• M. Ali KAYA

ADALET PARTİSİ (1960-1980)

M. Ali KAYA

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulmuş olan siyasi partileri ve icraatlarını bilmek, tanımak oy vermek ve siyasi hayata katılmak durumunda olan genç kuşaklar için özellikle gereklidir. Genç kuşağa okullarda Atatürk’ün hayatı ile beraber partisi olan CHP öğretilmektedir. Atatürk hayranı ve takipçisi olan ve partisi CHP’nin Atatürk dönemi icraatlarının hayranı olduğunu her vesile ile övünerek anlatan ve günümüz CHP’sinin Atatürk’ün yolundan ayrıldığını iddia eden 16 sene tek başına ve son üç sene de MHP ile koalisyon kurarak iktidarda olan AKP yönetmektedir.


Dolayısıyla 35 yaşındaki gençlerimiz bu ülkeyi 1950-1960 yılları arasında 10 sene idare eden Demokrat Partiyi (DP) ve icraatlarını bilmemekte, Adnan Menderes’i ve ülkeye hizmetini bilmemektedir. Aynı şekilde DP’nin takipçisi olan ve 1965-1980 ve 1995-2002 yılları arasında bu ülkeyi idare eden Adalet Partisini (AP) Doğru Yol Partisini (DYP) ve Süleyman Demirel’i ve bu ülkeye hizmetlerini bilmemektedir.

AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) DP, AP ve DYP’nin tabanı üzerine oturduğu için seçmenlerini kaybetme korkusu ile DP ve AP’yi liderleri olan Adnan Menderes ve Süleyman Demirel’i unutturmaya çalışmaktadır. CHP lideri Mustafa Kemal ve 12 Eylül İhtilal partisi lideri Turgut Özal’a şükranlarını ve minnetlerini sunmakta; ama Süleyman Demirel’den asla söz etmemektedir. Adanan Menderes’i ise istismar etmek amacı ile bazen sahiplenir gözükmektedir.


Tarihini bilmeyen toplum hafızasını kaybetmiş demektir. Hafızasını kaybeden sağlıklı düşünemez ve doğru karar veremez. Demokrasiyi ve siyaseti menfaat aracı yapan, darbe sonucu kendilerine fırsat tanınan ve anormal şartların ürünü olan partiler ve onların etrafında kümelenen menfaat şebekeleri bu durumdan istifade ederek, milletin hizmetine verilmesi gereken ülkenin zenginlik kaynaklarını kendi menfaatlerine alet ederler. Onlar zenginleşirken ülke fakirleşir.


Demokrasi ile yönetilen ülkelerde siyasette doğru tercih yapmak için iki şeyin çok iyi bilinmesi gerekir. Birincisi, demokrasinin ilkeleri ve sağlıklı demokrasinin nasıl işlemesi gerektiği; ikincisi de siyasi tarihi ve siyasi partileri iyi tanıması ve bilmesi gerekir. Bu durumda siyasi partilerin yalan propaganda ve uçuk, akla ziyan vaatlerine göre değil bilgiye ve akla dayanan bir tercih yapabilsin.


Biz bu amaca hizmet için siyasi tarih ve siyasi partiler üzerinde yaptığımız araştırmaları Allah için “Vatan ve İslamiyet faydasına” okuyucular ile paylaşmayı vatanî bir görev biliyoruz.


1. Adalet Partisinin Kuruluşu

Demokrat Parti (DP) 27 Mayıs 1960 devrimi sonucu mahkeme kararı ile kapatılmıştı. Siyasal partilerin kurulmasına müsaade edilmesinden sonra DP’nin kurucuları ve teşkilatı onun devamı olmak üzere 11 Şubat 1961 tarihinde Adalet Partisi’ni (AP) kurdular. Kurucuları şu isimlerden oluşmaktaydı. Emekli Orgeneral Ragıp GÜMÜŞPALA, Tahsin Demiray, Ethem Menemencioğlu, Nemci Öktem, Cevdet Perin, Emin Acar, Şinasi Osman, Muhtar Yazır, Kamuran Evliyaoğlu.


AP devrimden sonraki ilk seçimlere katılarak (15 Ekim 1961) oyların %34’ünü alarak 450 kişilik Millet Meclisi üyesinin 158’ini kazandı. Senatoya 71 üye ile temsil edilmeye başladı. CHP ile devrim sonrası ilk hükümette yer almayı başardı. Ancak “Siyasi Aflar” konusunda anlaşmazlığa düşerek koalisyondan ayrıldı. 1963 yılında CHP’yi saf dışı bırakarak diğer partilerle koalisyon kurdu.

İlk Genel Başkan Ragıp Gümüşpala’nın vefatı üzerine 29 Kasım 1964’de yapılan genel başkanlık yarışını milliyetçi kanadın adayı “Saadettin Bilgiç” karşısında Liberallerin adayı olan “Süleyman Demirel” kazanarak AP genel başkanı seçildi.

1965 yılında yapılan Genel Seçimlerde Süleyman Demirel başkanlığındaki AP oyların %52,9’unu alarak 254 milletvekilliği kazandı ve tek başına hükümet kurma sayısını elde etti. Senatodaki üye sayısını 97’ye çıkardı. 28 Ekim 1965’de ilk hükümeti kurdu. 9 Kasım 1969 tarihine kadar istikrarlı bir hükümet kurarak güzel icraatlara imza attı. 1968 yılındaki kısmî senato seçimlerinde senatodaki üye sayısını 101’e çıkardı. Milletvekili sayısına 5 milletvekili daha katarak 261’e yükseltti. Yerel seçimlerde ise 40 il belediyesini ve 1238 ilçe ve beldeden 703’ünü kazandı.

1965–1969 dönemi AP’nin en güçlü dönemi olmasına karşın 1968’den sonra parti içinde baş gösteren mücadele partiyi zaafa uğratmaya başladı. 1965 yılında Genel başkanlık yarışına giren “Bilgiçler Gurubu” seslerini yükseltmeye başladı. 1969 genel seçimine bu sancılarla giren AP seçimde oylarını %47’ye düşürerek 256 milletvekilliği kazandı. Hükümet kurma çalışmalarında parti içi sorunlar su yüzüne çıktı. Demirel kabineye kendine muhalif olanlardan kimseyi almadı.

1970 yılında yapılan 5. Olağan kongrede parti içi muhalefetle tam bir hesaplaşma yaşandı. Süleyman Demirel yine büyük bir çoğunluk ile Genel Başkan seçildi. 26 milletvekili haysiyet divanına verildi. Bunun üzerine 15 milletvekili daha ayrılarak “41’ler Harekâtı” başlamış oldu. 9 Kasım 1969 yılında kurulan AP hükümeti ise iktidarda kalmaya devam etti. Ancak Adalet partisinden ayrılan 41 kişiye meclis başkanı olan Ferruh BOZBEYLİ’nin de katılması ile 18 Aralık 1970 tarihinde Demokratik Parti (DP) kurularak AP bölündü ve siyasi olarak büyük güç kaybına uğradı. İktidarda kalmaya devam etmesi üzerine AP’yi yıkmak için yeni planlar yapılmaya başlandı.


Bu defa da devreye Türk Silahlı Kuvvetleri girdi. 12 Mart 1971’de TSK adına Cumhurbaşkanı Cevdet SUNAY’a ve hükümete muhtıra verildi. Bu muhtıra üzerine AP hükümeti istifa etti. (19 Mart 1971)


2. 12 Mart 1971 Muhtırası

Başka ülkeler kuvvetli ve güçlü bir Türkiye istemez. Türkiye’nin Jeopolitik durumu fevkalade önemlidir. İlerlemiş ve güçlenmiş bir Türkiye pek çok memleketin işine gelmez” diyordu Süleyman Demirel. Başkalarına muhtaç olmayan bir Türkiye elbette ki dünyada siyasi ağırlığı çok fazla olacaktı ve onu hiçbir devlet siyasi emellerine alet etmeye cesaret edemeyecekti.


1948 yılında 27,4 milyar olan Gayri Safi Milli Hâsıla 1950’de 28,4; 1960 yılında 49,9 ve 1967 yılında 72 milyar liraya çıkmıştı. 1950 yılında milli gelirin %9,5’uğunu yatırıma ayıran Türkiye 1970 yılında %20’sini ayırır duruma gelmişti. Bankalardaki mevduat 10 milyardan 40 milyara çıkmış, çimento üretimi 4 katına, elektrik üretimi 4 katına ve gübre üretimi 10 katına çıkmıştı. Türkiye ilerliyor ve kalkınıyordu.

Başbakan Süleyman Demirel 1967 yılında Rusya ile anlaşma imzalayarak “Seydişehir Alüminyum Tesisleri, İzmir Aliağa Rafinerisi, Bandırma Sülfürik Asit Fabrikası, İskenderun Demir Çelik Fabrikası, Çanakkale Çan Linyit Tesisleri, Bursa Orhaneli Linyit Tesisi ve Seyitömer Transmisyon hattı” gibi tesislerin yapımı için anlaştı. (Hüseyin Demirel, 1977-İst, 12 Martın İçyüzü, 30.) Zamanın basını Türkiye komünist olacak diye propaganda yapmaya başladı. AP’li Seyfi Öztürk “Biz ideoloji değil teknoloji alıyoruz” şeklinde cevap verdi. Demirel de “Elektrik üreteceğiz. Elektriğin komünisti olmaz” diyordu. 12 Mart ile bir kısım yatırımlar durdu. Demirel 1976 yılında 10 yıllık bir sürede tamamlanmak üzere 20 adet işletme, fabrika ve baraj inşaatı için anlaştı. (Age, 32-33.)


Ayrıca 1970 yılında Türkiye “Avrupa Ortak Pazarı” için anlaşma imzalamıştı. Bu ABD’nin hoşuna gitmedi. ABD Türkiye’yi kaybediyordu. (Age, 41.) Yine Demirel Türkiye’de Haşhaş üretimini yasaklatmak için küstahça konuşan ABD büyükelçisi William J. Handley’e kapıyı göstermişti. (Age, 56.) 1967 yılında başlayan Arap İsrail savaşında Türkiye Arapların yanında yer almıştı. Bu da İslam dünyasını Türkiye’ye yakınlaştırmış Arapların güvenini kazandırmıştı. (Age, 80-84.)


Bir İngiliz filozofunun “Uyuyan Dev” dediği ülkemiz atağa kalkacağı zamanlarda beynelmilel ifsat komiteleri harekete geçer ve birtakım oyunlar sergilenmeye başlar. Buna uçağın havalanacağı “Take-off” noktası denilmektedir. Bunu güçlü devletler Atatürk ilke ve İnkılâpları” adına orduyu devreye sokarak, sanal tehlikeler üreterek ve korkuları iyi kullanarak yaparlar. Ordunun anayasal olarak kendilerine verilmiş “devleti koruma ve kollama görevi” vardır. Atatürk’ün “Ey Türk Gençliği” diye birinci derecede hitap ettiği “Harp Okulu Öğrencileri” ve mezun subayları” bunu kendilerine birinci görev bilirler. Çünkü onlara göre Atatürk’ün mezkûr hitabesinde dediği gibi “İktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.” Dolayısıyla “birinci vazifeleri olan Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdaffa” etmek için iktidarı devirmek ve cumhuriyetin kurucusu ve devrimlerin yapıcısı ve laikliğin muhafızı ve uygulayıcısı olan CHP’ye idareyi vermek görevini yerine getirirler. CHP’nin ikinci lideri ve 33 yıl CHP’yi idare eden İsmet İnönü’ye göre de “şartlar müsait olunca ihtilal meşru olur.” Ülkemizdeki darbelerin altında yatan felsefe budur. Bunun için ihtilaller Demokrat hükümetlere yapılır.


12 Mart 1971 muhtırasın veren Faruk Gürler, Memduh Tağmaç ve Muhsin Batur gibi generaller Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ı da devreden çıkararak hükümetin istifasını istemişler ve doğrudan meclise müdahale etmişlerdir. Bu müdahaleyi ilk alkışlayanlar TİP-DİSK-TÖS, Sosyal Demokratlar ve Kemalistler olmuştur. Müdahale doğrudan Hürriyetçi Demokratlara ve Demokrasiye olmuştur. Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Nadir Nadi “Özlediğimiz düzen gelmiştir” diyordu. “Ülkü Ocakları” ve “Millî Mücadele Birliği” de müdahaleyi destekleyenler arasına katılmışlardı.

Başbakan Demirel durumu Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile görüştü. “Süleyman Bey muhtıracılar beni de devreden çıkarmışlar. İstifa etsen iyi olur” demesi üzerine durumun vahametini anlayarak hiç olmazsa Parlamento’nun açık kalmasını sağlamak amacı ile istifa etti. 60 ihtilalini yaşadığı için ihtilalin ne demek olduğunu biliyordu. 80 ihtilali de ihtilalin ne derece ülke için tehlikeli olduğunu gösterdi. Bundan dolayı 28 Şubat’ta Demirel yine Parlamento’nun açık kalması yönünde iradesini koyacaktı.


İsmet İnönü “Demirel’in istifası demokratiktir” derken,” Kumandanların kontrolünde hükümet icraat yapamaz” diyerek, “partiler üstü hükümet” modelini ortaya koyuyordu. Anayasa’nın öngördüğü reformları yapmak için Atatürkçü bir görüşle icraat yapacak bir hükümet kurulmasını istiyordu. 18 Mart 1971’de CHP’den istifa eden Prof. Dr. Nihat Erim “Partiler üstü hükümet” kurmak üzere 19 Mart günü “şartsız desteklenmek üzere” görevlendirildi. Nihat Erim’de “Reformları yapmak başlıca görevimizdir” “Kabinem beyin takımı olacak” diyerek 25 üyeli Bakanlar Kurulunu 11 üyesini parlamentodan diğerlerini uzmanlardan olmak üzere TBMM dışından seçti.


“Demirel gider, her şey düzelir” diyen Nihat Erim, Demirel’in “Bu Anayasa icraatın önünde engeldir; değiştirilmelidir” sözüne karşılık da “Anayasa’nın kılına dokundurmayız” diyerek işe başladı. Ama bir sene içinde Anayasa’nın birçok maddesini değiştirmeye kendilerini mecbur hissettiler. Sonunda CHP zihniyetinden cesaret alan ve artan anarşi karşısında 26 vilayette sıkıyönetim ilan ederek asayişin teminini askerlere yıktılar. Artık askerler idareye hâkim olmuşlardı.


Halledecekleri meseleler arasında Süleyman Demirel’in şahsını çürüterek AP Genel başkanlığından etmek de vardı. Bunun için hemen “AP Genel başkanı hakkında kayırma iddiaları” ortaya attılar. Bu iddialara göre devlet bankalarından kardeşleri için çok büyük miktarlarda haksız krediler sağlanmıştı. CHP’li bakanlardan İsmail Arar “Artık Demirel bir daha başbakan olamaz. Olursa ben bıyıklarımı keserim” diyordu. Demirel bütün bu iddiaları mecliste çürüttü ve aklandı. Bununla kalmadılar 6 Kasım 1971’de 13.00 haberlerinde “Demirel dört ay izin alarak AP Genel başkanlığından çekileceğini” duyurdular. Demirel bunu hemen yalanladı. Hürriyet ve Günaydın gibi yüksek tirajlı gazeteler her gün Demirel’in yolsuzluklarını yazıp çizerek şaibeli olduğunu bilgiler ve belgelerle kamuoyuna anlatıyorlardı. Bu iddiaları da Demirel’e muhalif olan partiler doğru imiş gibi yayarak kendilerine oy toplamaya çalışıyorlardı. Bunların başında da “Demirel’in masonluğu” geliyordu. Hala daha öyledir. Sağcı olduğunu iddia eden gazeteler aynı şeyleri hala daha gerçek belgeler imiş gibi yazarlar ve siyasi felsefelerini “Demirel’in masonluğu” üzerine kurarlar.

Erim hükümeti 4 Ağustos 1971’de tarihinde 314/6033 sayılı kararı ile İmam-Hatip Liseleri’nin orta kısmını kapattı. Sağcı gazeteler ve MSP sonradan bunu “İmam-Hatip Düşmanı Demirel İmam-Hatipleri kapattı” şeklinde yaydılar. Erim Hükümeti’nin ikinci icraatı Amerika’nın baskısı ile “Haşhaş ekimini yasaklamak” olmuştur. Başka icraat yapamayacağını anlayan Prof. Dr. Nihat Erim 19 Nisan 1972 tarihinde istifa etti. Yerine “Atatürkçü Atılım Hükümet” iddiası ile Ferit Melen başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Bu hükümet de hiçbir kalıcı icraat yapamayarak tarihteki yerini aldı.

Cevdet Sunay’ın görev süresi bitince yerine muhtıranın en güçlü ismi Faruk Gürler aday oldu. Herkes Faruk Gürler'i muhtıranın en güçlü generali olarak destekliyor, geleceğin Cumhurbaşkanı olarak görüyordu. Hatta gazeteler onu cumhurbaşkanı ilan etmişlerdi. Ancak AP ve Süleyman Demirel’in politikaları ile seçilemedi. Demirel kendi adayını son anda açıkladı: Tekin Arıburun. 13 Mart 1973 günü yapılan oylamada bütün tehditlere ve korkutmalara rağmen AP gurubu dik durdu. Sabit Osman Avcı sonuçları açıkladı. “Tekin Arıburun 282, Faruk Gürler 175, Ferruh Bozbeyli 45.” İhtilalci Gürler yıkılmıştı. (12 Mart’ın İçyüzü, 226–250.) Böylece12 Mart’ın rövanşı alındı. Bu durum o günün şartlarında fevkalade büyük bir siyasi başarı ve parlamentonun açık kalmasının en güzel meyvesi olmuştur. Bu olay bile Demirel’in parlamentonun açık tutulması için istifa kararının ne derece isabetli olduğunu göstermeye yeterlidir. Nihayet 6 Nisan 1973 tarihinde TBMM anlaşarak Fahri Korutürk’ü Cumhurbaşkanı seçtiler.


12 Mart Muhtırasından sonra Demirel hükümetinin istifasından sonra Nihat Erim (19.3.1971–17.4.1972) Ferit Melen (19.5.1972–6.4.1973) Naim Talu (13.4.1973–26.1.1974) hükümetleri kuruldu ve devamlı olarak AP’nin desteğine ihtiyaç duydular.


3. 12 Mart Muhtırasından Sonra AP’nin İkinci Kez Bölünmesi

AP 1972 yılında yapılan 6. Büyük Kongrede birlik ve beraberliği tekrar sağladı. 1973 yılında yapılan genel seçimlerde 12 Eylül sonrası kurulan MSP ve AP’den arılan 41’lerin kurduğu DP hareketinin AP oylarını bölmesi sonucu oy oranı %29,8’e düştü. Bu durumda ancak 149 sandalye kazanabildi. CHP’nin Koalisyon önerisini kabul etmeyerek muhalefette kalmayı yeğledi.


12 Mart Muhtırası sonrası yapılan 1973 seçimleri sonrası ilk olarak partiler üstü CHP-MSP hükümeti kuruldu. Bu hükümet “Anarşistlerin Affı” meselesi ve diğer sebeplerden dolayı bozulunca partiler üstü hükümet kurma çalışmaları yapıldı. İlk olarak Sadi Irmak Hükümeti kurulması denendi. (17.11.1974) ancak bu hükümet meclisten güvenoyu alamadı. Bunun üzerine Demirel AP-MHP-GP ve MSP den oluşan I. MC Hükümetini kurdu.

5 Haziran 1977 tarihinde erken genel seçim yapıldı. Bu seçimde AP oyların %36,9’unu alarak 189 milletvekilliği kazandı. MSP’nin oyları yarı yarıya düştü. Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Partisi tarihe gömüldü. CHP 213 milletvekilliği kazandı. Seçim sonrasında CHP tek başına hükümet kuramayınca II. MC Hükümetine yol açıldı. 1 Ağustos 1977 tarihinde AP-MHP-MSP den müteşekkil II. MC hükümeti kuruldu. 11 Aralık 1977 tarihinde yapılan yerel seçimlerde AP oylarını %38’e çıkararak artırmış oldu. 1978 yılında AP’den pazarlık sonucu ayrılan 11 milletvekili ile CHP hükümeti kuruldu. Bu hükümet ülkeyi iyi idare edemeyerek anarşi, yokluk ve kıtlıklara mahkûm etti. Ülkede büyük bir kargaşa havası hâkim oldu. 14 Ekim 1979 tarihinde yapılan kısmî senato ve 5 milletvekili için yapılan ara seçimde AP oyların %52’sini ve 5 milletvekilinin beşini de aldı. Bunun üzerine “Milletin iradesi AP lehine tecelli etmiştir” diyen Bülent Ecevit 16 Ekim 1979 tarihinde istifa etti. Süleyman Demirel meclisteki diğer siyasi partilerin hükümete girmeden dışarıdan desteği ile 12 Kasım 1979 tarihinde 43. Hükümet olan “AP Azınlık Hükümetini” kurdu.


AP azınlık hükümeti almış olduğu 12 Ocak 1980 Ekonomik kararları ile 100 gün içerisinde enflasyonu kontrol altına aldı ve yoklukları, kuyrukları ve kıtlıkları kaldırdı. Buna karşın Ocak ayı içinde Ordu adına Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e “Anayasal Kuruluşların bir araya gelmeleri için” bir uyarı mektubu verildi. Cumhurbaşkanı bu mektup ile ilgili olarak Başbakan Süleyman Demirel’i kabul ederek bilgi istedi. Demirel mektubun muhatabının kendisi olamayacağını ifade ederek kabul etmedi. Henüz bir aylık bir hükümetin hiçbir meseleden sorumlu tutulamayacağını belirtti.

Cumhurbaşkanlığı seçimi geldi. Süleyman Demirel vekâleten İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL’i teklif etti ve meclis kabul etti. 114 tur oylama yapılmasına rağmen yeni Cumhurbaşkanı seçilemedi. Meclis ve AP hükümeti içerden dışardan sıkıştırılmaya çalışılınca Demirel meclisten güvenoyu istedi. 2 Temmuz 1980 tarihinde yapılan Güven Oylamasında 214 ret oyuna karşı 227 oy ile güven tazeleyerek birtakım oyunları boşa çıkardı. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile anlaşarak “Erken Seçim” yapılması ve yeni Cumhurbaşkanının bu yeni meclis tarafından seçilmesini önerdi ise de kabul ettiremedi. B. Ecevit bir türlü diyaloga yanaşmıyordu. Cumhurbaşkanı vekili İ. Sabri ÇAĞLAYANGİL’in liderleri bir araya getirerek çözüm araması da fayda vermedi. Anarşi ise gittikçe tırmanıyordu. MSP’nin Konya’da yaptığı miting ve çıkan olaylar da işin tuzu biberi oldu. Ordu “Anarşi ve İrtica” bahanesi ile 12 Eylül 1980 tarihinde darbe yaparak meclise el koydu.


12 Eylül Askeri hareketi AP Hükümetinin görev yapmasına ve çalışmasına engel oldu. Anayasa’yı yürürlükten kaldırdı. Meclisi kapattı. Partileri, Sendikaları, Dernek ve Vakıfları kapatarak çalışmalarına son verdi. AP Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı 11 Eylül gecesi evinden alarak Çanakkale’de bulunan Hamzakoy’a sürgüne gönderdi. Ekim 1981’de AP kapatıldı ve mal varlıklarına el konuldu ve hazineye devredildi.


Türk siyasi hayatına 1946 yılında başlayan DP’nin devamı olan AP’de askeri bir darbe ile siyasi hayattan uzaklaştırıldı. Bunun tek bir sebebi vardı. O da DP’nin devamı olması idi. Anarşi, Terör ve Ekonomik istikrarsızlık olsaydı CHP yüz defa daha ihtilali hak etmişti. Ama O Cumhuriyetin kurucusu ve Atatürk devrimlerinin muhafızı olduğu için ihtilalciler devamlı onu korunmuşlar, hatta ihtilali “Atatürk İlke ve İnkılâplarını ihlal etmek, devrimlerden uzaklaşmak ve Atatürkçü yoldan ayrılmak” bahanelerine bina edilmiştir. Bunun suçlusu da elbette CHP değil, DP ve AP olacaktı. Bunun için darbeler AP’yi iktidardan uzaklaştırmak için yapılacaktı. Ve öyle oldu.


1965–1980 AP DÖNEMİ YAPILAN HİZMETLER

Türkiye 1965 yılından sonra Planlı Kalkınma Dönemine girmiştir. Beşer yıllık kalkınma planları yapılmış ve bunlar başarı ile uygulanmış, böylece devamlı bir kalkınma sağlanmıştır. Bu dönemde yıllık %5 enflasyon ve %7 kalkınma hızı ile dünyada örnek bir ülke olmuştur.


10 Ekim 1965 genel seçimleri ile AP %53 oy ile tek başına iktidara gelince Türkiye DP’nin 1950 yıllarında izlediği ekonomi siyasetine yeniden döndü. 12 Haziran 1966 tarihinde Fırat Nehri üzerinde Keban Barajı’nın temeli atıldı. 5 Ekim 1967 tarihinde Tokat Almus Barajı hizmete girdi. 29 Aralık 1966 tarihinde Ambarlı Santralı hizmete açıldı. 29 Mayıs 1967 tarihinde Kesikkaya Baraj ve Santralı hizmete girdi. 5 Ağustos 1967 tarihinde Altınapa Barajı hizmet vermeye başladı.


Bu dönemde özel sektöre öncelik tanıyan, ancak kamu sektörünü de yer yer devreye sokan bir büyüme ve yatırımı hedef alındı. “Büyük Türkiye” AP ve onun genel başkanı Demirel’in temel sloganı oldu. AP hükümetinin ilk dört yıllık dönemi ekonomik bakımdan ülkenin hızlı bir kalkınma içinde olduğu bir dönemdir. Bu dönemde pek çok yatırım yanında 20 Şubat 1970 yılında İstanbul Boğaz köprüsünün temeli atıldı.

En önemlisi de 14 Mayıs 1969 tarihinde DP’nin iktidara geldiği gün DP’lilerin hakları geri verildi.


Yine bu dönemde AP 12 Mart 1971 muhtırası ile hükümetten uzaklaştırılmış ve istikrarsız partiler üstü hükümet denemelerine sahne olmuş ve 1974–75 yılı CHP-MSP koalisyonu ve 1978 hileli CHP (Ecevit) hükümeti kurulmuş ise de plan ve program olarak AP programı uygulanmıştır. S. Demirel’in başlatmış olduğu “Planlı Kalkınma Modeli” döneme damgasını vurmuştur. “Devlette devamlılığın esas olması” da bu modelin devamını sağlamıştır. Ecevit’in devamlı olarak vurguladığı “Köykent Projelerinin” bu kalkınma dönemine sağladığı bir artısı olmadığı gibi yatırımlara sekte vurmanın ötesinde bir faydası da olmamıştır. Diğer koalisyon partilerinin beylik sloganlar dışında ne projeleri ne de planları yoktu. 1971 yılında I. Boğaz Köprüsünün temeli atıldığı zaman Ecevit’in “Boğaz köprüsü lükstür. Buradan zenginler geçecektir” diyerek “Zap suyuna köprü yapalım” kampanyası başlatması gibi komik icraatlarının ne derece ülke kalkınmasına fayda sağladığı ve sağlayacağı düşünülmelidir.


1965 yılında Türkiye’nin 3 barajı vardı. 1980 yılına gelince 150 büyük baraj ve 200 küçük baraj (Gölet) yapılmıştır. Bunlar hem sulama hem de elektrik üretimi sağlamışlardır. 1965 yılında Türkiye’nin 508 köyünde elektrik varken bu sayı 1980 yılında 18.345’e çıkarak köylerin %80’ine ulaşmıştır.


Sadece Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı planlanan GAP PROJESİ dünyanın önemli projelerinden birisi olma özelliğini hala daha korumaktadır. Bu proje Cumhuriyet döneminin ihmal edilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu kalkınmasında ilk ciddi projedir. Gaziantep, Adıyaman, Elâzığ, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerinin tamamını kapsamaktadır. 22 baraj, 19 hidroelektrik santral yapımı ile sulama ve enerji ihtiyacı yanında ulaşım, havaalanı, tarım, eğitim, sağlık ve inşaat sektörünün motorunu teşkil etmektedir. İlk olarak 18 Ekim 1976 yılında Keban barajı ile yapımına başlanmıştır. 3 Nisan 1977 yılında ise Urfa Harran Ovasına su götürecek Urfa Tünelleri’nin temeli atılmıştır. Burada 1.693.027 hektar arazi sulanacak ve 27 milyar 345 milyon kilovat/saat elektrik üretilecektir.


Bugün “Atatürk Barajı” adı verilen “Karababa Barajının” inşaatına 24 Şubat 1980 tarihinde başlama talimatı verilmiş ve 4 milyar liralık kredi bulunarak 23 Temmuz 1980 tarihli Resmî Gazete ile ilan edilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra ihtilalcilerin “Biz borç ödeyemeyiz” demesi ile rafa kaldırılmıştı. 3 Kasım 1983’de aynı kararlara dayanılarak yeniden inşasına başlanmış ama aradan geçen 22 yıldır yapımı devam etmektedir.


Bir ülkenin kalkınmasında altyapı asla inkâr edilemez. Altyapısı olmayan bir ülke önce bu altyapıyı oluşturması gerekir ki buna dayanarak kalkınma trendine geçsin. Altyapı yoldur, barajdır, elektriktir, üniversitedir. Almanya’nın, Japonya’nın, Fransa’nın altyapısı vardı. Bunun için 1945 yılında savaşla yerle bir olsa da kısa zamanda kalkındı. Çünkü yolu vardı, üniversitesi vardı ve mühendisi vardı. Bir insan en az 40 senede yetişir. Yol olmadan hiçbir şey yapılamaz, ticaret olmaz, madenler işlenmez, dolaşım olmaz, üretim olmaz. 1965 yılına kadar Türkiye’de yol yoktu, okul yoktu ve üniversite yoktu. Sadece 3 üniversite ve 3 tane barajı vardı. Enerjisi yoktu ve yetişmiş mühendisi yoktu. Önce bunların oluşması gerekiyordu.


1950 yılında her şeyi dışarıdan alan Türkiye 1980 yılına gelince 600 kalem mal üretip dışarıya ihraç edecek seviyeye çıkmıştır. Buna göre de ihracatta ilerleme kaydetmiştir. 1965 yılında I. Plan döneminde 2 milyar dolar ihracat öngörülmüştü. Bu rakam 1980 yılına gelince 20 milyar dolara çıkmıştır.


1950 yılında 400 bin ton çimento üreten Türkiye 1980 yılına gelince 20 milyon ton çimento üretmeye başlamıştır. 1950 yılında 100 bin ton olan demir üretimi 1980 yılına gelindiğinde 3 milyon 100 bin tona çıkmıştır. (S. Demirel, Türkiye’nin Siyasi ve İktisadi Panoraması, 30, 45, 57 vd. 1978 yılı Meclis Bütçe Görüşmeleri.) Bunun sebebi yapılmış olan yeni 50 çimento fabrikasıdır.

Eğer 12 Eylül 1980 ihtilali yapılarak yatırımlar durdurulmamış olmasaydı GAP, DAP (Doğu Anadolu Sulama Projesi) Büyük Konya Ovası Sulama Projesi, Iğdır, Çarşamba, Bursa, Manisa, Antalya, Aksaray, Aras Ovası, Menderes Havzası ve Ceyhan Ovası Sulama Projeleri hayata geçecekti.


1923 yılında Türkiye’de bir Üniversite mevcut. 1950 de 3 üniversite varken 1980 yılına gelince bu sayı 57 ye çıkıyor. Daha bunlar gibi yapılan yatırımlar ile büyük bir imar ve inşa hareketine başlanmış ve bitirilmiştir. Türkiye’nin her yeri yol ağları ile örülmüştür. Türkiye’de gidilemeyen yer kalmamıştır. Bu döneme Türkiye’nin kalkınma dönemi denebilir. 1980 sonrası elle tutulur bir yatırım hamlesi yapılamamış yapılanların gelirleri bölüşülmüştür.


Dini Hizmetler olarak bu dönemde diyanete bütçeden büyük paylar ayrılmış ve yüzlerce Kur’an kursu açılmasına müsaade edilmiştir. Yine binlerce Cami yapılmış ve yapılan her camiye kadro tahsis edilerek 60.000 camiye kadro verilmiştir. Bu dönem içinde cami sayısı okul sayısını aşmıştır. İmam-Hatipler kadrolarına kavuşturulmuştur. İmam-Hatip Liselerinin sayısı 450’ye çıkarılmıştır. 10 adet “İslam Enstitüsü” açılmış İmam-Hatip Lisesi öğrenci mezunlarına ihtisas yapma ve yüksek okul mezunu olma imkânı sağlanmıştır. 12 Eylül sonrasında bunların ikisi Yozgat İslam Enstitüsü ve Erzurum İslami İlimler Akademisi kapatılmıştır.


AP’nin dine yaptığı hizmetlerin en büyüğü 1979 Ramazan ayında Ayasofya’nın “Hünkâr Mahfili”ni ibadete açarak minarlerinden Ezan okutması ve “Hırka-i Şerif”te 24 saat Kur’an okutma geleneğini yeniden başlatmış olmasıdır. 12 Eylül ihtilali ilk olarak bunu kapatmıştır.


DP lideri Menderes “Bu millet Müslüman’dır, Müslüman kalacak” diyordu. Süleyman Demirel ise “Herkes göğsünü gere gere, ‘Ben Müslümanım!’ diyecektir” diyerek Laiklik politikasını bu sloganlar üzerine bina etmiştir. Bunda da başarılı olmuşlardır.

Sosyal güvenlik bakımından “Bağ Kur” müessesesi ile esnafların emekli olmaları sağlanmıştır. Yine kimsesiz dul ve garipleri korumak amaçlı olarak “65 Yaş Maaşı” bağlanmıştır. Bu hizmetlerle milyonlarca insana devletin şefkat eli uzatılarak sosyal devlet anlayışı yaşatılmıştır.


Dış politikada AP İslam Ülkelerine dostane münasebetleri geliştirmeye yönelik bir politika izlemiştir. 1969 Arap-İsrail savaşında Müslüman Arapları açıktan destekleyerek Müslüman devletlerin sempatisini kazanmış, 22–25 Eylül 1969 tarihinde ilk olarak Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanan İslam Devletleri Zirvesinde ülkemizi Dış İşleri Bakanımız İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL temsil etmiştir. (Prof. Fahir ARMAOĞLU, 20. Yüzyıl Tarihi, 1983-Ankara, s. 629 ve 845) Bu da bizi İslam dünyasına yaklaştırmıştır.


AP Tokat Milletvekili Feyzullah Değerli’nin TBMM’de yapmış olduğu bir konuşmayı kendisini rahmetle ve minnetle anmak açısından takdim etmekte fayda gördüğümüz için aşağıya alıyoruz.


"Sayın Milletvekilleri,

Milletin iktisadi ve içtimai kalkınmasında dinin ve din görevlilerinin önemi inkâr edilemez. Ancak bunu yanlış olarak yorumlayanlar da olabilmektedir. Din adamını hor ve hakir görmek dine hakaret etmek demektir.

Dinin vazı-ı hakikisi Allah’tır. Muhatabı insandır. Mübelliği peygamberlerdir. Mükellefi hür ve akıllı tüm insanlardır. Din insanların fıtratında kalp gibi, ruh gibi mevcut olan bir duygudur. İnsanla beraber vardır. İnsanın insanlık sıfatını kazanması ile tezahür etmiştir. Peygamberler insan fıtratındaki din duygusunun nasıl inkişaf ettirileceğini, nasıl tatbik ettirileceğini, insanların dinden nasıl istifade edeceklerinin yollarını göstermişlerdir.

Din insanların insani varlıklarını korumalarını sağlar. Peygamberler dinin mucidi değil mübelliğidirler. Din insanların manevi ihtiyaçlarından dolayı zaruri olarak sonradan icat edilmiş bir bilim de değildir. Din Cenab-ı Allah’ın insanlar için vücuda getirdiği hava, su ve güneş gibi insanların müstağni kalamayacağı inanılması, uyulması ve tatbik edilmesini emrettiği, fonksiyonu bitmeyen, eskimeyen, akla hitap eden, hükümleri ebedi, kaynağı ezeli, nuru sönmeyen, ilahi emirler ve nehiyleri de içine alan Allah’ın insanlara mesajıdır.

Din içtimai kanunlardan ve ihtiyaçtan doğmuş değildir. Bilakis içtimai kanun ve nizamlar dinin emri olarak dinden doğmuştur. Dinin prensipleri ile kanunlar vücuda gelmişlerdir. Dolayısı ile din, içtimai bir netice değil, içtimai bir amildir. İnsanlığın gerek ferdi gerekse içtimai hayatında dinin izlerini ve rollerini görmemek ve bunu silmek mümkün değildir. Tarafsız ve gerçekçi bir nazarla araştırılma yapılırsa beşeriyette asalet taşıyan bütün tarihi hadiselerin bu asaletini dinden ve dini kaynaklardan aldığı mutlaka görülecektir.

Bir garp mütefekkiri bakınız ne diyor: “Cemiyet din ile kurulur, ilimle terakki ve tekâmül eder. Bir milletten Allah fikrini ve inancını kaldırırsanız o millet menfaat ve korku üzerine kurulmuş bir topluluktan ibaret kalır. Böyle bir toplumun fertleri kardeş değil, menfaatin müşterek ortaklarıdır.”

Din bir bütündür. Bu dinin Allah’ı, kitabı, peygamberi, ibadeti ve kuralları vardır. Hiçbir akıl ve ilim adamı Allahsız, kitapsız, peygambersiz, bir din tanımaz ve tanınmaz. Dolayısıyla “Din bir vicdan işidir” diyerek Kur’ana, peygambere dinin kaide ve şartlarına iltifat etmeyen yanılmıştır, yanlış yol ve inanç içindedir.

İslamiyet ise cihanşümul bir dindir. Bu yüce din beşer hayatının tüm yönlerini bir güneş gibi kuşatır. İlimlere mevzu, sanatlara model bahşeder. Hem ölüye, hem de diriye hitap eder. Hem dünya hem de ahireti kucaklar. Cesaret, çalışma, temizlik, intizam, ıslah, adalet, medeniyet, dostluk, muhabbet, doğruluk ve ilmi emreder.

Dine sahip çıkmak, milli ve manevi değerlere sahip çıkmanın adıdır."

Feyzullah DEĞERLİ (20 Mayıs 1974 TBMM)



44 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör