• M. Ali KAYA

BASKICI YÖNETİMLERİN SEBEPLERİ ve BİAT MESELESİ

Güncelleme tarihi: 5 Mar

M. Ali KAYA

Baskıcı yöneticiler kendilerine bu yetkinin Allah tarafından verildiğini zannederler. Bunun sebebi de dinin siyasete karıştırılması ve istismarıdır. Nitekim Hz. Muaviye’den (ra) sonra yerine geçen Yezid’in Allah’ın ayetlerini siyasete alet ederek Hz. Hüseyin’in “Allah’ın emrettiği ulul-emre itaat etmediğini iddia ederek büyük günaha girdiğini, kendisinin ise Allah’ın emrine uymayan birisini öldürdüğü için günahkâr olmayacağına kendisini inandırmasıdır."

Hz. Hüseyin (ra) ise kendisine “Ulu’l-emre itaat etmediği” iddiasına karşı “Benim dedem Peygamber Hz. Muhammed (asm) ‘İtaat ma’rufadır. Allah’a isyan edilen yerde kula itaat olmaz’ buyurmuştur. Ben Evlad-ı Resulüm zalime itaat ederek zulmüne şerik olmam!” demiştir. Ama biat etmediği için kendisi ile beraber olan Ehl-i Beytten pek çokları şehit edilmiştir.


Ama maalesef müstebit ruhlu, şefkatten yoksun yöneticiler “Kur’ân-ı Kerimin” “Ulul’-emre itaat emrini istismar ederek ve kendi yanlış siyasetlerine alet ederek pek çok İslam Alimlerine zulmetmişler ve “Siz halkı emrime itaate teşvik etmiyorsunuz ve bana kayıtsız şartsız itaat etmiyorsunuz. Ben Allah’ın kendisine itaat edilmesini emrettiği Allah’ın halifesi, yeryüzünde gölgesi ve Allah’ın kılıcıyım. Bana itaat edenlere ihsan eder, etmeyenleri de idam ederim” diyorlardı.


Bu “Biat” meselesini İbn-i Haldun “Mukaddime” isimli eserinde şöyle anlatıyor:

Biat itaat etmeye söz vermek anlamındadır. Bir emire biat eden kimse kendi ve tüm Müslümanların idare ve hâkimiyetini ona teslim edip, idare işine ait hiçbir hususta onunla çekişip muhalefet etmeyeceğine dair, hoş gördüğü ve hoş görmediği işi zorlayarak dahi olsa yerine getireceğine söz vermiştir.


Biat el üzerine el koyarak yapılır. Bu alışverişte “Bâe” yani “sattı” fiilinden neş’et etmiştir. Biat böylece el sıkışmak ve yetki vermek anlamında olur. Şeriatte Akabe Gecesi ve Şecere biatında olduğu gibi el üzere el koyarak yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim bu biat meselesini “Sana bi'at edenler, aslında Allah'a bi'at etmişlerdir. Allah'ın eli onların eli üzerindedir. Kim bağlılığını bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği söze bağlı kalırsa, Allah, ona büyük bir ödül verecektir.” (Fetih, 48:10) ayeti ile Peygamberimize sahabelerin biatını haber verir.


Halifeler kendilerine sadakat andı içirirlerdi. Meselâ “Biatını bozduğun taktirde üç talakla hanımın boş olsun!” gibi. Bu biata “Eyman Biatı” denirdi. İmam Malik (ra) bunun geçerli olmadığına fetva vermiş, ikrahı delil göstermiştir. Bunun için mihnete uğramış ve kendisine büyük zulümler yapılmıştır.


Sonra biat, el-etek öpme gibi Kisra’lara yakışan tarzda biat alınır olmuştur. Buna da biat denmesi mecazidir.”

İbn-i Haldun’un sözü burada bitti.


