• M. Ali KAYA

ALLAH'IN VARLIĞI VE SIFATLARI

M. Ali KAYA

Âlemi yoktan yaratan Allah’tır. Allah-u Taalâ birdir, ezeli, ebedi, hayy, kayyum, sem’i, basir ve müriddir. Her şeye kâdirdir. Noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıftır. Varlığı kendi zatının gereğidir. Yaratılmışların hiçbirine benzemez. Araz, cisim, cevher ve şekilden münezzehtir. Cüz’e bölünmekten, bileşik ve sınırlı olmaktan âlidir. Cins ve keyfiyetle mahdut olamaz. Zaman ve mekânla kayıtlanamaz. Hiçbir şeye benzemez. İlim ve kudretinden hiçbir şey hâriç kalamaz. Kendisi hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey ona muhtaçtır.


Allah’ın ezelî, zâtıyla kâim sıfatları vardır. Bu sıfatlar zatının ne aynıdır ne de gayrıdır. Zatının aynıdır denirse “Taaddüt-ü Kudemâ” olur. Zatına has sıfatlar yoktur denilirse o zaman da “Sıfatullah’ı inkâr” olur. Bunun için “Allah’ın sıfatları zatının lâzıme-i zaruriyesidir” denilir.


1. ALLAH’IN SIFATLARI:

Allah’ın Sıfatları Beş Kısma Ayrılır:

1. Sıfat-ı Nefsiye: Vücut Sıfatıdır.

2. Sıfat-ı Selbiye: Tenzihî Sıfatlardır.

3. Sıfat-ı Subûtiye: Vâcip Sıfatlardır.

4. Sıfat-ı Fiiliye: Câiz sıfatlardır.

5. Sıfat-ı Haberiye: Nasslarda Geçen Sıfatlardır.


Bu sıfatların dışında Allah’ın isimleri vardır. İsimler fiillere delalet ederler. Her fiil ve iş bir isimle anılır ve tanımlı hale gelir. Bunun için isimler çoktur ve buna “Esmâ-i Hüsnâ” denilmiştir. Bunların dışında esma ve sıfatın tecelliyatından kaynaklanan “Şuûnât-ı İlahiye” denilen Allah’ın işleri vardır. Çünkü Allah “Fa’âlün lima yürîd”dir. (Büruc, 85:16.) Daima fa’âldir ve mahlukattaki her iş ve fiil Allah’ın işidir. Bunların tamamına şuûnât denir.


1.1 Sıfât-ı Nefsiye: (Vücût Sıfatı)

Vücut, var olmak demektir. Allah vardır. Fiil ve icraatı varlığının eseri ve delilleridir. Allah’ın varlığı hayat, ilim, irade, kudret, işitmek, görmek ve konuşma sıfatlarını zaruri olarak gerektirir. Vücudun zıddı olan adem ona arız olamaz. Bu cihetle Allah’ın varlığı zaruridir ve vücut bütün sıfatların aslı ve merciidir. Bütün bu sebeplerden dolayı Allah’a “Vâcibu’l-Vücut” denir. Allah’ın varlığını ispat eden bütün deliller aynı zamanda Vücudunu tasdik ve ispat ederler.


Kelam âlimlerinden Ebu’l-Hasen el-Eşâri’ye (v. 324/926) göre Vücut zatın üzerine zait bir sıfat olmayıp zatının ayrı ve gayrı değildir.


1.2 Sıfat-ı Selbiye ve Tenzihiyye: Allah’ı noksan sıfatlardan münezzeh kılan sıfatlardır. Bu sıfatlar Vücut ile beraber zâtî sıfatlardır. Vücudun dışında beş tanedir. Bu sıfatlar bir bütün olup biri birisiz olması imkânsızdır.

a) Kıdem: Allah’ın varlığının başlangıcı yoktur. Ezelidir. Sonradan yaratılmış değildir. Yüce Allah li-zâthî ezelî olup, vâcibu’l-vücuttur. Hudûsu muhaldir. Allah’ın kıdemi, kıyam bizâtihî sıfatı ile ittisafı burhan ile sabit olduğu vechile bir başka şeye ihtiyacı tasavvur olunamaz. Ebediyeti ve vahdaniyeti sabit olur. Bu sıfatların tümünün varlığı ile vücut vâcibu’l-vücut olur.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde buyurur: “Allah kendisinden başka ilah olmayan varlıktır. (Bakara, 2:255.) O evveldir ve âhirdir. (Hadid, 57:3.) “Doğmamış ve doğurmamıştır.” (İhlas, 112:3.)

b) Bekâ: Allah ebedidir, ebediyen var olacaktır. Bekâ, Allah’ın mevcudiyetinin devam etmesi demektir. Bekâsı vâcip li-zâtihî ola Allah’ın fenası muhal ve mümtenîdir. Ezelî olan elbette ebedidir. Başlangıcı olmayanın elbette sonu olmayacaktır. Vacibu’l-Vücut olan elbette fenaya gitmeyecektir. “O Allah evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır. O her şeyi bilir ve her şeyi işitir.” (Hadid, 57:3.) “Her şey helak olarak fenaya gidecektir. Ancak Allah bâkidir. Hüküm ve hâkimiyet ancak O’nundur ve her şey sonuçta ona döndürülerek huzurunda toplanılacaktır.” (Kasas, 28:88.) “Her şey fenaya mahkûmdur. Ancak celal ve ikram sahibi olan Allah bakidir.” (Rahman, 55:28.)


c) Muhalefetün Lil-Havâdis: Allah’ın yarattığı varlıklardan hiçbirine benzememesi demektir. Zaten yaratan ezeli ve ebedi olan ve vücudu vacip olan, bir olan ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yaratılan, fani olan, başkalarına muhtaç olan ve mürekkep olana elbette benzemez. Yaratılan ve muhtaç olan, yaratılmayan ve muhtaç olmayana, aciz olan kâdir olana elbette benzemeyecektir. Benzemesi muhaldir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Onun misli ve benzeri gibisi asla yoktur. O Allah her şeyi görür ve her ihtiyacı işitir” (Şuara, 42:11.) buyurarak buna işaret etmiştir.


Cisim, cevher ve araz olmayan; şekil, zaman ve mekân ile kayıtlanmayan; her zaman ve her yerde hâzır ve nâzır olan yüce Allah elbette bunlarla kayıtlı olan cüz ve külle mensup şeylerden münezzehtir. Bunun için Allah’a “Mevcud-u Meçhul” unvanı ile bakılmak lâzımdır ki ma’ruf olsun. Yüce Allah hakkında “Fevk” “Uluvv” “Âlî” demek mahiyeti bizce meçhul olup mahlukattan müstağnî demektir.


Kur’an-ı Kerimde geçen Allah’ın sıfatları Selefin anladığı, Kur’an ve sünnetin bütününün kabul ettiği şekilde te’vil etmek vâciptir. “Melekler ve Ruh ona uruc ederler.” (Meâric, 70:4.) “Kelime-i Tayyibe olan güzel kelimeler ve zikirler Ona uruc ederek yükselir.” (Fatır, 35:10.) “Rabbin ve melekler saf saf geldiği zaman” (Fecr, 89:22.) gibi ayetlerin ifade ettiği yüksek ilahi hakikatler ve manalar yüce Allah’ın keyfiyetten uzak yüceliğine, Rahmet ve ataya-i ilâhiyenin nüzulüne işarettir.


Peygamberimizin (sav) buyurduğu “Allah insanı Rahman suretinde yarattı” (Buhari, İsti'zan, 1.) hadisinin anlamı “Rahman olan Allah insanı rahmetini tam olarak gösterir bir ayine şeklinde yarattı” anlamındadır. Yani Rahman ismini azam mertebede gösterir bir şekilde insanı yarattığını ifade eder. Bediüzzaman bu hadisi “İnsan ism-i Rahmanı tamamen gösterir bir surette yaratmıştır” (Sözler, 2004, s.27.) şeklinde açıklar. “Allah’ın vechinin baki olması” ise “Allah rızası için yapılan işlerin bekaya sebep olduğuna ve âlem-i bâkide ebedü’l-abad insana menfaat vereceği” şeklinde te’vil edilir. “Allah’ın elinin bütün ellerin üstünde olması” (Fetih, 48:10.) ise “Allah’ın nusret ve yardımının üzerlerinde tevâli ve devam edeceği” şeklinde te’vil edilerek gerçeği ortaya çıkarmak vâciptir.


Ehl-i Kelâm, ehl-i te’vil demektir. Te’vil ise bir şeyin hakikatini akla, nassa ve gerçeğe uygun bir şekilde izah etmek, muhatabı ikna etmek demektir. Ehl-i ilim izah eden, anlayan ve anlatandır. Anlaşılmayan hususları anlaşılır hale getirendir. Gerçeği gören, bilen ve izah eden kimse “İlimde rüsuh peyda eden” yani ihtisas sahibi olan gerçek ilim ehlidir. İzah ilimden, inkâr ise cehilden kaynaklanır. Bunun için kâfirler inkârcı, mü’minler ise akla ve burhana dayanarak anlayan ve kabul edenlerdir.


d) Kıyam bi-Nefsihî: Allah’ın varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmaması ve varlığının kendi zatının gereği olmasıdır. Yüce Allah İhlâs suresinde “Allah birdir ve Sameddir, hiçbir şeye muhtaç değildir” (İhlas, 112:1-2.) buyurur. Yine Fatır Suresinde “Ey İnsalar! Sizler fakir muhtaçsınız, Allah ise zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir, hamd ve şükür, medih ve minnet ona hastır” (Fatır, 35:15.) buyurulur. Bu ise kıyam bi-zatihi ve kıyam bi-nefsihi olmayı zaruri kılar. Başkasına muhtaç olan kıyam li-gayrihidir ve başkasının yardımı ile ayakta durur. Bu durum ise bir mucide, mekâna ve cevher ihtiyaç demektir. Vacibu’l-vücut ise bilcümle ihtiyaçtan münezzehtir.


Allah kayyum-u bizzattır. Kayyumiyet ile ezelden muttasıftır. Kadimdir, vacibu’l-vücuttur. Ahaddir. Sameddir. Mucide, zamana, mekâna, hulûle ihtiyaçtan münezzehtir. Âlemde ve tabiatta mütecelli kudretin asarını görüp, tabiatın yaratıcısının tabiata hulul ve ittihadına ve imtizacına zahip olmak en büyük gaflet, cehâlet ve dalalettir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurur: “Allah onların söylediklerinden ve zannettiklerinden çok daha yücedir ve âlidir.” (İsra, 17:43.)


e) Vahdaniyet: Yüce Allah zâtında, sıfatlarında, ef’âlinde, uluhiyet ve mabudiyetinde müteferrittir, ferttir, ehaddir ve vâhittir. Şerik ve nezirden münezzehtir. Her işi yapan Allah’tır. Her yerde ilim, irade ve kudreti her mahlûkun yanında hazır ve nazır olup her mahlûkun her işini bizzat yapar. Her sesi işitir, her şeyi görür ve her iyiliği kelâmı ile bizzat ilham eder. Vahdaniyetin ve ferdaniyetin zıddı olan taaddüt ve iştirakten mümteni ve münezzehtir.


Ehadiyet, Allah’ın her varlığa olan yakınlığı, her varlığa olan tecellisidir. Vahidiyet ise tüm nev’ine ve umuma olan tecellisidir. Her ikisi de yüce Allah’ın vahdaniyetini ispat eder. Bunun için “Ehad” ayrı bir isim, “Vahid” bir başka isim olarak zikredilmiştir. Çünkü, tecelliyatları ayrı ayrıdır. Bütün “Ef’âl-i Rabbaniye” ve “Şuûnât-ı İlâhiye” bize ispat eder ki Allah’tan başka hiçbir varlık icâda muktedir değildir. Ancak münfail ve Şuûnât-ı ilâhiyeye kabiliyetine göre mazhar olur. Yapan Allah’tır. Zatının ve sıfatının benzeri olmadığı gibi ef’al ve şuûnâtına da kimse iştirak edemez.


