• M. Ali KAYA

ABDÜLMECİD AĞABEYİN NOTLARI

Güncelleme tarihi: 5 Mar

M. Ali KAYA

Giriş

Abdulmecid ağabey Bediüzzaman’ın kardeşidir. Ürgüp Müftüsü iken İşaratu’l-İ’caz ve Mesnevi-i Nuriye isimli eserleri Arapça’dan Türkçeye çevirir. Üstad tashih eder ve takdir eder bastırır. 1950 yılında Üstad Sungur ağabeye iki takım külliyatı verip DİB Ahmet Hamdi Akseki’ye gönderir. Akseki “Ben Abdulmecid gibi büyük ve değerli bir alim görmedim. Bediüzzaman ise ilmi vehbidir, kıyas edilemez” demiştir.


Abdulmecid Ağabey Konya İHL’de derse girer ve Kelam ile ilgili bir eser de telif eder. O kitapta “Bu zamanda ilim terakki etmiş ve insanlar da ilmen terakki etmişlerdir. Bu sebeple bu zamanda taklidi iman geçerli olmaz. Tahkiki imanla kişi kendisini kurtarabilir” demektedir.


Abdulmecid ağabeyin yazdığı bir başka kitaptan aldığımız notlar da şöyledir:


Sözün Tesiri

Bir söz kulaktan akla, akıldan kalbe, kalpten ruha intikal eder. Ancak ruha işledikten sonra ya iyi veya kötü icray-ı tesir eder. Sözün tesiri buna göredir.


Bu zamanda ilim ve akıl hakimdir. Akla uymayan kalbe gitmez. Bu sebeple tesir etmez.


Peygamberimiz (asm) “İnsanlara akıllarının anlayacağı kadar, akıllarının anlayacağı şekilde konuşun. Anlamayacağı meseleleri anlatarak Allah ve Resulünü yalanlamalarını ister misiniz?” buyurmuşlardır.


Ayrıca Peygamberimiz (asm) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” buyurarak konuşma ve insanlara dini hakikatleri tebliğ etmenin metodunu da göstermiştir.


Bizim vazifemiz İslamiyeti mahbub ve ulvî göstermektir. Bunun için bize bakan insanlar bu ne biçim Müslüman?” dememeli, “İşte bu gerçek Müslüman!” dedirtecek şekilde lisan-ı halimizle, konuşmamız, yememiz, içmemiz ve giyinmemiz ile İslamı temsil ve tebliğ etmeliyiz. Kendimize dine ve İslama leke getirmememiz gerekir.

“Lisan-ı hâl lisan-ı kâlden daha beliğdir.”


Ameller Niyetlere Göredir. Sevabı da İhlasa göredir.

Niyet amellerin hayatı ihlas ise onu ruhudur. Ameller niyetle ibadet olur. Niyet adi bir hareketi ibadete çevirir ve ibadeti de kibir, gurur, riya ve süm’a ile günaha ınkılap ettirir.


Allah nimetleri şükür içindir. Şükür nimetin devamına ve artmasına sebeptir. “Şükrederseniz artırırım” (İbrahim, 14:7.) buyrulmuştur.


Çocuklara küçük yaştan itibaren “Lâ ilahe illallah” “Elhamdülillah” “Sübhanallah” “Allahü ekber” “Lâ havle velâ kuvvete illa billlah” “Hasbünallah” gibi kelimeleri öğretmek lazımdır. Bunları onun ruhuna işlemek gerekir.


Emanet-i Kübra / Çalışma ve Gayret

Emanet-i kübra “Hürriyet” “Mülkiyet” ve “Hakimiyettir.” Nefse ait ve “Ene”ye ait olan bu hususlardır.


Sosyal hayatta hükmeden üç kuvvet vardır. Hırs, Şehvet ve Gadab”dır. Bunlar akıl ve din ile frenlenmelidir.


İnsan dünya misafirhanesinde bir yolcudur. Ebede kadar yolculuğu devam eder.


Çalışıp kazanan oturup yiyenden daha faziletlidir. Yüce Allah “İnsan için çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 53:39.) buyurur. Peygamberimiz (asm) “Dünyaya tembel tembel oturmaya, oyun ve eğlence ile vakit geçirmeye değil çalışmaya gelmişiz. Dünya Allah’ın çiftliğidir. Sahibi sizden iş ister, çalışma bekler ve mahsul ister. Bu mahsul “Hamd ve senadır.” Bu mahsulün karşılığı kat kat ahirette yine size verilecektir. Dünya ve ahiret saadeti buna göre kazanılacaktır.


İman ve namazla helal kazanç ibadettir.

“İnne’tabibe ve’l-hekîme kilâhümâ

Len hayşürü’l-ecsadü kütü ileyhimâ


Fein kane kâziben leyse bi-hâsirin

Fen kane sadikan fe’l-husranu aleyhimâ” (Hz. Ali (ra))


İttihat Nasıl Sağlanır?

Birincisi, kan bağı, yani akrabanın birliği ve beraberliğini temin etmek,

İkincisi, vatan birliği, milletin birliğine ve ülkenin bayındır olmasına çalışmak… Zira Peygamberimiz (asm) “Vatan sevgisi imandandır” buyurur. Mekke’den hicret ederken Mekke’ye dönüp “Ben seni seviyorum ve ayrılmak istemiyorum; ama ne var ki kavmim beni istemiyor” buyurmuş. Yüce Allah “Seni tekrar vatanına döndüreceğim” (Kasas, 28:85.) buyurarak Mekke’ye geri döndüreceğini vaat etmiştir.


Üçüncüsü, iman ve din birliği ile birlik sağlanır. En güçlüsü de din birliğidir. Sosyologlar “Din dil bir ise vatan birdir” demişlerdir.


Dördüncüsü, “Uhuvvet-i İslamiyeyi inkişaf ettirmek.” Peygamberimiz (asm) “Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinizin aleyhinde fiyatları kızıştırarak necş yapmayınız. Birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirip, dargın durmayınız. Birbirinizin pazarlığı bitmiş alışverişini bozmayınız. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, sıkıntı anında onu kendi haline terk etmez. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Onu küçük görmez (Üç defa göğsüne vurarak) Takva işte buradadır. Bir kimse Müslüman kardeşine hor baktı mı işte şerrin bu kadarı ona yeter. Müslüman’ın her şeyi; canı, malı, ırzı Müslüman’a haramdır." (Buhari, Edeb, 7; Müslim, Birr, 4.) buyurmuştur.


Beşincisi, muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyetin mizacıdır, hassasıdır. Müslüman muhabbet fedaisidir, husumete vakit bulamaz. “Hem husumetin vakti bitti. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanati marifet ve ittifak silahı ile cihad edeceğiz” buyurur Bediüzzaman.


Güzel Ahlak

Peygamberimiz (asm) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurur. Yine “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın, Allah Resulünün ahlakını kendinize rehber edinin ve ona ittiba edin” buyurur.


Allah’ın ahlakı “Esma-i Hüsnâ”dır. Affedici olmak, cömert olmak, hakka sahip çıkmak ve hakkı savunmak” gibi Allah’ın güzel isimlerinin tecellisine mazhar olmaya çalışmaktır. Peygamberin (asm) ahlakı ise sünnet-i seniyyesidir.

Her şey zıddı ile bilinir. Güzel ahlak da zıtları ile bilinir. Doğruluk / Yalancılık; Emanet / Hıyanet; Sadakat / Gevşeklik; Akıllı olmak / Ahmaklık; İlim-Din / Cehalet; Hayâ / Hayâsızlık; Kibir-Gurur / Hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmek; Riya / İhlas; Kibir / Tevazu; Düşmanlık / Uhuvvet, Kardeşlik gibi…


Yüce Allah Peygamberimizi güzel ahlakından dolayı över. “Muhakkak sen güzel ahlak üzeresin” (Kalem, 68:4.) buyurur. Allah birisini överse ondan daha mükemmeli olabilir mi?


Peygamberimizin (asm) Ahlakı

Peygamberimizin (asm) ahlakının en önemlileri vasıf haline getirdiği Peygamber Sıfatı olan ahlakıdır. Bunlar da “Sıdk = Doğruluk; Emanet = Güvenilir olmak; Fetanet = Akıllı ve zeki olmak; İsmet = Günahlardan uzak durmak; Tebliğ = Dini öğrenip öğretmek” sıfatlarıdır.


Bu vasıflardan kaynaklanan diğer güzel ahlakın temel prensiplerinden bazıları şöyledir:


1. Hürmet, medih ve tazimleri reddederdi. İnsanları şirke götüren ameller tazimle başlar. Aşırı tazim ve hürmet insanları şirke götürür. Bir şeyi vasfettiğin zaman olduğu gibi vasfetmek gerekir. Doğruluk ve hakkı savunma bir şeyi Allah’ın yarattığı ve olduğu gibi kabul edip o şekilde ifade etmekle olur. İfrat ve tefrit insanı dalalete daha aşırısı şirke götürür. Hristiyanların Hz. İsa’yı (as) ve Rafizilerin Hz. Ali’yi sevmeden ve övmede aşırıya kaçmaları onları dalalete attığı gibi…


Peygamberimiz (asm) “Heleke’l-mütenettiûn” yani, “Aşırılığa kaçanlar helak oldular” (Nesâî, Hac, 217.) buyurmuştur.


2. Kimseyi tahkir etmezdi. Hiç kimseyi küçük ve değersiz görmezdi. Şahsiyeti korur rencide etmezdi. Hiç kimsenin hayâ duvarını çatlatmazdı.


3. Çok gayretli idi. Hamiyet-i diniye, hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslamiye’nin en yüksek derecesinde bulunuyordu. Daima tüm insanlığın saadet ve selametini düşünüyor ve “Ümmetî Ümmetî” diyordu. Bunun için gece gündüz çalışıyordu.


Hamiyet-i diniye ve milliyenin en başı izzetini ve şerefini korumaktır. Kimseyi ezmemek ve kimseye kendini ezdirmemektir. Bunun için de kendi işini kendisi yapmalıdır. Başkasına işini yaptıran onun minneti altında kalır ve ezilir. Peygamberimiz (asm) kendi işini kendisi yapardı. Sahabeleri ile mescidin binasına taş taşımış, hendek kazmış, odun toplayarak yemekte yardım etmiş, çarşıdan pazardan ihtiyacını kendisi görmüş, alış-verişi bizatihi kendisi yapmıştır. Kimseden zekât ve sadaka kabul etmemiş, ancak insanlara verdiği değeri göstermek için hediyelerini almıştır. Bütün bunlar “Hamiyet ve Gayret” gereğidir. Peygamberimizin (asm) bu yüksek ahlakını almak ve uymak “İzzet-i nefsi, şahsiyeti ve izzet-i İslamiyeyi" korumak için şarttır.


İzzet-i nefis ve İstinâya çok önem verirdi. Kimseden bir şey istemezdi, sahabelerinin istemesine de müsaade etmezdi. Zekâtı kabul etmemesi bundandı. Dilenciden ve dilenmekten nefret ederdi. Kendisinden bir şey isteyene yol gösterir, çalışmaya teşvik eder, sağlıklı ve çalışabilir durumda olana zekat ve sadaka vermezdi.


4. Tevazu ve mahviyetin en yüksek derecesine sahipti. Kendisini nakıs, aciz ve kusurlu bilirdi. Devamlı Rabbine iltica eder, yalvarırdı ve günde yüz defa Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunurdu. “İsmet” sıfatına haiz olup günah işlediği için değil, kendisine verilen vazifeyi daha güzel yapamamanın ezikliği ve eksikliğini hissederdi. Merkebe bine ve kölelerle yemek yerdi. “Ben kulum, kul gibi oturur, kul gibi yerim” buyururdu.


Kendisine saygı ve hürmet ifadeleri ile methetmek isteyeneler engel olurdu. “En hayırlımız” diyene “Ben Abdullah’ın oğlu ve Allah’ın kuluyum” diye kabul etmemiştir. Karşısında titreyen bir köylüye “Ben de senin gibi eti güneşte kurutup yiyen bir annenin oğluyum. Rahat ol. Ben kral değilim” buyurmuşlardı. Kendisini Allah’ın kulu olmak “Allah’ın memuru ve askeri olmak” demektir. Allah’a memur ve asker olmak en şerefli vazifedir. Bir memur ve askerin devlete intisap ile ne derece şeref duyduğu malumdur. Allah’a abd ve asker olmak, memur olmak daha büyük bir şereftir. Zira “Herkes mensup olduğu efendisinin şerefi ile iftihar eder.” Tevazu ve mahviyet budur. Allah’a kul olmak böyle bir şeydir.


5. Hiç kimseye din ve hukuk karşısında imtiyaz tanımazdı. “Kanun karşısında eşitliğe” çok değer verirdi. “Kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim” kararlılığı budur.


6. Dünyayı terk etmez, sosyal hayattan kopmazdı. Kendisine gelip “Ben evlenmeyeceğim, ben uyumayacağım, ben devamlı oruç tutacağım” diyenlere “Ben evlenirim, iftar ederim ve gece uyurum. Bu benim sünnetimdir. Kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” (Buhari, Nikah, 1.) buyurmuşlardır.


7. Cezaların tatbikinde adalet-i mahzaya çok dikkat eder, mazlumun zarar görmesine asla izin vermezdi. “Şüphelerle hadleri kaldırın” ferman etmesi bundandı. Beraat-i zimmet asıldır. Suç sabit olmadıkça kişiyi suçlu saymazdı. Birinin hatası ile bir başkasını asla mesul tutmazdı. “Ben sizin hakkınızda daima hüsn-ü zan besliyorum. Bu sebeple hüsn-ü zanna zarar verecek şeyleri bana anlatmayın!” ferman etmiş, kimse hakkında delilsiz sözleri asla kabul etmemiştir.


8. Sorumluluk duygusuna sahipti ve herkesin sorumluluk duygusuna sahip olmasını isterdi. Bu sebeple “Kızım Fatıma! Sabah namazını uyuyarak geçirirsen ben sana yardımcı olamam!” buyurması bundandı. Herkes Allah’ın kendisinden istediği ameli işlemeli ve sorumluluğu kabul etmeli ve bunun için gayret göstermelidir.


26 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör