Kur’an’ı Kerimi 20. yüzyıl insanının anlayışına uygun bir tarzda açıklayan “Risale-i Nurların” yazıldığı ve kendisinin “Yeni Said Dönemi” diye adlandırdığı yeni bir dönemi ortaya çıktı. Bediüzzaman o günün siyasilerinin “Laiklik adına dine karşı tavır alması, İslam dininin ortadan kaldırmak için harf ınkılabı, dini eğitimin yasaklanması, dinde reform çalışmaları ile Hristiyanlık gibi dini tahrif etme çalışmalarına” muhalefet ettiği ve yönetimi bu konularda desteklemediği için Yeni Said döneminde onu hiç rahat bırakmadılar. 1924 yılında başlayan Şeyh Said isyanı bahane edilerek Ankara Hükümetinin emriyle Erek Dağından alınıp Burdur’a mecburî ikâmete gönderildi. Burdur’la başlayan dönemde yalnızlığa mahkûm edildi.

Burdur’da “Nur’un İlk Kapısı” adlı eserini yazdı. Buradan 1926 yılında Isparta’ya gönderilen Üstad Said Nursî, Isparta’da kısa bir süre kaldıktan sonra Eğirdir İlçesi’nin Barla Köyüne mecburî ikamete gönderildi. Barla’daki yaklaşık sekiz yıllık mecburî ikamet hayatı boyunca “Sözler, Lem'alar ve Mektubat” adlı eserlerin büyük bölümünü yazdı. Barla döneminde zehirlenme, özel hayatın ihlâli ve dostlarıyla görüşmelerin keyfi engellenmesi gibi çeşitli baskı ve zulümlerle rahatsız ettikleri Üstad Said Nursî’yi daha yakından gözleyip, kontrol altında tutmak için Ankara’nın emriyle tekrar Isparta merkezine getirdiler. Said Nursî adından korkanlar onu göz hapsinde tutmakla engellemenin mümkün olamayacağını anlayınca, bu defa onu hapse göndermenin yollarını aramaya başladılar ve 1935 yılında “Tesettür Risalesi” adlı eserini bahane ederek; gizli örgüt kurmak, rejim aleyhtarlığı yapmak, rejimin temellerini sarsmak ve dini temellere oturmak, irticaya sebep olmak gibi ithamlarla Üstad Said Nursî ve talebelerini Eskişehir hapsine gönderdiler.

Eskişehir mahkemesi bu iddiaların hiçbirinin gerçek olmadığını görerek 19 Ağustos 1935 tarihinde verilen kararla zaten tutuklu olarak geçirdiği bir seneyi vicdani kanaatle bir sene hapse çevirdi ve Kastamonu’ya sürgün edilmesi bir yıllık gözetim altında zorunlu ikamete mahkûm edildi. Eskişehir’deki bir yıllık hapis hayatının ardından Kastamonu’ya gönderildi.

Bir yıl sürgünü kaldırmayarak yedi yıl süreyle Kastamonu’da karakol karşısında gözetim altında tutuldu. Bediüzzaman burada da “Ayet-ül Kübrâ, Birinci Şua, İkinci Şua, Yedinci Şua ve Sekizinci Şua” adlı eserlerini yazdı. Bu defa da “Ayetü’l-Kübrâ” risâlesi hakkında açılan davadan dolayı Denizli mahkemesinde yargılandı ve beraat etti. Ancak Ankara hükümetinin talimatıyla Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesinde zorunlu ikamete tabi tutuldu. 1948 yılında Afyon Ağır Ceza Mahkemesi tarafında hakkında yeniden dava açılan Üstad Said Nursî, 1949 yılında beraat etti. Ancak eserleri müsadere edildi. Müsadere kararının temyiz edilmesi üzerine Afyon Ağır Ceza Mahkemesi 1956 yılında Risale-i Nur’un serbestçe basılması ve dağıtılması yönünde karar verdi. Afyon mahkemesinin beraat kararının ardından yeniden Emirdağ’a döndü.

İkinci Dünya Savaşı sonunda savaşa giren ve çok büyük zarar gören Batılı devletler savaşın ne derece büyük felaket olduğunun farkına vararak 1945’te “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini” kabul ettiler. Türkiye’de buna imza attı. Böylece diktatörlük döneminin savaşlar ve felaketlerini tamir etmek için Hürriyetçi Demokratik yönetimlere önem verilmeye başlandı. Batılı devletler bir de askeri olarak kendilerini korumak amacıyla NATO’yu kurdular. Türkiye’den Boğazlar ve Kars ile Ardahan’ın kendilerine verilmesini isteyen ve Türkiye’yi tehdit eden Rusya’ya karşı NATO’dan yardım istenmesi üzerine Batılı Devletler “Demokrasiye geçilmesini” şart koştular. Bunun üzerine Türk hükümeti Muhalefet Partilerinin kurulmasına izin verdi. 1950 seçimlerinde halk büyük bir çoğunlukla DP’yi iktidara getirerek “Hürriyetçi Demokratik Cumhuriyet” dönemini başlattı. Bediüzzaman da hürriyetçi olduğu için “Otuz beş sene sonra Ahrarlar dirildi” buyurarak 1910’yılında kapatılan Ahrar Fırkasının 1945’de dirilip 1950’de iktidara geldiğini ifade ederek DP’yi destekledi. Ülkeye hürriyet ve demokrasi hakim olmaya başladı. Din ve Vicdan Hürriyeti, ilim ve Fikir hürriyetinin hayata geçiren DP önce Ezanı aslına çevirdi, sonra Din Eğitimini Kur’an Kursları ve İman-Hatip Mektepleri açarak başlattı.

Bediüzzaman da “Üçüncü Said” olarak adlandırdığı bu dönemde Risale-i Nur’u neşir, yani çoğaltma ve yaymaya ve matbaalarda bastırmaya başladı. İstibdat dönemindeki baskı ve korku ortadan kalktığı için talebeler, memurlar ve askerler de Risale-i Nurları okumaya başladılar ve dini hayat yeniden canlandı. Bu dönem Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un yayılmasına ve anlaşılmasına yönelik hizmetlere ağırlık verdiği, hizmetin geleceği açısından sosyal hayatla meşgul olduğu bir dönemdir. Bu yıllar bir nebze de olsa rahatlamanın ve hürriyet havasının estiği yıllardır. Muhtelif halk tabakalarına Risale-i Nur hakikatleri duyurulmuş ve özellikle üniversite ortamlarında Risale-i Nur okunmaya başlamıştır.

1952’de Gençlik Rehberi adlı eseri hakkında açılan davaya katılmak üzere İstanbul’a gitti ve bu mahkeme de beraat kararıyla sonuçlandırıldı. İstanbul’dan Emirdağ’a gitti. Ancak Samsun’da açılan yeni bir dava sebebiyle Samsun’a gitmek için İstanbul’a geldi. Çok yorgun ve hasta olduğu için hastane raporu alarak istinabe yoluyla İstanbul mahkemelerinde ifade verdi. İstinabe Mahkemesinin Samsun’a gönderdiği ifadesi sonunda beraat etti. İstanbul’dan tekrar Emirdağ’a dönen Said Nursî, oradan Isparta’ya gitti ve ömrünün son dönemlerini, Emirdağ ve İstanbul’a kısa ziyaretlerde bulundu.

1960 yılı Ocak ayında başladığı seyahatinde İstanbul, Ankara, Konya ve Emirdağ’a uğrayarak tekrar Isparta’ya döndü. 20 Mart 1960 yılında hasta olmasına rağmen, kendilerinin ısrarlı isteği sonucunda talebeleri tarafından Urfa’ya götürüldü. Burada hastalığı iyice ağırlaşan Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 23 Mart 1960 tarihinde kaldığı otelin mütevazı odasında hakkın rahmetine kavuştu.

Youtube Kanalıma Abone Olun!

Düzenli olarak paylaştığımız videoları kaçırmayın.

Abone Ol