Tabiat, tesadüf ve sebepler Allah’ın işlerine müdahale edemez. Çünkü varlıklar içinde en geniş irade ve ihtiyar sahibi insandır. İnsan bu özellikleri ile dahi dikkatle bakarsa hiçbir şeyi yapıyor değildir. İnsan Allah’ın yaptığı şeyleri düzenlemek, emr-i ilâhi dairesinde tefekkür ve temâşâ etmek ve Allah’ın yaptığı işleri tesbih, tekbir, tahmid ile mukabele etmek, Allah’tan gelene rıza, tevekkül ve kanaatle mukabele etmek ve onu zikretmekle mükelleftir. Her işi bizzat yapan sonsuz ilim, irade ve kudreti ile ancak Allah’tır. En basit iş olan nefes almak dahi Allah’ın ilim, irade ve kudreti ile gerçekleşir. İnsan müdahale ederse veya yapmaya kalkarsa asla yapamaz. Bu gün ilim bize öğretmektedir ki nefes almak ve geri vermek, kanı temizlemek, vücut ısısını ayarlamak, konuşabilmek gibi çok önemli sonuçları olan kompleks bir faaliyettir. Ancak Allah’ın ilim, irade ve kudreti ile yapılabilir.


Elhâsıl, Allah-ü Teâlâ Vâcibu’l-Vücut olmak itibariyle vâhittir. Sıfat-ı İlâhiyesi itibariyle vâhiddir. Ef’al ve hâlıkıyetinde vâhiddir. Ulûhiyet ve ma’budiyetinde vâhiddir. Rububiyetinde, yaratma, rızık verme ve terbiye etmesinde Vâhid-i Ehaddir. Ef’âl ve Şuûnatına kimse müdahale edemez. Varlıklar masdar ve münfail olurlar; yani, Allah’ın yaratmasına, icadına ve üzerinde iş yapmasına karışamazlar. İcad-ı ilâhiyeyi ancak kabul ederler.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde buyurur: “Sizi gökten ve yerden rızıklandıracak Allah’tan başka bir yaratıcı var mı? Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur.” (Fatır, 35:3.) “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka bir ilâhlar olsaydı ikisi de fesada giderdi. Arşın sahibi olan Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (Enbiya, 21:22.)


Yüce Allah zati sıfatlarına dair olan bu hakikatleri bir adı da “Tevhit Suresi” olan “İhlâs Suresi”nde bize ders vermektedir. Bu sure Allah’ın zati sıfatlarını ders verdiği ve hâlis imanı öğrettiği için sureye “İhlas Suresi” denilmiştir.


Yüce Allah İhlâs Suresinde şöyle buyurur: (İhlas, 112:1-4.)

1. Kul Hüvellahü: Ey Resulüm de ki; Her şeyi yoktan yaratan Allah vardır.

2. Ahad: O Allah birdir. Kendisinden başka yaratıcı yoktur.

3. Allahü’s-Samed: Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Varlığı zatının gereğidir.

4. Lem yelid: Allah ezelidir. Başlangıcı düşünülemez. Sonradan yaratılmamıştır.

5. Ve lem yuled: Allah ebedidir. Zevali ve ölümü düşünülemez.

6. Ve lem yekün lehü küfüven ehad: Allah hiçbir varlığa benzemez. Her şey onun eseridir. Bunun için hiçbir şey onun dengi ve benzeri değildir.


1.3 Sıfât-ı Subûtiye ve Meâniye (Vacip Sıfatlar): Bu sıfatlar Allah hakkında vâciptir. Yüce Allah kendisini tanımları ve ilmini, iradesini, kudretini, sanatını, esma ve sıfatını anlamak için varlıklara cüz’î olarak vermiştir. Sıfat-ı Zatiye ise ancak Allah’ın zatına hastır; yaratılmış olan varlıklarda bulunması muhaldir.


Sıfat-ı Sübûtiye Allah’ın zatı ile kâim ezelî ve ebedî sıfatlardır. Kemâli ile zatına hastır. Mahlûkatına da tecellisi ile cüz’î olarak verilmiştir. Bu sıfatlar Allah’ın zatının ne aynıdır, ne de gayrıdır. Zâtı ile kâim ezeli sıfatlarıdır.

Sıfat-ı Sübutiye Yedidir: (Şualar, 2005, s.235.)

a) Hayat: Yüce Allah “Hayy”dır. Hayat Allah’ın lâzıme-i zaruriyesidir. Hayatı ezelî ve ebedidir. Hayatın kaynağı Allah’tır. Bütün varlıklara hayat veren O’dur. Hayy ve Kayyumdur. Hayatı veren ve hayat için gereken bütün ihtiyaçları temin eden ve hayatı devam ettirmesi de Kayyumiyetindendir. Hayat olmazsa İlim, İrade ve Kudret, semi, Kelam ve Basar sıfatları ile ittisaf kabil olmaz. Hayatın zıddı olan mevt ve adem Allah hakkında muhaldir.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurur: “Allah kendisinden başka ilah olmayan, Hayy ve Kayyum olandır. Kendisine uyuma ve uyuklama arız olmaz.” (Bakara, 2:255; Âl-i İmran, 3:2.) “Ölüden diriyi, diriden ölüyü, geceden gündüzü çıkaran Allah’tır.” (Âl-i İmran, 3:27.)


b) İlim: Allah her şeyi kemâliyle bilir. Geçmiş, gelecek, olmuş, olacak her şey Allah’a malumdur. İlm-i İlâhî ilm-i ezelidir, asla tebeddül etmez, değişikliğe uğramaz ve değişmez.


Yüce Allah hem cüz’iyatı hem de külliyatı bilir. Hiçbir şey ilminin haricine çıkamaz. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Allah her şeyi bilir” (Bakara, 2:231, 282.) buyurur. “Kalplerden geçenleri bilir” (Âl-i İmran, 3:119; 154; Maide, 5:7.) “Gaybın anahtarları Allah’ın ilmindedir. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Karada ve denizde olanları da o bilir. Onun ilmi olmadan ne bir yaprak düşer, ne de yeryüzünün karanlıklarında bir dane saklı kalır. Yaş ve kuru ne varda bunların hepsi apaçık kitab-ı mübinde vardır.” (En'am, 6:59.)


Yüce Allah bütün konuşmaları da bilir, bütün sesleri de işitir ve ihtiyaçlarını yerine getirir. “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın hepsini bildiğini görmedin mi? Üç kişi arasında geçen konuşmaları işiten dördüncü olarak Allah’tır. Beş kişinin de altıncısı Allah’tır. Bundan az da olsalar, çok da olsalar Allah tümünü işitir. Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir. Kıyamet gününde de Allah tüm yaptıklarını onlara haber verecektir. Şüphesi Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Mücadele, 58:7.)


c) İrade: Allah’ın iradesi vardır. Dilediği olur, dilemediği ve istemediği olmaz. Dilediğini dilediği şekilde yapar. İrade Allah’ın vacip sıfatı olup iradenin zıddı olan icab, yani her suale ve isteğe mutlaka cevap vermek ve ikrah ve kerâhiyat denilen zorunlu olarak yapmak Allah hakkında mümteni ve muhaldir.


İnsanları iyiye ve kötüye zorlamak ve mecbur bırakmak zulümdür. Allah zulümden münezzeh olduğu için insanı hür yaratmıştır, imana ve küfre zorlamamıştır. Bunun için dinde zorlama yoktur. Hürriyet dinin amacıdır. Bununla beraber peygamberimizin (sav) buyurduğu gibi “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.” (Ebu Davud, Edeb, 110.)


“Meşîet” Allah’ın dilemesidir. Ancak irade sıfatı câizata ve mümkünâta mütealliktir. Zira vâcip ve muhal zaruriyattandır. Varlığı vacip olan hususlar Allah’ın zatı ve sıfatlarına taalluk eden hususlardır. Muhal olanlar ise vacibin ve zaruriyatın zıddı olan hususlardır. Mümkünatta da Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.


Allah dilemedikçe insanlar dileyemez ve isteyemezler. Çünkü akıllara ve kalplere hükmeden, iyiliği ve kötülüğü ilham eden, yapılacak olan işi sevdiren ve kaçınılması gereken hususlardan nefret ettiren, emreden ve yasaklayan Allah’tır. Bunun için Allah imanı ve küfrü, hayrı ve şerri dilemiştir. Şeytanı ve cehennemi yaratmıştır. İnsanları hür yaratmıştır. Hayrı ve şerri, iyiliği ve kötülüğü, rızasına uygun olanı ve olmayanı bildirmiş ve insanlara öğretmiştir. Hayra rızası vardır, şerre rızası yoktur. Bunu da bildirmiştir. Allah’ın rızasını isteyerek imana, iyiliğe ve hayra koşanı cennete, bilerek ve isteyerek iradesi ile şerri isteyen ve Allah’ın öfkesini çekeceğini bildiği halde şerre koşanı da cehenneme atacağını va’d etmiştir. Bunun için hayır ve şer yüce Allah’ın dilemesi ve yaratması ile olur. Ancak hayra rızası var, şerre rızası yoktur. Allah’tan rızasını ve mükâfatını niyet ederek hayrı dileyene hayrı, Allah’ın öfkeleneceğini bildiği halde nefsine ve şeytana uyarak kendi rızası ile şerri isteyene şerri yaratır. Zarara rızası ile girene ise acınmaz. Bunun için yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Allah dilemedikçe sizler hiçbir şey isteyemezsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar. O dilediğini rahmete ulaştırır. Zalimler için de pek acı bir azap hazırlamıştır.” (İnsan, 76:30–31; Tekvir, 80:29 .) “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine de erkek çocuğu verir.” (Şuara, 42:49.)


Yüce Allah insanlık âleminde diğer mahlûkatın aksine olarak insan iradesini kendi iradesinin taallukuna bir şart-ı âdî, bir adî sebep kılmıştır. Buna bir nevi “Allah’ın iradesi insanın iradesine tâbidir” denilebilir. İnsan ister, Allah yaratır. Yani Allah mânen der: “Kulum sen ne istersen ben onu yaratırım. Ancak benim hayra rızam var, şerre rızam yoktur. Rızamı talep edeni cennete alırım, öfkemi çekecek olan işleri ve yasakladığım fiilleri işleyenleri cehenneme atarım. Çünkü ben bütün bunları peygamberlerim aracılığı ile sizlere haber vermişim.


Allah külli iradesinden bir cüz’isini de iradesinin varlığını anlamaları için insanlara vermiştir. Tıpkı hayat, kudret, işitme, görme gibi. Çünkü insanın irade ve hürriyeti olmazsa sorumluluğu da olmaz. İnsanın iradesi de Allah’ın iradesinin ve kudretinin taallukuna bir şart-ı âdidir. İnsanın iradesi Meşîet-i ilahiyeye taalluk ederse kudret onu icat eder. Dolayısıyla hayır ve şer Allah’tandır.


Allah’ü Teâlânın iki türlü iradesi vardır: “Tekvînî İrade” ve “Teşrîi İrade.”


c1. Tekvînî İrade: Yüce Allah’ın tüm mahlûkatı kapsayan iradesidir. Tekvînî İrade neye taalluk ederse o hemen oluverir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde buyurdu: “Allah bir şeyi dilediği zaman sözü ancak “Ol!” demekten ibarettir; o da oluverir.” (Nahl, 16:40.) “Allah bir şeyin olmasını irade ettiği zaman onun işi sadece “Ol!” demektir. O da anında oluverir.” (Yasin, 36:82.)


c2. Teşriî İrade: Yüce Allah’ın insana yönelik olarak peygamberleri aracılığı ile emir ve yasaklarına taalluk eden iradesidir. Emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmak Allah’ın muhabbetini ve rızasını celbeder. Emirlerini ve yasaklarını çiğnemek de öfkesini celbeder. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurur: “Allah adaleti, iyilik yapmayı ve kullukta bulunmayı ve akrabaya ikram etmeyi emreder. Fuhşiyatı kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Allah, düşünüp ibret almanız için size böyle öğütler verir.” (Nahl, 16:91.)


İnsanın tekvîni iradeye itaat etmemesi halinde cezasını dünyada çekerken, teşrîi iradeye itaatin ve itaatsizliğin cezası ve mukafatı ahirettedir.

Kâinatın sonradan yaratılması, topraktan bütün bitkilerin ve bir damla sudan bütün hayvanların yaratılması, ayrı ayrı taşahhusâtı, irade ve meşiet-i ilâhiyyenin en büyük delilidir.


d) Kudret: Allah-u Teâlanın kâffe-i mümkünâta iradesi ile tesiri ve kudreti ile tasarrufa kâdir olmasıdır. Kudret zât-ı İlâhiye vacip, zıddı olan acz muhaldir. Her şey bir mucizedir ve ancak Allah’ın kudreti ile vücuda gelebilir. Bunun için her şey kudretine şâhit ve delildir. Araştırmalar göstermektedir ki, tüm ilimler ve fenler Allah’ın ilminin, iradesinin ve kudretinin delilidir.


Kudret-i İlâhiye zatiyedir. Zıddı olan acz ona asla hulul edemez. Onda mertebeler olmaz. Bir çiçeği yarattığı gibi bir baharı da yaratır. Baharı yarattığı gibi aynı suhulet ve kolaylıkla cenneti de yaratır. Allah’ın kudreti karşısında az ile çok, cüz ile külli birdir. Bir insanı yaratmak ile tüm insanları yaratması arasında fark yoktur.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde buyurur: “Allah’ın rahmet eserlerine bakınız ki kışın ölümünden sonra baharın yeryüzünü nasıl diriltiyor. İşte ölülerin dirilmesi de böyledir. O Allah her şeye kadirdir.” (Rum, 30:50.) “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz bir tek nefsin yaratılması gibidir.” (Lokman, 31:28.) “Kıyametin kopması ve tekrar insanların diriltilmesi göz açıp kapayacak kadar yahut daha kolaydır.” (Nahl, 16:77.)


e) Semi’: Allahu Teâlâ her şeyi kemâliyle işitir. Hiçbir ses ondan gizlenemez. İşitmemek nâkisedir. Yüce Allah bilcümle kusurlardan münezzehtir. Bunun için Allah her mahlûkun sesini kemâliyle işitir. Her muhtacın ihtiyacını bilir. Allah işitmek için organa ve vasıtaya muhtaç değildir. Kalpten geçenleri ve en küçük fısıltıları işitir.

Sesleri yaratan, sesi işitmek için kulakları yaratan yüce Allah’ın işitmemesi ve duymaması düşünülemez. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurur: “Rabbimiz! Bizim duamızı kabul et. Sen her şeyi hakkıyla bilen ve kemâliyle işitensin.” (Bakara, 2:127.) “Allah bütün duaları hakkıyla işitir.” (İbrahim, 14:39.)


f) Basar: Allah-u Teâlâ her şeyi kemâliyle görür ve işe kemâliyle muttalî olur. Allah habîrdir. Her şeyden haberdardır. Basîrdir, her şeyi görür. Hiçbir varlık ondan gizlenemez; her şey nazar-ı şuhudundadır. Hiçbir fert ondan gizlenemez çünkü her şey onun huzurundadır. Görmemek ve haberdâr olmamak zât-ı vâcibu’l-vücuda muhaldir. Bir iş bir işe mani olmaz.


Yüce Allah buyurdu: “Allah gözlerin hâinâne bakışlarını bilir, gönüllerde sakladıklarınızı da bilir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işiten ve her şeyi kemaliyle görendir.” (Mü'min, 40:19-20.)


g) Kelâm: Allah’ın kelam sıfatı zatı ile kâim olup ezelidir. Allah-u Taala mahlûkatı ile konuşur. Allah’ın konuşması Vahy ve İlham şeklindedir. Peygamberlere gelen kitaplar Allah’ın kelamıdır. Yüce Allah peygamberlerine kitaplar indirdiği gibi bazı peygamberleri ile de konuşmuştur. Musa (as) ile konuştuğu “Musa’ya Allah bizzat kelamı ile hitap buyurdu” (Nisa, 4:164.) ayeti ile sabittir. “Musa (as) tayin olunan vakitte gelip bizzat Rabbi ona hitap buyurduğunda o, ‘Ey Rabbim bana cemalini göster’ demişti. Allah da ‘Sen beni göremezsin’ demişti ” (Araf, 7:143.) ayeti de Musa’nın (as) Allah’ın kelâmını bizzat işittiğini ispat etmektedir.


Allah-u Taala “Kelam” sıfatı ile varlıklarla konuşur, haber verir, emreder ve yasaklar. “Tenezzülü İlâhî” ve “Taarrüf-ü Rabbanî” ve Mukabele-i Rahmanî” ile yüce Allah’ın insanların akılarına ve anlayışlarına göre konuşarak kendini tanıtmak istemesi Allah’ın Kelam sıfatı ile konuşmasını gerektirir.” (Şualar, 2005, s.202.) Allah’ın konuşması iki şekildedir.


Birincisi: Vahiy ile Cebrail (as) ve peygamberleri aracılığı ile konuşarak fermanını inzal buyurması ve teşrii emirlerini kelamı ile insanlığa bildirmesidir. Allah böylece kitaplarını insanlara inzal etmiştir. Emir ve yasaklarını fermanı ile bildirmiş ve insanları sorumlu tutmuştur.


İkincisi: İlham vasıtası ile tüm mahlûkatı ile konuşarak kalplerine hakikatleri ve ihtiyacı olan şeyleri bildirmesi ve onlarla hususi konuşmasıdır. İlhamı vahiyden ayıran iki temel özellik vardır: Birincisi: Vahiy ekseriyet itibarıyla melâike vasıtası iledir. İlham ise vasıtasızdır. Nasıl ki padişahın iki şekilde konuşması olur. Birincisi, Sultanlık unvanı ile bir elçisini bir valiye gönderir ve ona hâkimiyet ve amiriyetin gereği olan bir fermanını ve kanununu tebliğ eder. Raiyetinin ona uymasını ister. İkincisi, sultanlık ve padişahlık unvanı ile değil, hususi münasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan bir hizmetçisi ile hususi bir teflonu ile hususi konuşmasıdır. Vahyi ilhamdan ayran ikinci özellik ise, vahiy gölgesizdir, safidir ve havassa hastır. İlham ise gölgelidir, umumidir. Melâike ilhamları, insan ilhamları, hayvanat ilhamları gibi pek çok nevileri ile denizlerin damlaları kadar, mahlûkat sayısı kadar çoktur. “Rabbimin sözlerin yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, ağaçlar ve otlar da kalem olsa o denizler tükenir Rabbimin kelâmı tükenmez” (Kehf, 18:109; Şualar, 202–203.) ayeti buna işaret eder.


Bir zatın vücudunu bildiren en zâhir alameti konuşmasıdır. Allah’ın konuşması da varlığına en büyük delildir. “Denizler mürekkep olsa Allah’ın sözlerini ve kelamını yazıp bitiremezsiniz” ayeti Allah’ın kelâmının nihayetsiz olduğunu ispat eder. Çünkü bütün meleklere, insanlara ve hatta hayvanlara gelen umumi ilhamlar bir nevi kelimât-ı ilâhidir. Bu kelâmın kelimâtı elbette sonsuzdur. (Lem’alar, 2005 s. 619–622.)


Kur’an-ı kerim Kelâm-ı Ezelidir, Fermân-ı İlâhîdir, ezelden gelmiştir ve ebede gidecektir. Bunun için mahlûk değildir. Kelam sıfatının azam mertebede tecellisidir. Kelamullah olduğu için kadîmdir.


Kalplerde olan manalara “kelâm-ı nefsî” denir. Huruf ve savtlara da “Kelâm-ı lafzî” denir. Kelâm-ı nefsî ses ve harften berî iken kelâm-ı lafzî için ses ve harfe ihtiyaç vardır. Kelâm-ı nefsî Eş’ariye göre işitilebilir. Zira var olan bir şeyin duyulması da mümkündür. Mâturudi’ye göre ise işitilemez. “Kelâm-ı Zât-ı İlâhî” Zatullah ile kâim ezelî bir sıfattır. Huruf ve asvattan, tertip ve te’liften, lügat ve ittisaftan beridir. “Kelâm-ı Lafz-ı İlâhî” ise kelâm-ı zâtî’yi idrake vesile olan ibare ve işaretlerden mürekkeptir. Elfaz ve huruftan, sureler ve ayetlerden müellef ve vahy-i ilâhiye müstenittir. Bu hususta hiçbir mahlûkun dahli yoktur. Bunun için Kur’an-ı Kerimin surelerinin tertibi, ayetlerin dizilişi ve yazılışı hepsi Vahy-i İlâhiye müstenittir.


Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Kelâm-ı Zât-ı İlâhînin sübutuna kâil oldukları için Kur’an-ı Kerimin gayr-ı mahluk olduğuna inanırlar. Kur’an mahlûk değildir; ancak Kur’an-ı Kerimi okurken çıkardığımız sesler ve yazdığımız harfler mahlûktur.


1.4 Sıfat-ı Fiiliye: (Allah Hakkında Caiz Olan Sıfatlar)

Allah hakkında caiz olan ve vacip olmayan sıfatlardır. Allah’ın ilim, irade ve kudretinin taalluku ile meydana gelirler. Beş kısımda ele alınabilir.


a) Tehlik: Allah’ın yaratmasıdır. Hayrı, şerri, iyiyi, kötüyü dilediği şekilde yaratmasıdır. Mâturudi bunu vacip sıfatlardan addederek “Tekvin” sıfatı olarak değerlendirse de Eş’ârî “İlim, İrade ve Kudret” sıfatının tecellisi olup câiz sıfat olarak görür. Ancak Allah’ın hayrı, şerri yaratması câiz ise de hayra rızası vardır, şerre rızası yoktur. “Şerri yaratmak şer değildir.” Pek çok hayırlı neticelerin husulü için ehven-i şer olarak yaratılmıştır. Ancak “kesb-i şer şerdir.” İradesi ile şerri isteyerek şerre sebep olanlar hakkında şer olup cezası da Allah’ın öfkesi, tövbe etmezse cehennem azabıdır.


Yaratmak Allah’a aittir ve her şeyin yaratıcısı Allah’tır. Allahtan başka hiçbir varlık yaratılışa müdahale edemez. “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (En’am, 6:102; Ra’d, 13:16; Zümer, 39:62; Gâfir, 40:62.) “Allah dilediğini yaratır. Bir şeyin yaratılmasını irade ettiği zaman onun işi sadece ‘Ol!’ demektir; oda hemen oluverir.” (Âl-i İmran, 3:47.)


b) Terzik: Rızk vermek demektir. Allah dilediğine dilediği rızkı verir. “Allah dilediğini dilediği gibi hesapsız rızıklandırır.” (Bakara, 2:212.) “Yoktan yaratan, tekrar diriltecek olan ve rızk veren Allah’tan başka kim vardır?” (Neml, 27:64; Sebe, 34:24; Fâtır, 35:3; Mülk, 67:21.)


c) Hidayet ve Dalalet Vermek: Hidayet ve dalalet Allah’tandır. Allah dilediğine ve dileyene hidayet ve dalalet verir. Dilediğine hidayeti, dilediğine de dalaleti yaratır. “Allah dilediğine hidayet ve dilediğine de hidayet verir.” (Fâtır, 35:8; Zümer, 39:23; Müddessir, 74:31.) Allah’ın hidayet ve dalaleti verendir. Ancak bunu rızık ve şifa gibi iradesi ile isteyene ve arayana verir. Nasıl ki rızık da şifa da Allah’tandır; ama Allah bunları arayana, isteyene ve peşinde koşana vermektedir. Hidayet de böyledir. Allah dileyene hidayeti, dileyene de dalaleti verir. Zarara rızası ile girene de acınmaz. Sonucuna da katlanır.


d) Ten’îm ve Tazib: Allah dilediğine nimet verir, dilediğine de azap eder. Dilerse affı gereği affeder, dilerse adaleti gereği en küçük suçu da cezasız bırakmaz. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez; bunun dışında dilediği günahları affeder.” (Nisa, 4:48.)


Nimet vermek ve azab etmek Allah’a vâcip değildir. Dilerse azab eder, dilerse nimet vererek ihsan ve ikram eder. Yüce Allah buyurdu: “Allah dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder." (Maide, 5:18.)


e) Terbiye, Tertip, Tasvir ve Tanzim: Allah’ın mahlûkatını terbiye etmesi, dilediği sureti ve şekli vermesi ve dilediği gibi tasarruf etmesi câizdir. Bütün bunları yapmak Allah için zorunlu ve vacip değildir. İlim, irade ve kudretinin tecellisi ile dilediği gibi tanzim eder ve dilediği şekilde terbiye eder.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde buyurdu: “O Allah Hâlıktır. Her şeyin yaratıcısıdır. Bârî’dir. Dilediğini dilediği şekilde yoktan örneksiz yaratır. Musavvir’dir. Dilediğine dilediği sureti verir. En güzel işler ve bu işlere taalluk eden isimler O’na hastır. Göklerde ve yerde ne varsa her şey onu tesbih eder, onu överek zikrederler. Onun kudreti her şeye gâliptir ve hikmeti her şeyi kuşatmıştır.” (Haşr, 59:24.)


Allah âlemlerin Rabbidir; bütün varlıkları terbiye düzene sokandır. (Fatiha, 1:1.) “Allah dilediğini seçer ve dilediği şekilde yaratır. Yaratıkların ise tercih ve seçme hakkı yoktur. Allah onların şirk koştuğu şeylerden münezzeh ve yücedir.” (Kasas, 28:68.)


Bu âyetler bize bildiriyor ki Allah dilediğini peygamber olarak seçer ve gönderir. Ancak Allah’ın seçmesi hikmet ve maslahata göredir. Bir işinde bin hikmet vardır. Allah hakîmdir hikmetsiz işi yoktur. Hikmeti ise fayda ve maslahata mebnîdir.


1.5 Haberî Sıfatlar: Nasslarda geçen yalnız semaî ve haberle sabit olan sıfatlara denir. Zahiri manası tecsim ve teşbih ifade eder. Ancak bunlar diğer nasslara muvafık tevil olunur. Yüce Allah bunları “Tenezzülât-ı İlâhiye” olarak insanlar anlasın diyerek insanların makamına inerek ifade etmiştir. Dar akıllar azamet-i ilâhiyeyi ihâta ederek anlayamadıkları için teşbih ve tevillerle ifade etmiştir.

a) Yed: Allah’ın elinin olmasıdır. Allah’ın elinin olması rahmet ve nimetinin, nusret ve yardımının, kudret ve hikmetinin tevâlî ve devamı anlamındadır. Bu husus Kur’an-ı kerimde şöyle ifadesini bulur: “Allah’ın eli onların elinin üzerindedir.” (Fetih, 48:10.) “Yâ İblîs! Elimle yarattığım şeye secde etmekten seni men eden şey nedir?” (Sad, 38:75.) Birinci ayette “Allah’ın rahmet ve nusreti”, ikinci ayette ise “Allah’ın kudreti” olarak yorumlanır. Burada Yüce Allah insanların anlayışlarına hitap ederek elini rahmet ve kudretine teşbih etmiştir.


b) Vech: Yüz demektir. Allah’ın yüzü, rızası ve Allah için yapılan işler anlamında yorumlanır. Yüce Allah buyurdu: “Her şey fenaya gider, bâkî olan ise Celal ve İkram sahibi olan Allah’ın vechidir.” (Rahman, 55:26-27.) Yani Allah’ın rızası için yapılan her şeyin bekâya mazhar olacakları ve fenâya gitmeyeceği Allah’ın bekası ile bekâ bulacağı ifade edilmiştir.


c) Ayn: Göz demektir. Kur’an-ı Kerimde “Gözümün önünde olsun diye tarafımdan bir sevimlilik verdim” (Taha, 20:39.) ayetinde ifade edilen ayn, teşbih olup “nezaretim altında olsun” anlamındadır. Teşbih olarak insanlar “gözümün önünde olsun” derler. Bu da aynı anlamdadır.


d) İstiva: Arşa istiva etmek, hâkimiyeti altında bulundurmak ve hükmetmek demektir. Arş ise Allah’ın her yere aynı mesafede olması, yani her yerde ilmi, iradesi, kudreti ve sıfat-ı seb’ası ile hazır ve nâzır olmasıdır. Yüce Allah buyurdu: “Rahmân arşa istivâ etmiş, hâkimiyeti her yeri kuşatmıştır.” (Taha, 20:5.) Bu ayet Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı anlamında da yorumlanabilir.


e) Mecî: Allah’ın gelmesi demektir. Kur’an-ı Kerimde “Rabbinin ve saf saf meleklerinin geldiği zaman” (Fecr, 89:27.) ayetinde geçen “Allah’ın gelmesi” Allah’ın emir ve iradesinin hükmetmesi anlamına gelmektedir. Kudret ve saltanatının herkese görünmesi anlamına da gelmektedir. Bu ise ahirette gözle görünecek derecede zahir olacaktır. Ayet bunu ifade eder.


f) Nüzul: Allah’ın dünya semasına nüzulü pek çok hadislerde geçmektedir. Bunlardan birisi şu hadistir: “Gecenin son üçte birlik kısmı geçince Rabbiniz dünya semasına nüzul eder.” (Buhari, Teheccüd, 14; Müslim, Salât-ı Müsâfirûn, 24.) Burada Allah’ın rahmetinin, af ve merhametinin dünya semasını kuşatarak ibadet eden af ve merhamet dileyeni merhameti ile affedeceği, dilek ve istekte bulunanın da dileklerinin kabul edileceği ifade edilmektedir.


Ehl-i Sünnet “Haberî Sıfatları” Nasslara uygun te’vil ederken Mücessime, Müşebbihe ve Haşeviyye gibi mezhepler zahirî manasına hamlederek “Leyse kemislihî şey’ün” (Şura, 42:11.) ayetinde ifadesini bulan “Allah’ın hiçbir benzeri olmaması”nı nazara almamışlardır. Yine onlar “Ve lem yekün lehü küfüven ehad” (İhlas, 112:4.) ayetinde açıkça belirtilen “Allah’ın hiçbir denginin olmaması” tevhidî gerçeğini de görmemezlikten gelmişlerdir.


Birinci Kuşak “Selef Uleması” ise bu konularda “Amennâ bihi küllün min indi Rabbinâ” (Âl-i İmran, 3:7.) “Biz bu ayetlerin Allah’ın katından geldiğine inanırız” diyerek sükût etmişlerdir.


Cehmiyye, Kaderiye ve Mutezile ise zâhirî mânâsı ile anlaşılmaz, imkân olursa te’vil edilir; âciz kalınırsa ta’til ve inkâra gidilir demişlerdir. “Yed” ve “vechi” te’vil ederken Rü’yetullah’ı da inkâr etmişlerdir.


Selef ulemasının susması meseleyi çözmediği ve yanlış anlaşılmalara kapı açtığı için takipçileri olan Ehl-i Sünnetin üçüncü kuşak uleması İmamü’l-Harameyni’l-Cüveynî (478/1085) den itibaren te’vili Ehl-i Sünnet Kelam’ına sokmuşlardır. “İlimde rüsuh peyda eden ulemanın” (Âl-i İmran, 3:7.) “Gerçek anlamı Allah katındadır; ancak bizim bundan anladığımız şudur” diyerek diğer Nass’lara uygun şekilde te’vil ve izah etmişlerdir. Bunlar “yed”i nimet ve kudret; “istiva”yı istilâ ve hâkimiyet; “vech”i vücut ve zât; “ayn”ı hıfz ve himâye; “mecî”i emr-i ilâhinin gelmesi; “nüzûl”ü de rahmetinin inmesi olarak te’vil etmişlerdir.


Haberî sıfatların mümâselet ve müşâbehet ihâm eden zahirî anlamları maksut değildir. Çünkü Şân-ı Bârî’de “Muhalefetün-Lil Havâdis” sıfat-ı celîli sabit, zıddı olan “mümâselet” ve “müşâbehet” muhal ve müstahildir. Binaenaleyh haberî sıfatlardan şân-ı ilâhiye layık olan sahih manalar maksut olduğuna itakat etmek vaciptir.


Ehl-i Sünnet “Kelam Ulemasının” bu konuda kesin itikadı “Küllü mâ hatara bi-bâlike / Vallah-ü Taalâ ğayrü zâlike” “İnsan aklına ne gelirse Allah-u Teâla bunun dışındadır” veciz ifadesi ile özetlenmiştir.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurur: “Tesbih ederiz o zâtı ki, onların söyledikleri şeylerden çok yüce her nevi kusur ve eksiklikten münezzehtir. Yedi gök ve yerdeki her şey onu över, onu Tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Tesbih etmesin ama ne var ki sizler onların tesbihâtını tam olarak anlamazsınız. Şüphesiz Allah pek halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” (İsra, 17:43-44.)


2. SIFATLAR KONUSUNDA SON DEĞERLENDİRMELER

Allah’ın sıfatlarından İlim, İrade, Kudret, Semi ve Basar’ın kendilerine has tecellileri ve taallukları vardır. İrade ve Kudret sıfatları yalnız câizâta taalluk eder. İrade sıfatı taalluk ettiği şeyi bir veche tahsis eder ve bir şeyin icâdıyla terki şıklarından birine müreccih olur. Kudret sıfatının taallukuyla da Cenâb-ı Hakkın bir şeyi vücuda getirip getirmemesi sabit olur. Kudret-i İlâhiye İrade-i Ezeliye ye muhalif bir surette tecelli etmez.


İlim ve kelam sıfat ise hem câizâta hem de vâcibât ve mümteniâta taalluk eder. İlim sıfatının taalluku Cenâb-ı Hakka bir şeyin münkeşif olmasını icâb eder. Kelâm sıfatının taalluku da Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ile konuşması ve emirlerini ve nehiylerini ve sair hükümlerini melâike-i kiram ile enbiyây-ı izâmın telakki etmelerine delâlet eder.


Semi’ ve Basar sıfatları gerek vâcip ve gerekse câiz olan mevcuda taalluk ederek mevcudatın kemâl-i inkişâfına sebep olur. Fakat vücuda gelmesi câiz olsun, olmasın ma’dumâta taalluk etmez. Çünkü ma’dumat görülmeye ve işitilmeye müsait değildir.

Allah her şeye kâdirdir. Aklın imkân dâhilindeki şeylerin dışında olan ve olmayan her şeyi yaratmak, kullar hakkında iyi olan ve olmayan durumları vücuda getirmek, hidâyet ve dalâlet fiillerini yaratmak, küfür ve şirkten maada dilediği günahı affetmek şan-ı ilâhide aklen câizdir. Çünkü Allah’ü Taalâ hazretleri kudret ve hikmete mâlik, mülkünde dilediği gibi harekete ve tasarrufa müstahaktır. Bizim nâil olacağımız sevap ve mükâfat şüphesiz bizlere fazl-ı ilâhidir. Maruz kalacağımız azab ve mücâzat da adalet-i ilâhiyenin tecellisinden başka bir şey değildir.


Allah zatının ve sıfatlarının hakikatini daha iyi bilir.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde buyurur: “Hamdolsun o yüce Allah’a ki evlât edinmekten münezzehtir, mülkünde şeriki ve ortağı yoktur; hiçbir şeyden aciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı olsun. Öyle ise hürmet, tazim ve tekbir ile Onun yüceliğini an ve kâinata ilan et!” (İsra, 17:111.)


“Peygamberler dediler ki: Yâ Rabbi! Benimle inkâr edenlerin arasında hak ile hükmet. Rabbim, inkârcıların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir ve onlara karşı kendisinden yardım istenilecek olan Rahman da O’dur.” (Enbiya, 21:112.)

209 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör