• M. Ali KAYA

CEMAAT NE DEMEKTİR?

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. ALİ KAYA


“Cemaat” kavramı Peygamberimizin (asm) hadislerinde çokça geçmektedir. Bu sebeple bütün mezhep ve fırkalar “cemaat” kavramına sahip çıkmış ve temsilcilerinin kendileri olduğunu iddia etmişlerdir. “Tefrika” ve “Fitne”yi de kendilerinden ayrılma olarak görmüşlerdir.


İslam’da “uhuvvet” kavramı vardır ve “müminler kardeştir.” (Hucurat, 49:10.) Dinin amacı uhuvvettir ve muhabbettir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Tevhid-i imanî elbette tevhid-i kulübü ister; vahdet-i itikad dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder” demektedir.

Peygamberimiz (asm) bu birliği, sevgi ve muhabbeti tesis etmiş ve kendisinden sonra da “Kitap ve Sünnet” çerçevesinde devamı konusunda tavsiye ve uyarılarda bulunmuştur. (Tirmizi, Fiten, 7.)


Kur’ân-ı Kerim de Peygamberimiz (asm) de müslümanların birlik ve beraberliğine çok önem vermiştir. (Âl-i İmran, 3:105; Enfal, 8:46.) Peygamberimiz (asm) “Cemaatten ayrılmayın! Kurtuluşa erecek olan cemaatle beraber olandır” (Buhari, Fiten, 2; Müslim, İmâre, 13; Ebu Davud, Sünnet, 30.)


Cemaat Nedir?

Cemaat, kelime anlamı olarak ayrılmış olan şeylerin bir arada toplanması anlamındaki “cemea” kelimesinin mastarından müştak bir kelime olup, “bir araya gelmek” ve “bir işi yapmak için fikir, amaç ve hedef birliği yapmak üzere toplananlar” anlamına gelmektedir. (İbn-i Manzur, Lisanu’l-Arab, 8:57; Ragıb el-Isfahânî, Müfredât, 97.)


Bediüzzaman cemaati “vahid-i sahih” anlamında ele alır ve “Cemaatte vahid-i sahih olmazsa cem ve zam kesir darbı gibi küçültür” demektedir. Vahid-i sahih ise “aynı fikir etrafında amaç ve hedef biriliği yapan” ve “111 rakamının bir araya gelmesi gibi “hakiki bir tesanütle omuz omuza vermesidir.” Bu rakamlardan biri ayrı veya aşağı yukarı olsa bir araya gelse de cemaat teşkil etmiş olmazlar.


Cemaat olmanın dört şartı vardır:

1. İnanç ve fikir birliği: “İttifak cehil ile olmaz; ittifak imtizaç-ı efkardır” ifadesi bunu anlatır.

2. İhlas: “İttifak hüdadadır, heva ve heveste değildir” ifadesi bunu gösterir.


3. Maksatta ittifak etmek: Amaç ve hedef birliği olması gerekir. Farklı amaçlar için bir araya gelenler cemaat oluşturmazlar. “Cemaatte vahid-i sahih olmazsa cem ve zam kesir darbı gibi küçültür” vecizesi bunu bize öğretir.


4. Hakiki bir tesanütle omuz omuza vermektir. Başarının şartı budur. Tesanüt ise imtiyazsızlık içinde fikir, amaç ve hedef birliğidir. Meslek ve meşreb ayrılığı içinde tekaüt olmaz. Farklı meslek ve meşreplerde bir araya gelenler tesanüt edemezler. Orada fikir birliği, amaç ve hedef birliği çıkmaz. Cem ve zam kesir darbı gibi küçülmeyi ve “teşettüt-ü efkar” ile dağılmayı netice verir.


Bediüzzaman ayrıca bu meseleyi açar ve “Tesanüd içindeki bir cemiyet, atâleti harekete tebdil eden bir vasıtadır. Birbirlerini kıskanma, haset içindeki bir cemaat ise, hareketi atâlete çevirmeye vasıtadır” buyurur. (Hakikat Çekirdekleri, 72-73.)


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 1922’de Ankara’da açılan Meclis-i Mebusan olan TBMM’de yayınladığı Beyanname” de “Zaman cemaat zamanıdır” diye kurumsal bir yapı olan TBMM etrafında ümmetin birleşmesi gerektiği, TBMM’nin de saltanatı temsil ettiği gibi, “şeair-i İslamı” ihya ederek manay-ı hilafeti de temsil etmesi gerektiği üzerinde durmuştur. Şahsi halifenin de ancak böyle bir kurumsal yapıya dayanarak vazife yapacağını ifade etmiştir. (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s: 125.) Bundan anlaşılmaktadır ki cemaatten kast edilen belli bir amaç etrafında teşekkül eden ve bir nizamname ve yasalarla hareket eden kurumsal yapılardır.

Sosyoloji Sözlüğünde de cemaat, “aynı görüş ve inanç etrafında bir araya gelen ve ortak bir kimlik duygusuna sahip insanların oluşturdukları topluluktur.” (Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, s.56.)


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri dahil olduğu ve savunduğu “İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti” ve “İttihad-ı İslam” gibi cemaat ve cemiyetleri tarif ederken hep “Uhuvvet-i İslamiye” çerçevesinde tüm müslümanları içine alan bir cemaat ve cemiyet olarak tarif eder ve sorulan “İttihad-ı İslâm cemaati, sair cemiyet-i diniye ile şakku’l-asâdır; rekabet ve münaferatı intâc eder” sorusuna şöyle cevap verir:


Elcevap: Evvelâ: Umûr-u uhreviyede haset ve müzahemet ve münakaşa olmadığından, bu cemi- yetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir.


Sâniyen: Muhabbet-i din sâikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz:


Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir.

İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet olan cemiyet-i ulemaya havale etmektir.


Sâlisen: İ’lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksat eden cemaat, hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz; zira nifaktır. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir şeye feda olunmaz. Nasıl Süreyya yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikate “püf, püf” eden, divaneliğini ilân eder.


Ey Dinî Cerideler! Maksadımız: Dinî cemaatler maksatta ittihad etmelidirler. Mesâlikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklit yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir. (ESDE, Makâlât, s.74-75.)


Bu ifadelerden de “maksatta ittihat ve ittifak eden, tesanüt ile omuz omuza veren, aynı meslek ve meşrebi takip edenler bir cemaat oluştururdukları” anlaşılmaktadır. Farklı meslek ve meşrepte olanlarla belli konularda aynı amaca hizmet için bir araya gelinebilse de ortak bir cemaat oluşturulamaz ve bu birlikteliğe cemaat denmez.


Birlik ve beraberlik, tesanüt ancak meslekte, meşrepte hakta ve ihlasta olur. Mesleğini ve meşrebini değiştiren, ihlas ve sadakatini kaybeden cemaat içinde gözükse de cemaatten ayrılmıştır. Cemaat ve ittifak nitelikli çoğunluktur; yani, keyfiyettedir, sayı çokluğunda ve kemiyette değildir. Güçlü olanlar çok oldukları için değil, haklı oldukları için güçlüdürler, haklılıklarını kaybedeler ne kadar çok olurlarsa olsunlar güçlü olmadıkları gibi cemaat de olamazlar.


Mezhepler konusunda otorite sayılan Şehristânî (v.548/1153) “İnsan sosyal bir varlıktır, hayatını devam ettirmek ve ahiret hayatına hazırlanmak için diğer insanların yardımına muhtaçtır. Bu da toplumda yaşamayı ve yardımlaşmayı gerektirir. İnsan toplum içinde manevi değerlerini muhafaza eder. Böylece “millet” olurlar. “Minhac” “Sünnet” “Şeriat” gibi kavramlar bu birlikteliğe ulaşmayı sağlayan hususi bir metodu, cemaat ise bu metot üzerinde varılan fikir birliğini ifade eder” (Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, 1:51; Recep Köklü, Cemaat Kavramının Delaleti İle İlgili Yaklaşımlar, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2017, Cilt: 17, Sayı:3, s. 157-192.) demiştir.


Tefrika Ne Demektir?

“Fırka” “Müfarakat” “İftirak” gibi türevleri olan “Tefrika” kelimesi ayrılma, dağılma, bölünme, parçalanma anlamındaki “fark” kökünden müştak olan bir kelimedir. (Ragıb el-Isfahanî, Müfredat, s. 378.)


Tefrika “ihtlaf” sözü ile farkı ihtilafın “fikir ve görüş ayrılığı” anlamında olmasıdır. “Velâ tekûnû kellezîne teferreku ve’htelefû” “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” (Âl-i İmrân, 3:105.) ayetinde müfessirler “Nassları yanlış yorumlamaları sebebiyle bölünüp, her grubun kendi fırkasına destek vermesiyle ihtilafa düşmeyin” şeklinde izah etmişlerdir. (Nizamüddin Nisâbûrî, Tefsir-u Garîbu’l-Kur’ân, 2:229.)


İhtilaf önce itikadi ayrılıklarla başlar. “Allah'a ve Peygamberine itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra zayıflarsınız ve kuvvetiniz kalmaz ve sabredin, şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8:46.) ayetinde ifade edildiği gibi tefrika siyasal birliği bozduğu gibi toplumun mukavemetini de giderir.


İtikadi fırkaların çıkış sebebi daha ziyade siyasetten ve siyasi istibdaddan kaynaklanır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri kendisine sorulan “İstibdad nedir?” sorsuna verdiği cevapta “İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husumeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hatta herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne’lİslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır. Evet, taklidin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslamiyeti müşevveş eden fırkaları tevlit etmiştir.” (ESDE, Münazarat, 208-209.)


Peki bu ihtilaflar ancak hürriyet ve meşveret şartlarında cumhurbaşkanı-u ulemânın reyine tabi olmakla giderilebilir. Ekalliyette kalan görüşler ise özel istidatların, şartların ve kabiliyetlerin gelişmesine bırakılır. (ESDE, Tulûat, 568.)


Yüce Allah insanlara farklı istidat ve kabiliyetler vererek hikmetini konuşturuyor. İnsanlara akıl, irade ve ilim vererek onları okumayı, düşünmeyi, araştırma yapmayı emrediyor. (Muhammed, 47:24; En’am, 6:32; Nahl, 16:44.) Ancak “Rabbim dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. Fakat, onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler” (Hud, 11:118.) buyurur.


Bu bakımdan dinin temel prensiplerine aykırı olmamak kaydı ile İslâmiyet’in, düşünmeyi teşvik ettiğini, farklı anlayışların da tabii olarak bir takım görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. (Mehmet Haberli, İtikâdi İslam Mezheplerinin Ortaya Çıkışına Etki Eden Faktörler, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, 1:163.)


Peygamberimizin (asm) “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” (Keşfu’l-Hafa, 1:66-67.) hadis-i şerifi Bediüzzaman’ın ifadesi ile bu nevi müspet ihtilaflar hakikatin her köşesini kazmakla hakikate hizmet etmek içindir. Dört hak mezhebin olmasının hikmeti de budur. Demek ki hak bir değildir, bir çoktur.


Nitekim Muhammed Ebu Zehra Ömer b. Abdulaziz’in şu sözünü nakleder:

“Resulullah’ın ashabı ihtilaf etmemiş olsalardı bu ümmet için hayır olmazdı. Onlar insanların kendilerine tabi olunacağı rehberlerdir. Onlardan birinin görüşüne uyduğunuz zaman doğruyu yapmış olursunuz. Yoksa bu ümmet çok büyük zorluk yaşardı.” (M. Ebu Zehra, Târihu Mezâhibu’l-islamiyye, 1:11.)


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisini açıklarken şu izahı yapar: Hadiste ifade edilen “ihtilâf” müsbet olanıdır. Hakka hizmette bulunan, İslâmî hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışan kimseler belli ölçülerde fikir alış-verişinde bulunacaklardır. Fakat bu arada herkes mesleğinin ve hizmet tarzının tamir ve revacına çalışmalıdır. Başkasının fikir ve hizmetini tahrip ve iptal etmeye değil, tamamlanmasına ve ıslâhına gayret etmelidir. Bu müsbet tarafı. Menfî ihtilâf ise, kin, haset ve düşmanca hisler besleyerek birbirlerinin tahribine çalışırlar. Hadis, bunu reddetmektedir. Çünkü birbirleriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.


İkinci suâl: Tarafgirlik hastalığı mazlum halkı zâlim kimselerin şerrinden kurtarır. Çünkü bir kasabanın ileri gelenleri birleşseler mazlum halkı ezerler. Şayet taraftarlık olsa mazlumlar bir tarafa iltica ederek kendilerini kurtarırlar.


Bu mesele de şöyle izah ediliyor: “Şayet tarafgirlik hak nâmına olsa, bu durum haklı ve mazlumlara bir melce, sığınak olabilir. Halbuki şimdiki garaz dolu ve nefis hesabına yapılan taraftarlık haklılara değil, haksızlara sığınak olmuştur. Onların dayanacakları nokta şekline girmiştir. Çünkü bu çeşit insanların yanına şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftar olsa, ona rahmet okur. Eğer karşı tarafa melek gibi bir adam gelse, ona lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterir.Dolayısıyla bu çeşit ihtilafta rahmet olmadığı gibi, müsbet manada bir neticeye varılmaz.”


Üçüncü mesele de şöyle: “Hakikat hesabına yapılan fikrî tartışmalarda maksat ve esasta birleşilmekle beraber, vesilelerde ihtilaf edilir, farklı düşünülür. Bu tartışma, gerçeklerin her köşesini açığa çıkardığı gibi, hakka ve hakikate de hizmet eder. Fakat tarafgir bir şekilde ve garaz dolu firavunlaşmış nefis hesabına ve kendini beğenerek yapılan fikrî bir tartışmadan hakikat parıltıları değil, belki fitne ateşleri çıkar. Çünkü bu tarz fikrî bir tartışmaya giren kimselerin fikirlerinin aynı noktada birleşmesi mümkün değildir. Çünkü hak namına yapılmadığı için, tartışmalar aşırı bir hal alır, sonsuza kadar devam edip gider. Tedavisi mümkün olmayan çatlaklara, yaralara sebep olur. Çünkü maksatta ittifak edilmemiştir.”


Özetleyerek verdiğimiz bu izahlardan sonra Bediüzzaman bu hususta bütün mü’minlere şu ikazı yapar: “Ey ehl-i îman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, “Mü’minler ancak kardeştir” âyet-i kerimenin kal’a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassün ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken iki çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ biribirine karşı müvazenede bulunsa bir küçük taş müvazenelerini bozup onlarla oynayabilir, birini yukarı, birini aşağı indirir.


İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alakanız varsa, “Mü’minin mü’mine münasebeti, taşları birbirine destek olan sarsılmaz bir bina gibidir” (Buhari, Salat, 88; Edeb, 36.) mealindeki hadiste belirtilen düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız. Sefâlet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.” (Mektubat, 2005, s. 451-452.)


Cemaatten Ayrılmamak Ne Demektir?

Peygamberimiz (asm) “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necat olacaktır.” buyurmuş. Sahabeler “Yâ Resûlâllah, o kurtulan fırka hangi fırka olacaktır?” diyince “Benim ve ashabımın yolunda olanlar” (Tirmizi, İman, 18; İbnu Mace, Fiten, 17.) yâni, Ehl-i sünnet ve cemaat mensupları olduğunu belirtmişlerdir. Sonra da “Benim ve Raşid Halifelerimin sünnetine sarılın” (Şâtıbî, El-İ’tisâm, 3:212.) tavsiyesinde bulunmuşlardır.


İbn-i Hibban Peygamberimizin (asm) cemaatten kast ettiği şeyin sünneti ve sahabelerin takip ettiği metot olduğunu ifade ediyor ve şöyle buyuruyor: “Sahâbenin üzerinde oldukları yola ittiba edenler, onlardan sonra gelenlere muhalefet etse de cemaatten ayrılmış olmazlar. Fakat kim ashâba muhalefet edip onlardan sonrakilere uyarsa işte o zaman cemaate muhalefet etmiş olur. Bundan dolayı Sahâbeden sonra cemaati, sayıları az da olsa din, akıl ve ilmi benliklerinde toplamış, arzu ve isteklerini terketmiş kimseler temsil etmektedir. Yoksa adet olarak fazla olan avamm-ı nâs değil.” (İbn-i Hibban, Sahih, 14:126.)


Cemaatten kast edilen ikinci bir hususu İslam alimleri ulema ve müçtehitlerin icmaı olduğunu ifade etmişler ve “Allah ümmetimi yanlışta birleştirmez” (Tirmizi, Fiten, 7.) hadisinden kast edilen ehl-i sünnet ve’l-cemaat uleması olan ehl-i ilimdir. (Şâtıbî, El-İ’tisam, 3:210-211.) Celaleddin-i Suyuti, Kastallani, Azîmâbâdî gibi usul uleması da aynı görüştedirler. Emir es-San’ânî hadisteki “cemaat” kavramından kast edilen şeyin “icma” olduğunu ifade eder. (Emir es-San’ânî, el-İşâ’a, s. 73.) Buhari de cemaatten kast edilenin “ilim ehli” olduğunu ifade eder. (Buhari, İ’tisam, 19.) İbn-i Hacer de aynı şekilde emaatten kast edilenin ulemanın icması olduğunu belirtir. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bâri, 16:391.)


Bu durumda cemaatten ayrılmamanın Ehl-i Sünnet ulemasının icmaından ayrılmamak olduğu sabit olmuş oldu.


Sevad-ı Azam Nedir?

“Sevâd” Arapça “sevvede” fiilinden isimdir. “Cesur olmak, karalamak ve bitki ve ağaç topluluğu ile halkın çoğunluğu” anlamları çıkmaktadır. Müsevvid, karalama yazı yazan, müsvedde de karalama yazı anlamlarındadır. Sevdâ esmer anlamına gelmektedir. Sevâd ise çoğunluk manasındadır. Bu durumda “sevâd-ı azam” da halkın ekseriyeti manasını ifade etmiş olmaktadır.


Peygamberimiz (sav) ümmetine “Size Sevad-ı Azamı tavsiye ederim” (Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 1:1030; Mecmau’z-Zevâid, 5:218) buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif ekonomik seviye, hayat standardı ile ilgili olarak rivayet edildiği için halkın ortalama yaşam seviyesine uygun bir hayat sürmeyi tavsiye olarak ele alınmıştır. “Toplumdaki çoğunluğun aksine lüks ve israf içinde apayrı bir hayat yaşamayın ve halkın haset ve husumetini kendinize çekmeyin” anlamında söylenilmiş bir ifade-i nebevidir.


Bu husus fetvaya dayalı ve hukuki bir mecburiyet olmayıp takvaya dayalı bir tercihtir. Bu nedenledir ki Hz. Ömer (ra) kendisine ikram edilen bal şerbetini içmeden önce sormuş “Bunu halkımın çoğu içiyor ve sofrasında bulunduruyor mu?” demiş, “Hayır” cevabını alınca da “Ben sevad-ı azama tabi olurum. Ne zaman halkımın çoğu bunu içer ve sofrasında bulundurursa ben de o zaman içerim” demiştir.


Yine Hz. Ömer (ra) kızı Hafsa’nın (ra) kendisine iki çeşit, iki ayrı kap yemek hazırladığını görünce “Kızım bu yemeklerden birini sofradan kaldır. En güzel yemeği Ömer de yer, en güzel şekilde Ömer de giyinir; ama bu sevad-ı azama muhalefet olur. Benim halkım ne zaman sofrasında iki kap yemek bulundurursa ben de o zaman yiyebilirim” demiştir.


Bediüzzaman Said Nursi (ra) İstanbul’a gelip “Daru’l-Hikmet” de aza nasbedilerek yüksek maaş verildiği zaman yine de kut-u lâ-yemut sade bir hayat yaşıyor ve buradan aldığı maaşını kitaplarını bastırarak meccanen dağıtıyordu. Talebesi ve biraderzâdesi Abdurrahman kendisine niçin böyle yaptığını sorduğu zaman cevaben “Ben sevad-ı azama tabi olmak isterim. Sevad-ı azam ise bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrife tabi olmak istemem” demiştir. (Tarihçe-i Hayat, 2006, s.191.)


Sosyal ve iktisadi hayat bakımından halkın çoğunluğunun yaşayış şeklini ifade eden “sevad-ı azam” inanç ve itikat bakımından da halkın ekseriyetinin görüşünü yansıtmaktadır. İnanç ve itikat bakımından Hz. Ali (ra) taraftarı olan Aleviler ifrat ile aşırıya giderek Rafızîliğe ve batıl yollara kaymıştır. Lakayt Emeviler ise aşırılıklarını törpüleyerek masum halkın çoğunluğuna yakınlaştıkları ve “sevad-ı azama” uydukları için “Ehl-i Sünnete” ve istikamete girmişlerdir. (Mektubat, 2004, Hakikat Çekirdekleri, s.805) Bediüzzaman bu ifadeleri ile sosyal hayatta istikametin ekseriyet-i masum olan sevad-ı azam ile beraber olduğunu ifade etmiştir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bu acip asrın hayat-ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşamak şerâitini ağırlaştırması ve çok etmesi, hacat-ı gayr-ı zaruriyeyi görenekle, tiryaki ve müptelâ etmekle hâcât-ı zaruriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı herkesin her vakitte en büyük maksat ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat-ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya set çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.143) buyurarak bu zamanda ekser Müslümanların sıkıntı içinde olduklarını bu sebeple onların sıkıntısını paylaşmadan lüks ve israf içinde yaşamanın müslümana yakışmayacağını ifade etmiştir. “Böyle bir zamanda tereffühe izn-i şer’î bizi muhtar bırakmaz” (Eski Said Dönemi Eserleri, 703) demektedir. “Şimdi ekser İslam açlığa düşüp ve telezzüze izn-i şer’î kalmadı” (Sözler, 1178) buyurur. Böylece mü’minlerin lüks ve israfa düşmemek ve insanları lüks ve israfa teşvik ederek tuzağına düşüren Deccal’a esir olmamak için “Sevad-ı Azama” uyarak toplumun orta seviyesine göre yaşamamız gerektiği ifade edilmiştir.


Peygamberimiz (sav) inanç bakımından da “Sevad-ı Azama” yani sahabelerin ve ümmetin ekserisinin inancına uymaya davet etmiştir. “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak bunlardan bir tanesi kurtulacak; o da benim ve sahabelerimin yolunda gidenlerdir” (Tirmizi, İman, 18; İbn-i Mâce, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1) buyurmuştur. Bu kurtulanın “Fırka-i Nâciye-i Kâmile” yani “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olduğunu belirten Bediüzzaman (Mektubat, 2004, s.181.) diğerlerinin de imanlarını muhafaza edenlerinin sonradan kurtulabileceğine işaret etmiştir.


Peygamberimiz (sav) ayrıca “Ümmetim dalalet üzere içtima etmez; sizler sevad-ı azama ve cemaate uyun” (Aliyyu’l-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, 1:1030; Mecmau’z-Zevaid, 5:218) buyurur. En kısa yol en doğru olan yoldur. Aynı şekilde en istikametli ve en doğru olan inanç da toplumun ve halkın ortak değerleri etrafında ifrat ve tefrite varan görüş ve düşüncelerden uzak durarak orta yolu ihtiyar etmesidir. Buna İslam muhakkikleri “İstikamet” ve “Sevâd-ı Azam” demişlerdir. Bu bakımdan inanç bakımından “Sevad-ı Azam” orta yolu ve istikameti muhafaza eden “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir.”


Sosyolojik olarak ekseriyet, daima azınlık ve marjinal grupları potasında eritir. Zamanla kendi bünyesinde sindirir. Bediüzzaman bu hususu “bir desti müteneccis su bir deryaya dökülse deryayı kirletmediği gibi kendisi de temiz olur” sözleri ile ifade etmektedir. Emeviler felsefe ile meşgul olan aristokrat elit bir tabaka idi. Mutezile gibi akılcı fıkraların doğmasına da sebep olmuşlardı. Samimi oldukları için zamanla ehl-i sünnet potasında erimişlerdir.


Sevad-ı Azam potasında erimeyen marjinal kalan bir takım dalalet fırkaları ise zamanla din dışına çıkmış, hak yoldan ayrılarak Rafiziliğe kaymışlardır. Hurafeye dayanan inançlarından dolayı düşünce ve bilgi zaafına ve bu nedenle de batıl düşüncelere saplanmış kalmışlardır.


İslam’ın ilk üç asrında kendilerini ilme ve Kur’ânı anlamaya adayan ehl-i sünnet uleması inanç, ibadet ve ahlak bakımından bir usul ve metot geliştirerek istikameti bulmuşlardır. Ehl-i Sünnet dışında kalanlar bir metot ve usul geliştiremedikleri için İslam’ı anlama ve anlatma konusunda istikameti bulamamışlardır. O günden bugüne insanlık ve bilhassa Müslümanlar İslam’ı ehl-i sünnet ekolünden ve onların metodolojisinden talim etmektedir. Alevilik ise ilmi ve metodolojik temellerden yoksun kalmış ve sadece sözlü rivayetlere ve mitolojik hikâyelere münhasır kalmıştır. Alevilik dışında gerek Mutezile, gerekse Havaric fırkalarının gerek inanç gerekse ibadet hayatları ilmi bir temele dayanmamaktadır. Ehl-i Sünnet ise eşi benzeri olmayan ilimlere ve kaynaklara sahiptir. İnsanlığa pek çok konuda rehberlik ve önderlik yapmışlar ve yapmaya devam etmektedir.


Günümüzde “Ehl-i Sünnet” inanç ve itikadını tam olarak temsil eden, ilmi ve aklî delillerle, kitap ve sünneti esas alarak izah ve ispat ederek müdafaa eden Risale-i Nur eserleri, onun müellifi Bediüzzaman Said Nursi ve onun izini takip eden sadık talebeleridir. Diğer dini cemaat ve gruplar ehl-i sünnet dışı görüş ve düşüncelerden az veya çok etkilendikleri her bakımdan kolayca görülmektedir. Bu onların düşünce ve sosyal ve siyasi hayatlarına da yansımaktadır. Bediüzzaman ayrıca günümüzde Hz. Ali’nin (ra) misyonunu takip etmektedir. Gerek Aleviliği temsil eden marjinal gruplar Hz. Ali’yi anlamadıkları gibi yardımcı da olmamışlardır. Emeviliği temsil edenler de zaten saltanat kavgasında Hz. Ali’nin (ra) karşısında yerlerini almışlardır.


Bu nedenlerden dolayı “Sevad-ı Azam” kuru kalabalık anlamına gelmez. Sevad-ı Azam, İstikametli ve sağlam inanca sahip hak ve hakikatten taviz vermeyen istikametli hak görüştür. Sevad-ı Azam kuru kalabalık olsaydı 12 Eylül 1982 Anayasasına % 92 “Evet” oyu verene muazzam kitleyi “Sevad-ı Azam” görerek buna karşı çıkmayı sevad-ı azama karşı çıkmak olarak kabul etmemiz gerekirdi. Hâlbuki sevad-ı azam yukarıda izah ettiğimiz gibi “inanç ve yaşayış, yani sosyal hayat bakımından toplumun çoğunluğu” olup siyasi çoğunluk değildir. Zira bilhassa günümüzde siyasi hayat propaganda, aldatma, yalan, hile, menfaat, makam hırsı, korkutma, umutlandırma ve tehdit gibi unsurlar üzerine kurulmuştur. Bu şekilde toplumun çoğunu aldatmak ve yanıltmak her zaman mümkündür ve çoğu zaman da vakidir. İnsanların çoğu “cerbeze, yalan, iftira ve tehditlerle” aldatılabilir. Ama bu geçicidir. Zamanla halk yanıldığını anlar ve zaman içinde siyasi kanaat ve fikir değiştirebilir.


Gerçekte, inanç ve istikamette sevad-ı azam ise “Tek başına da olsa, dağ başında da bulunsa, insanların tümü karşı da çıksa peygamberin ve mücedditlerin hak ve hakikate dayanan inanç, görüş ve düşünceleridir.” Hulefa-i Raşidin’in görüşleri, “Mezahib-i Erbaa”nın, dört hak mezhep imamının kitap ve sünnetten çıkardığı fikir ve düşünceleri sevad-ı azamdır. İstikamet ehli olanların ve ehl-i tahkikin mesleği çoğunluğa değil, doğruluğa ve haklılığa dayanmalıdır. Doğru ve hak görüş ise tek başına da kalsa sevad-ı azamdır. Helaket ve felaket asrı olan “Ahir zamanda” ise sevad-ı azam, tek başına Bediüzzaman Said Nursi hazretleridir.


İslam toplumunu oluşturan büyük çoğunluk, sünneti esas alan ehl-i sünneti teşkil eden çoğunluk ve İslam toplumunun ana bünyesini oluşturanlardır. Peygamberimiz (asm) “Allah bu ümmeti dalalet üzere birleştirmez. Allah’ın yardım eli cemaatle beraberdir. Bir ihtilaf gördüğünüz zaman sizler sevad-ı azama uyunuz. Şüphe yok ki sevad-ı azamdan ayrılan cehennemin yolunu tutmuştur” (İbn-i Mâce, Fiten, 8; Hâkim en-Nisaburî, el-Müstedrek, 1:188; İbn-i Ebi Şeybe, el-Musannef, 21:429.) buyurdular.

İmam-ı Şafii de “Her kim İslam toplumunun benimsediği görüşleri kabul ederse o zaman onların cemaatine girmiş olur. Her kim de buna muhalefet ederse o zaman cemaatten ayrılmış olur. Allah’ın kitabını, sünneti ve kıyası anlamada İslam toplumunun gaflet içinde olması düşünülemez. Gaflet ancak ayrılıktadır” (Şafii, Risale, s. 475-476.) demiştir.


Devlet Başkanına İtaatten Ayrılmak ve Muhalefetin Meşruiyeti

Devlet başkanını seçmek, göreve getirmek Müslümanların görevidir. Yüce Allah “Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin!” (Nisa, 4:59.) ferman eder. Bu ayette emir sahibini seçmek “Sizden olan” ifadesi ile ve bir önceki ayette “Ey iman edenler! Emaneti ehline verin” (Nisa, 4:58.) ayeti ile Müslümanlara emredilmiş sosyal bir emir ve ibadettir.


Taberî Peygamberimizden (asm) “Her kim ümmetimin birliğini parçalamaya kalkarsa kim olursa olsun öldürün!" (Müslim, İmare, 14.) buyurduğunu nakleder. Burada cemaatten ayrılmak ümmetin çoğunluğunun biat ettiği halifeye muhalefet eden kimsenin cemaatten ayrılmış olduğunu kabul etmişlerdir. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, 17:46; Aynî, Umdetu’l-Kârî, 24:178.) İbn-i Hacer, Hz. Ali’nin Cemel’de kendisine muhalefet edenlerle savaşmasının sebebini “Onlar cemaatten ayrılıp, biatlerini bozdukları için savaşıyorum” (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bâri, 16:71.) dediğini nakleder.


Peygamberimiz (asm) Huzeyfetü’l-Yeman’e (ra) “İlerde büyük fitnelerin çıkacağını haber verince “Yâ Resulallah! O zamana yetişirsem bana ne yapmamı emredersiniz?” diye sorar. Peygamberimiz (asm) “Müslümanların cemaatinden ayrılmaz ve onların devlet başkanına itaat edersin” (Buhari, Menâkıb, 25; Müslim, İmare, 13.) buyurdular.

Peygamberimiz (asm) “Hiçbir mahlûka, Allah emrine uymadığı takdirde itaat edilemez” “Ancak mâruf ve meşrû olan emre itaat edilir” “Allah’a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez” (Buhârî, Ahkâm, 4; Megazî, 59; Müslim, İmâre, 39.) buyurarak itaatin sınırlarını çizmiştir. Ancak bu isyan etmek, asayişi ihlal etmek ve toplumun huzurunu bozmak şeklinde değildir.


Peygamberimizin (asm) bu hadisleri meşru ve adil bir yöneticiyi kast ederek ve ümmetinin idarecilerinin adil olması gerektiği üzerinden ümmetinde ders vermiştir. Ama ne var ki Peygamberimizin (asm) bu hadislerini zalim idareciler kendi zulümlerine perde yaparak ümmete uyguladıkları istibdadı güçlendirmiş ve ümmeti itaate zorlamışlardır. Mesela; Peygamberimiz (asm) “Yönetici mazlumun sığınağı olduğu sürece yeryüzünde Allah’ın gölgesidir” (Beyhaki, Şuabu’l-İman, 9:475.) hadisinin sadece “Halife yeryüzünde Allah’ın gölgesidir” şeklinde yazdırıp saraylarına asmışlar ve kendilerine “Zıllullah” yani “Yeryüzünde Allah’ın gölgesi” lakabını vermişlerdir. Yöneticilere itaati isteyen ulema da “Allah’ın emir ve yasaklarının toplumda icra edilmesi, cihad ve hac gibi ibadetlerin yapılması ancak sultanla mümkün olur. Bu gerçekler içindir ki, Peygamberimiz, yolculuk yaparken bile, birinin imam/reis olmasını emretmiş ve yine ondandır ki, rivayette ‘Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir’ diye ifade edilmiştir. Bu yüzden denilebilir ki; altmış yıllık zalim bir sultanla beraber yaşamak, bir tek gece sultansız yaşamaktan daha iyidir. Tecrübeler bunu doğrulamaktadır.” (Mecmuu’l-Fetavî, 28:390-391.) şeklinde istibdada güç vermişlerdir.


İnsaflı alimlerden Süfyân b. Uyeyne de kendisine sünnet, cemaat ve sünnî/cemâî gibi tanımlamaların sorulması üzerine şöyle söylemiştir: “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır. Sünnet ise zulüm ve haksızlık etseler de idarecilerin yaptıklarına sabretmektir” (İbnü’l-Hattap, Meşyehâ, s.116.) şeklinde cevap vermiştir.


Ancak Bediüzzaman Said Nursi hazretleri sultana itaat konusunda şöyle der:

“Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm” “Kavmin efendisi onlara hizmet edendir” hadisinin sırrıyla, Şeriat âleme gelmiş; tâ istibdadı ve zalimâne tahakkümü mahvetsin. … İstibdat zulüm ve tahakkümdür, meşrûtiyet adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere (asm) tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar, haydutturlar.” (ESDE, Divan-ı Harb-i Örfi, s.121.) buyurarak itaatin ancak Peygamberin (asm) yolundan gitmek şartına bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu izah Kur’an-ı Kerimin “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan ulul’- emre itaat edin” (Nisa, 4:159.) ayetine daha uygundur. Zira bu ayet sadece yönetilenlere hitap etmiyor, yönetenlere de “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” emrediyor. Bu durumda itaate ehil olmaları için Allah’a ve Resulüne itaat etmek herkesten önce yöneticilerin görevidir. Yöneticilerin Allah’a ve Resulüne itaat etmeden toplumdan itaat istemesi, kendi zulüm ve istibdadına itaat etmelerini istemek demektir ki bu da Peygamberimizin “Allah’a isyan olan hususlarda kula itaat yoktur” hadisi ile izah edilmiştir.


Peki, isyan etmeden yöneticiye nasıl itaat edilmeyecektir? İşte bu hususta da Bediüzzaman hazretleri “Meşru muhalefet” ifadesini kullanır. “Her hükümette muhalifler bulunur. Muhalefet meşru muvazene-i adalet unsurudur” (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, s. 999.) buyurur. Demokrasi muhalefetin meşru olduğu ve muhalefete hürriyet ve iktidar olma imkânı tanındığı bir sistemdir. Bu toplumdaki isyan hareketlerini ve anarşiyi önlediği gibi, yöneticilerin zulüm yapmalarının da önünü alır. Bu sebeple Bediüzzaman “Ayasofya’da, Bayezit’te, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla, şeriatın ve müsemma-i meşrûtiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim; ve mütehakkimâne istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim…. Asıl, şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır. Demek, meşrûtiyeti delâil-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi, taklidî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim ve şeriatı rüşvet vermedim” (ESDE, Divan-ı Harb-i Örfi, 121.) buyurarak demokrasiye İslam ve şeriat adına sahip çıkar. Demokrasiye sahip çıkarken dinden taviz vermediğini de ifade eder.

Bediüzzaman’a kadar gelen İslam alimleri cemaate sarılmakla ilgili hadisleri, sarih bir şekilde küfrünü gerektirecek bir durum yoksa, adil veya zalim olsun devlet başkanına itaatin gerekliliği şeklinde yorumlanmıştır. (Ebû Ya’lâ, Müsned, 7:156.)


Cemaate Uymak Hakka Uymaktır

İslamiyet ismi “Hakk” olan Allah’ın hak ve hakikat dinidir. Hak ve hakikatleri ders verir. Hakkı ve hukuku korur. Haktan gelir ve hakka gider. Bu sebeple cemaate uymak hak ve adalete uymaktır. İslam dünyasında ortaya çıkan fırkalardan hiçbiri yoktur ki kendisinin hak ve hakikate dayandığını iddia etmesin! Her fırka ve topluluk kendisinin “Fırka-i Naciye” olduğunu iddia etmiş, kendi dışındakileri batıl olmakla suçlamışlardır; ancak “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” fırka-i azimi “Hak bir değil, haklar ve hakikatler vardır” diye hakka isabet eden ve hakkı savunan fırkaların da ehl-i necat olup Fırka-i Naciye sayılacağı hakikatini kabul etmişlerdir. Ehl-i Sünnetin son temsilcisi olan Bediüzzaman Said Nursi “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, 'Mesleğim haktır veya daha güzeldir.' demeye hakkın var. Fakat 'Yalnız hak benim mesleğimdir.' demeye hakkın yoktur…” (Mektubat, Uhuvvet Risalesi, 446.) demiştir.

Abdullah b. Mesud (ra) “Şüphesiz cemaatin büyük bir bölümü cemaatten ayrılmıştır. Cemaat Allah’ın emrine muvafık olandır, velev ki tek başına ol!” (Lâlekâî, Şerh-u Usûlü İtikad-ı Ehl-i Sünne, 1:121-122.) demiştir.


Enes b. Mâlik, kendisine nereden ihrâma girmesi gerektiğini soran birine: “Resûlüllâh’ın girdiği yerden” şeklinde cevap verir. Adamın ikna olmayarak ısrarla soruyu tekrarlaması üzerine: ‘Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar’ (Nur, 24:63.) âyetini okuduktan sonra: “Senin kendi tercihini Allâh ve Resûlü’nün tercihinden daha hayırlı görmenden büyük fitne olabilir mi? Cemaate sarılmanın emredildiği bir noktada cemaatten maksat, hakk (doğru) olana sarılmak ve onu yerine getirmektir. Velev ki hakkı tutan az, muhalefet edenler çok olsun! Çünkü hakk, Hz. Peygamber ve ashâbının zamanından beri ilk cemaatin benimsediği hususlardır. Onlardan sonra gelen yanlış yoldakilerin fazlalığına itibar edilmez” diyerek cevap vermiştir. (Ebu Şâme, el-Bâis, s.19.)


Bütün bu açıklamalardan anlaşılan İslam alimlerinin anlayışına göre cemaat; dini ve siyasi kişi ve kurumlardan ziyade Kur’an ve Sünnet prensipleri etrafında birleşmeyi ifade eder. Kur’an ve Sünneti Sahabe ve Selef-i Salihin’in anladığı gibi anlayıp inanç ve ibadette onlara uymayı gerektirir. İmam Beyhakî “Cemaat bozulduğu (değerlerini yitirdiği) vakit, sen tek başına olsan da daha önce üzerinde oldukları (sahîh) yola sarıl! Zira o vakit sen, cemaatin ta kendisisin!” (Münavi, FEyzu’l-Kadir, 4:99.) ifadelerinde olduğu gibi bu değerler ve prensipler kalıcı, kişiler ve kurumlar geçicidir. (Recep Köklü, Cemaat Kavramının Delaleti İle İlgili Yaklaşımlar, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2017, Cilt: 17, Sayı:3, s. 157-192.)


Ehl-i Hall ve Akd

Herhangi bir kuruma veya devletin başına üst yöneticiyi seçme ve görevlendirme ve gerektiğinde azletme yetkisine sahip olanlara “Ehl-i Hall ve Akd” denir. (Abdülhamîd İsmâil, Ensârî, Ehlü’l-Hal ve’l-Akd, DİA, 10: 539.)


Peygamberimiz (asm) Kur’ânî bir anlayışla “Ümmetim dalalet üzere ittifak etmez” buyurmuşlardır. Bu hadis ümmetin tamamını kapsamı içerisine almış olamaz; zira “Ümmet” kavramı içinde kıyamete kadar gelecek tüm insanlık vardır. Zira, Peygamberimiz (asm) tüm insanlığa kıyamete kadar gönderilen son peygamber olup Kur’ân-ı Kerimde “Hatemu’l-Enbiya” (Ahzab, 33:40.) olarak vasıflandırılmıştır. İbn-i Battal da Sahih-i Buhari Şerhinde “Resûlüllâh, Kur’ânî bir anlayışla “Ümmetim dalâlet üzere birleşmez” buyurmuştur. Fakat asr-ı saâdetten kıyamete kadar gelecek bütün ümmetini kastetmesi mümkün değildir; Çünkü o takdirde bu hadis, “bir hüküm ancak tamamı sonuçlandığı zaman anlaşılır” kaidesince bir mana ifade etmez. Dolayısıyla Resûlüllâh’ın, her asırdaki ehlü’l-hal ve’l-akd olan kişileri kastettiği anlaşılmaktadır” ifadelerini kullanmaktadır.


Ehl-i hal ve akd, “yanlış yapmakta birleşmeyen” ilim, adalet, rey ve tedbir niteliği bulunan ehil bir seçkinler cemaati olduğu İslam alimleri tarafından kabul edilmiştir. Bunlar yöneticiyi seçme ve azletme yetkisine sahip bir cemaattir. Onlar itikadi ve hukuki olarak Resulullah ve sahabelerin yolundan giden, siyasi olarak Müslümanların içlerinden seçip kendilerine belli bir süreliğine yetki verdiği bir topluluktur. Bu topluluk bir “Encümen-i Şûrâ” teşkil ederler. Meşveret ederek oy çokluğu ile karar verirler. Meşrutiyet yönetimi seçmen özelliğine sahip olan halk tarafından seçilen vekillerden oluşan bir meclis ve parlamento teşkil ederler. Bu mecliste yapılan müzakerelerle yasa yaptıkları gibi, devlet başkanını da seçerler ve adaletten ayrıldığı zaman azletme yetkisine de sahiptirler.


Asr-ı Saadette bu görevi “Medine Halkı” yapıyordu, Hz. Ömer (ra) kendisinden sonra halife adayını belirlemek için hayatta olan “Aşere-i Mübeşşere”den meydana gelen altı kişilik bir komisyon kurmuş ve halife adayını belirleme ve halka açıklama görevi vermişti. Onlar da Hz. Osman’ı (ra) aday göstermişlerdi. İşte “Ehl-i Hal ve Akd” bu seçkin topluluğa verilen isimdir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 1908’de Meşrutiyetin ilanından önce Meşrutiyeti şeriata ve sahabenin Asr-ı Saadetteki yönetim sistemine uygun olduğunu Ayasofya, Sultanahmet, Beyazıt ve Fatih camilerinde ulema ve talebeye hitaben yaptığı hitabelerde “Asıl şeriatın meslek-i hakikisi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşruadır” diye meşrutiyeti delâil-i şer’iye ile kabul eder ve “İstibdad zulüm ve tahakkümdür, meşrutiyet şeriat ve adalettir” (ESDE, Divan-ı Harb-i Örfi, s.121-122.) diye müdafaa eder. Bu hizmetlerinin güzel bir sonucudur ki “Meşrutiyet” ilan edilir. Bediüzzaman da ilanının üçüncü günüde (26 Temmuz 1908) Sultanahmet meydanında yapılan mitingde hürriyet ve meşrutiyetin ilanını “Ey hürriyet-i şer’î!” (ESDE, Nutuk, 170.) diye ilan edilen hürriyetin şeriatın dinin istediği hürriyet olduğunu ifade ederek alkışlamıştır.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 1922’de Ankara’da teşekkül eden TBMM ve burada bulunan milletvekilleri için “Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd” ifadesi ile bir beyanname neşretmiştir. (Tarihçe-i Hayat, s. 125) Bu ifade Bediüzzaman Said Nursi’nin bu zamanda “Ehl-i Hal ve Akd” olarak TBMM’yi gördüğünü göstermektedir.


Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, adından da anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber’in sünneti ile sahâbe ve onların yolunda olanlara verilen bir isimdir. İnanç, itikat ve ibadette sahabe ve tabiin ile tebe-i tabiinin yolunu takip edenlerdir.


Haricilik, Mürcie, Şia, Kaderiye ve Mutezile gibi fırkalar teşekkül ederek Müslümanlar arasında farklı görüş ve inançlar oluşmaya başlayınca Kur’an ve Sünnet çerçevesinde birlikte, genel dinî akım veya merkezî zümre içerisinde bu gruplara ve fikirlerine karşı bir tepki oluşmaya başladı. Bunlar tarafından ileri sürülen görüşler, sonradan ortaya çıkmış bid’at kabul edilirken, görüşlerin sahipleri hep birlikte ehlu bid’a, olarak tanımlandı. Bunların her birine fırka adı verildi. Bu grupların dışında kalan kimseler ise, çoğunluk (cemâ’at), essevâdu’l- a’zam, sâhibu sünne, ehlu’s-sünne ya da Hz. Peygamber’in ve ashabının yolundan gidenler anlamında ehlu’s-sünne ve’l-cemâ’a / sâhibu’s-sünne ve’l-cemâ’a gibi kavramlarla tanımlandılar.


Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Kur’ân ve Sünnet’e bağlı kalarak, Hz. Peygamber ve ashâbının izinden ayrılmamış; itikadî meseleleri İslam’ın temel prensiplerine ve ruhuna uygun şekilde anlayıp, yorumlamış ve diğer ayrılıkçı bid’at fırkalarının düştükleri hatalara düşmemiştir. (Topaloğlu,Kelâm İlmine Giriş, s. 112; Mevlüt Özler, İslam Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, s. 92.)


Ethem Ruhi Fığlalı’ya göre Ehl-i Sünnet’in bir fırka olarak görülmesi mümkün değildir. O şöyle söylemektedir: “Sünnet ve cemaat ehli, bizim için bir fırka değil, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye’nin özüne ve aslına sahip çıkan cumhûrun yoludur, Allâh’ın buyurduğu es-Sırâtu’l-Mustakîmdir, itikadî görüşleri itibariyle bizâtihi Kur’ân ve Sünnet’in tezahürüdür. Onun için de dünya müslümanlarının en büyük çoğunluğunun gönül verdiği, bağlandığı ve itikadî görüşlerinin dayandığı engin bir kaynaktır.” (Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslam Mezhepleri, s. 90; Benzer bir görüş için, bkz. Dalkıran, Yetmişüç Fırka Hadisi ve Düşündürdükleri, Ekev Akademi Dergisi, 1997, c.1, sy.1, s. 107.) Dolayısıyla Ehl-i Sünnet mensuplarına göre hadislerde fırka-i nâciye olduğu haber verilen cemaatten kastedilen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tir. (Semerkandî, Sevâdü’l-A’zam, s. 2; Bağdâdî, el- Fark, s. 314; İsferâyînî, et-Tabsîr fi’d-Dîn, s. 25; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1: 20; Abdülkâdir Geylânî, el-Gunye, 1: 121; el-Îcî, el-Mevâkıf, s. 429; Şâtıbî, el-İ’tisâm, 3: 216; İbn Ebu’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 2: 775; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 16:391.)


Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde Ehl-i Sünnet’in kurtuluşa erecek fırka olduğunu ispat sadedinde “Yarattıklarımızdan daima hakka götüren ve hakkıyla adaleti yerine getiren bir topluluk bulunur” (A’raf, 7:181.) ayetine işaret ederek, fırka-i nâciyenin açıkça Ehl-i sünnet ve’l-cemaat olduğunu içeren bir rivayet nakletmektedir.” (Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1: 19-20.)


Münâvî (ö. 1031/1622) ise Ehl-i Sünnet’in fırka-i nâciye olan cemaat olduğunu kaydettikten sonra “Fırkalardan her biri başkasının değil, sadece kendisinin fırka-i nâciye olduğuna hükmederken, fırka-i nâciyenin Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat olduğuna delilin nedir?” şeklindeki muhtemel bir itirazî soruya: “Ehl-i Sünnet’in fırka-i nâciye olması kuru bir iddia, zan ve vehm kullanılarak varılmış bir sonuç değildir. Bilakis bu hadis ilminde ehil olanların, Hz. Peygamber’in sahih olan hadislerini, hallerini, fiil ve hareketlerini, sahâbe ve tâbiînin ahvâlini toplayan kitapların en güvenilirleri olan ve bu güvenilirlikleri İslâm dünyasının doğu ve batısında kabul edilen Buhârî, Müslim ve diğer hadis imamlarının nakli ile sabittir… Dinin usûlünde ve füruunda, onların yaşam tarzına ve yoluna sarılan kim ise, ona itibar edilir ve böylece fırka-i nâciye olduğuna karar verilir” şeklinde cevap vererek bu kanaatini gerekçelendirmektedir. (Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1: 19-20.)


Sonuç

Bu makalede ele alınan Cemaat’ten maksadın ehl-i hak olan, Kur’an, Sünnet ve Selef-i Salihin olan Tabiin ve Tebe-i Tabiînin yolundan gidenler olduğu delilleri ile ispat edilmiş oldu. Ehl-i Sünnet ulemasının en son temsilcisinin de asrımızda Bediüzzaman Said Nursi olduğu ve onun telif ettiği Risale-i Nur Külliyatının baştan sona Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatini inancını müdafa edip hakkaniyetini ispat etmesi en mükemmel delildir.


Peygamberimizin (asm) hadislerinde dahil olmamızı istediği cemaatin “Sünneti ve sahabelerinin yolu” olduğu açıkça ifade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerimden sonra Peygamberin sünnetini ve sahabelerin yolunu takip edenler de şüphesiz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olmuştur. Bu sebeple ehl-i Sünnet ve’l-Cemaate “Ehl-i Hak ve Hakikat” “Sevad-ı Azam” ve “Fırka-i Naciye” denmiştir ki “Ümmetimin çoğu dalalette ittifak etmez” hadisinin haber verdiği gibi ümmetin çoğunluğunu teşkil ettiği gibi, ümmetin havassı olan Cumhur-u Ulemanın da çoğunu teşkil etmiştir.

Fikirlerin karıştığı ve istibdad yönetimlerinin bir kısmının firak-ı dâlleden olan fikirleri halka kabul ettirmeye zorladığı zaman da Cemaati temsil edenler ne kadar azınlıkta da olsalar “Hak ve hakikati” “Sünneti” ve Sünnetin hameleleri olan sahabe ve Ehl-i Beyti temsil eden ve onların yolundan giden bir iki kişi de olsa o bir kişi cemaati temsil etmiş, diğer çoğunluğun cemaatten ayrılmış olduğu da bu makalede izah edilmiştir.


Asrımızda ve zamanımızda Ehl-i Sünneti, Ehl-i Hak ve Hakikati temsil ederek Kur’an, Sünnet, Akıl ve Hikmet açısından ehl-i felsefe, ehl-i dalalet ve ehl-i küfre karşı izah ve ispat edip “Ehl-i Sünnetin” hak ve hakikat olan inancını ve ibadetlerinin hakkaniyetini isbat eden Bediüzzaman Said Nursi olduğu ve bu zamanda tek başına “Cemaati” temsil ettiği hakikati de bu şekilde ispat edilmiş oldu.


Allah bizleri hak ve hakikatten, sevad-ı azamdan, cemaatten ve istikametten ayırmasın. Amin!


Kaynak

Recep Köklü, Cemaat Kavramının Delaleti İle İlgili Yaklaşımlar ve İslam Düşünce Ekollerine Yansımaları, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2017, Cilt 17, sayı:3. Bu makale ilgi tezden yararlanılarak yazılmıştır.

59 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör