• M. Ali KAYA

İDARE-İ MASLAHATÇILIK

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. Ali KAYA

İdare-i maslahat, bir işi mümkün mertebe kırmadan dökmeden, iyi-kötü idare etmek, yapar gibi görünmek ve yürütmektir. Bu son zamanların yönetim şeklidir. Bu yönetimle maalesef koca bir imparatorluk yıkılmış gitmiştir. Atalarımız “İhmalın malını kurt kapar” diye böyle bir anlayışın fayda yerine zarar getireceğini çok veciz bir şekilde ifade etmişlerdir.


İdare-i maslahatçılık, bilgisizliğin, beceriksizliğin ve toplumu yapar gibi görünerek aldatmaya çalışan kurnazların, toplumu tembelliğe sevk eden bir hastalığıdır. Güya haklıyı da haksızı da idare etme adına toplumun çürümesine, haksızların güçlenmesine, haklıların ve çalışkanların da durdurulmasına sebep olur. Toplumu gereksiz beklenti içine sokar ve tembelleştirir. Zira kimse ne yapacağını ve durumun ne şekilde sonuçlanacağını bilemez. Bu öyle bir hastalıktır ki fertleri ve toplumu önce beklenti içine sokar, sonra ümitsizliğe düşürür.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri İslam dünyasının en büyük hastalığının “Yeis” yani “Ümitsizlik” olduğunu ifade eder ve bu hastalığın tedavisi için çalışır.

**

İdare-i Maslahatçılık bir işi olması gerektiği gibi yapmak yerine günün şartlarına göre yapmak ve günü kurtarmaktır. Kısacası geçiştirmek ve savuşturmak, oyunda topu hep taca atmaktır. Bunu tarihin her döneminde ve hayatın her alanında görmek mümkündür.


Bunun en güzel misali tarihte yaşanan şu olaydır:

Şair Eşref'in Kırkağaç’ta kaymakamlık yaptığı dönemde (1847-1912) Ege dağları eşkıyanın yatağı olmuş. İlçeyi, 'Tuz yok, şeker yok, ekmek yok' bahaneleriyle sık sık basarlarmış. Bir değil, iki değil... Sabrının sonuna gelmiş Kaymakam Eşref. Her defasında durumu İstanbul'a ilettiğinde, 'Buradan yapılacak bir şey yoktur. Oradaki jandarmalarla İdare-i maslahat ediniz.' şeklinde talimat gelirmiş. Sonunda eşkıya azıtıp kaymakamlık binasını da işgal etmiş. Kaymakam Eşref durumu acele olarak İstanbul'a bildirmiş. Cevap yine 'İdare-i maslahat edilmesi...' şeklinde gelince, Eşref İstanbul'a şu telgrafı çekmiş; “İdare gitti, maslahat elimizde kaldı.”


Evet, idare-i maslahatçılığın sonu bu hikayede özetlendiği gibidir.

**

İdare-i maslahatçılık köklü çözümlerden kaçınıp görüntüyü kurtarmanın adıdır. Problemler hep ertelenir ve kendi kendine çözülmesi beklenir. Bu daha çok hiç risk almayan ve almak istemeyen korkak idarecilerin yönetim şeklidir.


Peki böyle bir anlayış ve yönetim şekli İslam’da var mı?


Peygamberimizin (asm) hayatına bakıyoruz. Ne Mekke döneminde ve ne de Medine döneminde böyle bir durumla karşılaşmıyoruz. Bilakis ihlaslı kararlılık, azim ve sebat; gayret ve mücadele içinde azami sabır; olaylar karşısında anında müdahale ve hadiseleri büyümeden ve düşmanın toparlanmasına fırsat verilmeden canla başla müdahale edildiğini görüyoruz.


İşte “Üsve-i Hasene” olan misallerden bir ikisi;


Birincisi Uhut Savaşı sonrasında Müslümanlar Uhud Gazvesi’nden sonra şehidlerini defnedip aynı gün Medine’ye dönmüşlerdi. Mekke müşrikleri de kendi aralarında toplandılar, galibiyetlerini konuştular, sonra, biz neden Medine’ye kadar gitmedik. Oradan da müslümanları çıkarabiliriz” diye geri dönmeye karar verdiler. Yüce Allah Cebrail (as) ile Peygamberimize (asm) “Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz! Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir” (Nisa, 4:104.) ayetini inzal buyurdu.

Peygamberimiz (asm) “Kim düşmanı takip etmek ister?” buyurarak bu ayeti okudu ve Uhut Savaşında yaralanan ve yorgun olan sahaberleri derhal silahlandırdı ve düşmanı takip için yola çıkardı.


Sahabeler: “–Vallâhi bir binitimiz yok, yaramız da ağır. Fakat Resûlullâh’ın bulunduğu bir seferi hiç kaçırır mıyız?!” diyerek hemen yola çıktılar. Yarası diğerine göre hafif olan, ağır yaralı olanın gâh yürümesine yardım etti, gâh onu sırtında taşıdı. Bu şekilde, Âlemlerin Efendisi’nin yanından ayrılmadılar.


Bu fedâkârlıkları sergileyen mü’minler, ilâhî iltifâta mazhar oldular: “Yara aldıktan sonra yine Allâh’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar, içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sâhibi olanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.”(Âl-i İmrân, 3: 172.)


Peygamberimiz (asm) sancağı Hz. Ali’ye (ra) verdi. Medîne’nin sekiz kilometre ilerisinde bulunan ve bu sefere adını veren “Hamrâü’l-Esed” mevkiine kadar gittiler. Gece olunca, Allâh Resûlü, beş yüz ayrı yerde ateş yakılmasını emir buyurdu.


Muhteşem bir manzara ortaya çıktı. Etraftan bakanlar, orada son derece büyük ve muazzam bir ordu bulunduğunu zannediyorlardı. Müşrik ordusunun gözcüleri bunu gördüler ve “Biz ömrümde böyle kalabalık bir ordu görmüş değiliz” dediler. Durumu öğrenen müşriklerin yüreklerine müthiş bir korku düştü:


“–Müslümanların kımıldayacak hâli kalmamıştı. Bu nasıl olur?” diyerek birbirlerine baktılar. Ardından sebebini anlayamadıkları bir hisle: “–Haydi bir belâya uğramadan buradan çekip gidelim!” dediler.


Bir türlü geri dönüp çarpışmayı göze alamadılar. Nihâyet hızlı bir şekilde Mekke’ye doğru yollarına devâm ettiler. Onların bu şekilde çekip gitmeleri üzerine Allâh Resûlü de ashâbıyla birlikte tekrar Medîne’ye döndüler.

**

Bir başka misal de Hendek Savaşı sonrasındaki durumdur. Beni Kureyza Yahudileri “Medine Sözleşmesi”ne aykırı olarak Medine’yi müdafaa yerine Kureyş Müşrikleri ile gizli ittifak kurmuşlardı. Yüce Allah’ın yardımı ile bir gece aniden çıkan soğuk, yağmur ve fırtına ile düşman ordusu dağıldı ve canını kurtaran kaçtı. Böylece Medine işgalden kurtuldu.


Peygamberimiz (asm) de evine dönüp savaş zırhını çıkarmıştı ki Allah’ın emri ile Cebrail (as) geldi ve “Ya Muhammed! Sen silahını çıkardın; ama melekler henüz silahlarını çıkarmadılar. Size ihanet eden Beni Kureyza’yı takip ediyorlar. Allah beni sana gönderdi, senin de Benî Kureyza üzerine gitmeni emretti. Ben önceden gideceğim ve onların kalplerine korku vereceğim” buyurdu.


Peygamberimiz (asm) hemen zırhını giydi ve sahabelerini topladı “Sizden hiçbiriniz ikindi namazını Benî Kureyza yurdunun dışında kılmasın!” buyurarak kesinlikle hemen yola çıkılmasını emretti.


Yüce Allah mü’minlere “İdare-i maslahat eylemeyin” haklı olduğunuz zaman asla gevşeklik göstermeyin, düşmanın toparlanmasına ve hücumuna asla fırsat vermeyin emretmektedir.


Peki Üstadımız hayatında hiç “İdare-i maslahatçı” olmuş mudur?

Ya, Zübeyir Gündüzalp ağabeyimiz? Hiç taviz vermiş midir?


Peki, Mehmet Kutlular abimizin kararlılığı olmasa ide Yeni Asya bu güne kadar gelebilir mi idi?

10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör