• M. Ali KAYA

BEZM-İ ELEST, MİSAK-I EZELİ NEDİR?

M. Ali KAYA

Sual:

Dünyaya gelmek bizim tercihimiz değil. Ama ne var ki Kur’ân-ı Kerim “Ezelde ruhlarımıza “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulduğu ruhlarımızın da “Kâlû Belâ” “Bel-bilakis Sen bizim Rabbimizsin” (A’raf, 7:172-173.) diye cevap verip Allah’a iman ve itaat edeceğimize söz verdiğimiz haber veriliyor. Biz neden bunu hatırlamıyoruz?”


Cevap:

Birkaç şıklı bu suale maddeler halinde cevap vermeye çalışalım.


Evvelâ: Dünyaya gelmek elbette bizim tercihimiz değildir. Zira biz yoktuk ve sonradan yaratıldık. Bizim yoktan yaratılmamız bir yaratıcının varlığına en büyük delildir. Demek ki bir yaratan, dünyaya getiren var. Aynı şekilde biz dünyadan gitmek de istemiyoruz. Ama bir götüren var.


Bize "Varlık sahasına çıkmak ve dünyaya gitmek ister miydiniz?” diye sorulsaydı biz “Elbette yokluktan varlık alemine çıkmak ve dünyaya gelmek isteriz” derdik. Zira “Yokluk en büyük şerdir; varlık da en büyük hayır ve iyiliktir.”


Madem bizi yoktan yaratıp dünyaya getiren ve biz istemediğimiz halde bu dünyadan götüren var. O zaman şu sorular aklımıza gelir: “Bizi yokluktan varlık alemine çıkaran kimdir?” “Bizi neden yaratmıştır ve bizden istediği nedir?” “Bizim bu dünyadaki görevimiz nedir?” “Neden burada bırakılmayarak ölümle bir başka aleme götürmektedir?” “Ölümle yok mu olacağız, yoksa dünyadan daha başka bir âleme mi gitmekteyiz?” “O alem nasıl bir âlemdir?” ve “Bizi orada ne gibi görevler beklemektedir?”


Bizi yoktan yaratan elbette bizim en çok merak ettiğimiz bu sorulara da cevap verecektir. Bize merak duygusu verip, merakımızı giderecek cevapları da verecektir. Çünkü biz bu soruların cevabını aklımızla ve araştırmamızla bulamayız. Ancak bizi yaratan bunları cevaplandırır. O da gönderdiği peygamberleri ve kitapları ile bu sorularımıza cevap vermiş şöyle demiştir:


“İnsanın yaratılış gayesi kâinatın ve insanın yaratanını tanımak, ona iman edip itaat etmek ve onun insana verdiği ruhu, aklı tekâmül ettirerek fıtratına koyduğu kabiliyetleri geliştirmek ailesini ve yeryüzünde bulunan varlıkları idare etmek, Allah’ın nimetlerinden istifade ederek Ona şükretmektir” buyurmuştur.


İkincisi: Bizim ruhlar aleminde yüce Allah’ın “Elestü bi-Rabbiküm” hitabını işitip “Kâlû Belâ” ile cevap verdiğimizi hatırlamıyor olmamız normaldir. Zira insan “Nisyan”dan anlındığı için nisyana müptelâdır. Unutkan bir varlıktır. Biz dün ne yediğimizi unuttuğumuz gibi, çocukluğumuzu da hatırlamayız. Anne karnında dokuz aylık hayatımızı da hatırlamayız. Ama biz “Neden hatırlamıyoruz?” diye kendimizi sorgulamıyoruz…


Demek ki bizim unutmamız ve hatırlamamız o hadisenin olmadığına delil olamaz.

Madem yüce Allah “Ezelde siz bana iman ve itaat edeceğinize söz verdiniz” demeniz hak ve hakikattir.


Üçüncüsü: Varlıkların üç nevi ifade dili ve konuşma şekli vardır. Birincisi, diliyle kelimelerle ve lisanla konuşmak. Bu insanın mahiyetinin gereğidir. Zira insan “Konuşan canlıdır.” İkinci konuşma şekli “Lisan-ı Hal” diliyle konuşmaktır. İnsan ve diğer varlıklar da hal diliyle konuşurlar. İnsan da çoğu zaman “lisan-ı haliyle” de konuşur. Bir insanın öfkeli olduğu, sevindiği, üzüldüğü halinden belli olur. “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha fasih ve daha anlamlıdır.” Üçüncüsü ise “istidat ve kabiliyet diliyle konuşmadır.” Her bir tohum istidat lisanıyle filiz verip ağaç olacağım der. İnsandaki resim, müzik, sanat kabiliyetleri de onun o fen ve sanatta ne kadar mahir olduğunu eserleri ile gösterir. Eğitimin başarısı kabiliyetleri keşf ederek topluma kazandırmak şeklindedir.


Bu durumda yüce Allah’ın ezelde ruhları yaratıp “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorması “mecazi” olarak “temsil” yoluyla insanın iman ve itaat ile ruhunda ekilen kabiliyet tohumlarının inkişaf ettirilmesi için fıtratının imana, ibadete, terakki ve tekamüle müsait olarak yaratıldığını ifade eden istidat ve kabiliyet diliyle bir konuşma olabilir.


Yüce Allah manen “Ey ruhlar ben sizi iman ve itaatle insanlığa layık akıllı, şuurlu, ahlaklı, faziletli, merhametli, adaletli, hikmetli, ilme aşık, eşyayı tanımaya ve onlar üzerinde tasarruf ederek kabiliyetlerinizi geliştirmeye, ruhunuzu yüce gayelere sevk etmeye ve cennete layık olacak şekilde ilim ve dua vasıtasıyla terakki ve tekâmül etmek için yarattım. Bunu kabul ediyor musunuz? Eşyayı ve varlıkları emrinize vereceğim ve onlar üzerinde sizi yönetici ve halife yapacağım. Yoksa sizleri diğer canlılar gibi aciz varlıklar olarak yaratacağım, sizi onların emrine vereceğim…” dediği zaman insanın ruhları da istidat ve kabiliyet diliyle insanlığın gereği olarak “Rabbimiz bizi insan olarak yarat, biz Sana iman eder ve itaat ederiz. Yeryüzünde bizi halife kıl ki biz varlıklarda tasarruf ederek yeryüzünü imar ve tamir edelim. Varlıkları idare ederek adalet ve iktisada riayet ederek senin rızana uygun ameller işleyelim” demişlerdir.


Böyle bir sözleşme elbette kabiliyet ve istidat diliyle olup insanlığın fıtratı gereği olmuştur. Nasıl ki yüce Allah Hz. Adem’i (as) yaratıp ona “Talim-i Esma” denilen Allah’ın maddiyat üzerinde tecelli eden “Esma-i Hüsnasını” anlayacak fıtratta yaratıp maddeye aşina olmayan ateş ve nurdan yaratılan cinlere ve meleklere “Bu eşyanın isimlerini söyleyin” emrettiği zaman Hz. Ademin (as) onların isimlerini söylemesi, cinlerin ve meleklerin aciz kalması insanın istidat ve kabiliyetlerinin cinlerden ve meleklerden üstün olduğunu ispat etmiştir. Bu sebeple melekler insana secde etmişler ve üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Bu durum da yine “İstidat ve kabiliyet” diliyle bir mükaleme olmuş ve bunun temsili de “imtihana tabi tutma ve secde etme” şeklinde cereyan etmiştir.


Dördüncüsü: Yüce Allah insan ruhuna ve fıtratına akıl, irade ve kudret gibi cüz’î kabiliyetler verip hür olarak yaratmıştır. Fıtratını ilme aşina, öğrenmeye müsait, hakka aşık, hak ve hakikati aramaya ve kabul etmeye müsait, iyiliği yapmaya meyyal, yöneticilik kabiliyeti ile hak ve adaleti temine uygun, varlıklar üzerinde tasarrufa ve idareye yetkili, adalet ve hakkaniyeti uygulamaya memur olacak kabiliyette yaratmıştır. Onu halife-i ruy-i zemin kılmış ve varlıklar üzerinde tasarrufa ve yöneticiliğe yetkili kılmıştır.


Nasıl ki devlet bir vatandaşını bir ili yönetmek için “Vali” olarak görevlendirdiği zaman o vatandaş manen “Ben bu şehri imar ve tamir etmek, halkı adalet ve hakkaniyet ile yönetmek, insanlara şefkatle ve merhametle muamele etmek, haklıları mükafatlandırıp haksızları cezalandırmak ve yasalara uymak ve uygulamak üzere söz veriyorum” diye görevi kabul eder. Bunu illa da yazılı bir metinle bir sözleşmeye bağlayarak yapmasına gerek yoktur. Vali olarak atamasının yapılmasının anlamı ve valiliğin gereği budur. Aynı şekilde insanın da “insan” ve “halife” olarak yaratılması “Evet ben yaratıcıyı tanıyıp iman etmek ve ona itaat etmek için insan olmayı tercih ettim” demesi gibidir.


Ama ne var ki zaman içinde nefis ve şeytanın telkinleri, fasık ve facirlerin aldatmaları ile görevini kötüye kullanan bir valinin cezalandırılması, devletine bağlı ve yasalara sadık ve adaleti temin eden, vilayetinin imar ve tamiri ile geliştiren bir valinin de mükafatı hak etmesi gibi insan da dünyadaki yaptıklarına göre ceza ve mükafat görecektir. Vazifesini güzel yapması verdiği sözde durmasının, inkâr ve isyana sapması da verdiği sözden dönmesinin alameti ve isbatıdır. Yarın Allah’ın huzurunda buna göre mükafat ve ceza görecektir.


İşte “Elestü bi-Rabbiküm?” sorusuna “Kâlû Belâ” ile cevap vermenin mahiyeti ve hakikati budur.


48 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör