
Musibetler de dini ve dünyevî olmak üzere iki nevidir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “En büyük musibet dine gelen musibettir. Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı ilâhîye iltica edip feryat etmek gerektir.” (Bediüzzaman, Lem'alar, s. 13.) demektedir.
Allah müminlerin günahlarına kefaret olması, kabiliyetlerini geliştirmesi, ve derecelerini artırması için musibetlerle ve sıkıntılarla imtihan eder. İmtihan, mihnetten türeyen bir kelimedir, bu sebeple aklı kullanma, ilim öğrenme, çalışma, sabretme sayesinde kabiliyetleri gelişir, dereceleri yükselir. İmtihanın sırrı ve amacı budur.
Musibetler de dini ve dünyevî olmak üzere iki nevidir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “En büyük musibet dine gelen musibettir. Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı ilâhîye iltica edip feryat etmek gerektir.” (Bediüzzaman, Lem'alar, s. 13.) demektedir.
Dalaletin ilim ve fenden geldiği, felsefî cereyanların yayılması ile iman konusunda şüphelerin arttığı, aklın şaştığı bir dönemde en büyük musibet imanı kaybetme musibetidir. Doğru ile yalanın birbirine karıştığı, dini yaşamanın elde kor tutmak kadar yakıcı olduğu, sünnet-i seniyyeye tabi olanların kınandığı, faiz ve haksız kazanç ile helal kazancın azaldığı, İnternet ve Medya eliyle her nevi lehviyatın yaygınlaştığı bir zamanda yaşıyoruz. Böyle bir zamanda Nur Talebeleri Zübeyir Gündüzalp gibi “Teessür ve ızdırap karşısında kalpten bir parça kopsaydı ‘Bir genç dinsiz olmuş!’ haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması gerekirdi” demelidir. (Şualar, s.464.)
Dünyaya ait meselelerde, mala ve cana gelen musibetlerde sabır ve tevekkül ile rıza ve teslimiyetle mükellef olan Müslümanların dini musibetler karşısında durumu farklıdır. Dine gelen musibete karşı sabır ve tevekkülle değil, rıza ve teslimiyetle mukabele etmesi musibeti daha da artırır ve Müslümanları daha büyük günahlara sokar, Allah’ın öfkesini çekmesine sebep olur. Burada Müslümanların yapması gereken “Emr-i Maruf ve Nehy-i Anil-Münker” görevidir. En önemlisi de İman Hizmetinin yapılmasıdır. İman hizmetinin ihmal edilmesinden daha büyük günah olamaz.
Dini musibetlerin farklı ve önemli bir yönü de fark edilmez olması, iyi niyetle ve dine hizmet ve ibadet şeklinde gelmesidir. Buna İslam alimleri “Bid’at ve Dalalet” adını vermişler ve bunun şerrinden Allah’a sığınmışlardır. Bu fikrî ve ilmî bir şekilde gelir ve akla da uygun, hizmete de faydalı gibi görünür. Bu konuda ölçümüz Peygamberimizin (asm) sünneti ve asrın imamının, müceddidin gösterdiği istikamete göre vaziyet almak ve tavır belirlemektir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu konuda çok büyük tahşidatlar yapmaktadır. “Yol iki görünüyor. Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var” (Lem’alar, İhlas Risalesi, s.272.) buyurarak Cadde-i Kübrayı göstermiş ve bir şekilde aldanarak bu yoldan ayrılanların dinsizlerin ve ehl-i dalaletin oyununa geldiğini ve bilmeden onlara yardım ettiğini, bunu da din adına ve dine hizmet amacı ile yapacağını ifade eder. “Yol iki görünüyor” ifadesi ile dine hizmet ve manevi musibetten kurtulmanın başka yolu olmadığını ifade ediyor.
Ahir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak” derken de Bediüzzaman aynı şeyleri ifade ediyor. Dinsizlik namıma elbette Müslümanlar hiçbir cereyana alet olmazlar; ancak nifak cereyanı, münafıklık bir dinsizlik cereyanı olduğu halde müminler ve özellikle Risale-i Nurları okuyanlar dahi bu cereyana bilmeyerek dine hizmet adına destek olabileceğini ifade ediyor. Sonuçta din zarar görecek ve dinsizler ile dalalet cereyanları güçlenecektir. Nitekim Peygamberimiz (asm) “Ahir zamanda, şiddetli ve dehşetli bir belâ gelecek. Herkese isâbet edecek. Ondan kurtulan olmaz. Ancak Allah'ın dinini bilen ve ona göre lisânıyla ve kalbiyle mücâhede eden bir adam kurtulacak. O ise, ona geçmişlerin mesleği sebkât etmiştir. Bir de, Allah'ın dinini bilip, tasdik eden birisi kurtulacak” buyurur.
Bediüzzaman “Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: ‘Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.’ (Mektubat, 22. Mektup, Uhuvvet Risalesi, s.260.) şeklinde açıklar.
Yine “Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak: Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır. İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir” (Mektubat, 15. Mektup, s.70.) buyurarak bizi ikaz eder ve iman cereyanının her iki dinsizlik cereyanını durduracağını ve onlara galebe edeceğini haber verir ve “Siyaset ve diplomatlık dinsizlik cereyanını durduramaz. Onu durduracak ancak hakaık-ı imaniyedir” (Emirdağ Lahikası, s.180.) buyurur.
Öyle ise Müslümanların “İman Cereyanının” yanında yani Risale-i Nurun etrafında birleşmesi, Nur Talebelerinin de dinsizlik cereyanının oyunlarına gelmeden İman ve Kur’an hizmetini yapmaları lazım geldiğini bize ders verir.
Peygamberimiz (asm) “İnsanların fesada gittiği bir zamanda benim sünnetimi ihya eden, yaşatanlar yüz şehidin sevabını alırlar” (Tirmizi, Fiten, 13.) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifi okuyarak sakal bırakmak, misvak kullanmak, sarık sarmak ve cübbe giymek gibi şeklî ve kılık kıyafete ait sünnetleri ihya etmek gerektiğini savunan saf Müslümanlar sakal bırakarak ve sarık sararak yüz şehit sevabı kazandıklarını zannedip kendilerini aldatmakta ve Müslümanları da bunları yapmaya teşvik etmektedirler. Halbuki yüz şehidin sevabını kazandıracak bir sünnetin insanların imanlarını kurtarmak, gençleri dalaletten ve inançsızlıktan korumak şeklinde Peygamberimizin ve sahabelerin “İman Davasını” ihya etmektir. İman ve Kur’an hakikatlerini yaymaktır. Nitekim Peygamberimizin (asm) Mekke’de 13 sene ve Medine’de 10 sene yaptığı asıl hizmet, “Tebliğ” vazifesi “İman Hizmeti” idi.
Peygamberimiz (asm) sahabelerine “Bir insan senin vasıtanla iman ederse bu senin için sahralar dolusu kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.” (Sahihi Buhari, 3:57;; El-Fethül Kebir, 1:282; Buhari, İhya-u Ulum, 1:9.) “Güneşin üzerine doğup battığı yerlere sahip olmandan daha hayırlıdır” (Suyuti, Camiü's-Sağir, 3:192; Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, H.No:9787.) buyurmuş ve sahabeleri iman hizmetine, insanların imanlarını kurtarmak için mücadele ve cihad etmeye, iman ve Kur’an hakikatlerini tebliğ etmeye teşvik etmiştir.
İşte yüz şehit sevabı kazandıracak olan sünnet budur ve bu amaçla yaşayıp, bu mücadele ile vefat edenlerin durumu budur. Yoksa dine gelen bu musibeti görmeyip evinde veya tekkesinde sakal bırakıp, cübbe giyerek nafile ibadetleri yapıp kendi nefsini kurtarmaya çalışanlar elbette yüz şehidin, belki de bir şehidin sevabını alamayacaklardır. Bu hususta ilmi olan ilmiyle, malı olan da malıyla bu hizmetlere destek olmalıdır.