Sultan Abdulhamid Yönetimi

Zamanımızda ise malum Sultan Abdulhamid Osmanlı-Rus harbini ve Rusların İstanbul yakınlarına kadar gelmesini bahane ederek 1878’de Meclis-i Mebusanı kapatıp Yıldız Sarayından devleti yönetmeye başladığı zaman siyasetine itiraz edenleri “Vatan Haini” ilan ederek sürgüne göndermeye başladı ve 30 sene baskıcı bir yönetim sergiledi. Onun da gerekçesi yukarıda ifade ettiğimiz hususlardı. Yani, “Kendisinin Allah’ın halifesi olması, kendisine kayıtsız şartsız biat etmeyenlerin Allah’a asi olması ve onları cezalandırmanın da meşru olduğu" iddiası idi.


Yine bu gerekçelerle 1908’de İstanbul’da baskıcı siyasetini tenkit eden Bediüzzaman’dan korkmuş ve Zaptiye Nazırına “Verin birkaç akçe İstanbul’dan gönderin gitsin!” anlamında bir metot takip etmiş, Bediüzzaman “İhsan-ı Şahaneyi” reddedip İstanbul’dan çıkmayı kabul etmeyince de Tımarhaneye gönderilmişti.

Bediüzzaman ise hiç çekinmeyerek şöyle der:


“Ayasofya’da, Bayezit’te, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla, şeriatın ve müsemma-i meşrûtiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim; ve mütehakkimâne istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki: “Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm” [Kavmin efendisi onlara hizmet edendir.] hadisinin sırrıyla, Şeriat âleme gelmiş; tâ istibdadı ve zalimâne tahakkümü mahvetsin.


Herhangi bir nutuk irad ettimse, her bir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, bürhan-ı kat’î ile ispata hazırım. Ve dedim ki:


Asıl, şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır. Demek, meşrûtiyeti delâil-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi, taklidî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim ve şeriatı rüşvet vermedim. Ve ulema ve şeriatı Avrupa’nın zünun-i fasidesinden iktidarıma göre kurtarmaya çalıştığımdan, cinayet (!) ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm.


İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile Vilâyat-ı Şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları suretle meşrûtiyeti onlara telkin ettim.


Şu mealde:

İstibdat zulüm ve tahakkümdür, meşrûtiyet adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere (asm) tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar, haydutturlar.” (ESDE, Divan-ı Harb-i Örfi, s.121.)


Günümüz Yönetimine Gelince

Günümüzün yönetimi Abdulhamid’in Yıldız Siyasetinin” dünyanın en adil ve mükemmel siyaseti olarak gören, Abdulhamid’i de Halife-i Ruy-i Zemin ve kendisine itaat edilmesi gereken “Ulu’l-emir” görüp itiraz eden ve Meşrutiyet yönetiminin gelmesine çalışan Hürriyetçileri, Ahrarları ve Jön Türkleri “Mason” “Vatan Haini” ve “Din Düşmanı” gören Şeriatı getirmeyi vaat eden ve demokrasiyi “Küfür Rejimi” demokratları da “Kafir” gören “Erbakan ve Milli Görüş” kökeninden gelse de “Biz gömlek değiştirdik ve Demokrat olduk” “Biz Dindar Demokratız” diye iktidara geldikten sonra 15 yıllık muhalefetsiz bir iktidar döneminde tüm kurumları ele geçirip kadrolaştıktan sonra “Başkanlık Sistemi” diye fikir babaları olan “Necip Fazıl”ın “İdeolojya Örgüsü”nü okuyarak bu ideali hayata geçirdiler.


Necip Fazıl İdeolocya Örgüsü’nde devletin “BAŞYÜCE” tarafından tek başına ama kurduğu kendi “Yüceler Kurultayı” ile yönetmesi gerektiğini anlatmaktadır. Başyüce’nin neler yapması gerektiğini okuduğunuz zaman günümüz yöneticilerinin bunu hayata geçirdiğini görürüz.


MHP neden destek verdi? Zira MHP’nin de bir noktada zihniyeti “BAŞBUĞ” zihniyeti olduğu ve bunun da ideolojisini yine “Necip Fazıl”ın “İdeolocya Örgüsü”nden aldıkları ve BAŞBUĞ ile BAŞYÜCE’nin aynı idealleri paylaşmasından kaynaklanan “Fikir Birliği” sayesinde olmuştur. Her iki zihniyet de Demokrasiyi “Araç” olarak gördüğü için “Demokrasi aracı ile iktidara geldikten sonra” bu aracın artık işe yaramaz olduğunu veya başkalarının da işine yarayabileceğini düşünerek aracı terk edip kimse binmesin diye “yakıp” bir kenara atmaları gerekiyordu. Öyle oldu…


Necip Fazıl’ın “Başyüce”ye Yüklediği Vazife ve Sorumluluk

"Başyüce” kaba ve umum manasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtima bir remzdir. Bir timsal...Bütün selâhiyetler beşer haddin en üstünüyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi... “Başyüce”nin heykelleştirdiği remz, işte bu mânanın temsilciliği ve şahıslandırıcılığıdır.


"Başyüce” milletini tek şahıs içinde yekünlaştıran baş örnek... Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate karşı bu yeküna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekünun en ufak parçasından daha küçük...


"Başyüce”nin kendi öz lisanından başka her edâsı ve işi, “ben milletimin, görünürde en ahlâklı en bilgili ve en akıllı ferdiyim!” diye ilân edecektir. "Başyüce” "Yüceler Kurultayı” nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun birşey söylemediği yerde “Başyüce”nın emri, kat’îdir.


"Başyüce”nin bir emriyle hükümet değişir. Bütün hükümet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür. Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır. "Başyüce” bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır.


Başbuğ, doğrudan doğruya “Başyüce”nin vekilidir. Anlaşılıyor ki, "Başyüce”, İslâmın “ulülemr” diye isimlendirdiği büyük içtima irade ve icra makamını, bu makama en kü ük nefs ve hırsı karıştırmamak ve kendi öz nefsaniyeti bakımından mâdum kalmak borcu altında, şahsiyle dolduran ideal ferddir.


“Başyüce” temsil ettiği iman ve hakikat kutbunun, en ileri hürriyet içinde her şeyi ve herkesi köleleştiren mânasına karşı mukaddes mîzan önünde, bizzat, her şeyden ve herkesten fazla köleleşecektir. “Başyüce” temsil ettiği hudutsuz mânanın altında evvel kendisini ezecek; ve sonra bağlı olduğu mânalar âleminin temsil hadkleri içinde, fâni şahsını- fâni şahsına hi bir pay vermeksizin- en göz kamaştırıcı kudret ve haşmet ifadesiyle alabildiğine pırıldatmaktan çekinmeyecektir.


“Başyüce”de pırıldayan kudret ve haşmet ifadesi, onun değil, bütün milletiyle bağlı olduğu mânalar âleminin ve oradan aksederek, milletinindir. Cemiyetin, hangi sahada olursa olsun, en dertli ve ıstıraplı unsuru, “Başyüce”yi kendisi kadar dert ve ıstırap içinde olup olmadığını ve derdinin çaresini elinde tutup tutmadığını anlamak bakımından, her ân hesaba çekmeye muktedir, kanun bir imkân sahibi olacaktır. En küçük suistimale karşı, cürret edicisine en büyük cezayı dâvet edecek olan bu imkân, her vatandaşın evinde, keyf için çekilmesi yasak bir imdat işareti koludur.


"Yüceler Kurultayı” beş yıl için seçtiği “Başyüce”yi tekrar intihab edebilir. Tekrar seçilmeyen "Başyüce” yaş haddini aşmamış bulunuyorsa “Yüceler Kurultayı”ndaki yerine davet eder. "Başyüce”lik makamı üzerinde Kurultaya karşı en tesirli irşad, “Başyüce”nin kendi yerine bizzat göstereceği namzet veya namzetlerdir.”


Sonuç

Siyasette durumumuz bundan ibarettir.

13 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör