• M. Ali KAYA

CENNETE GİDEN YOL

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. ALİ KAYA

Nefis Terbiyesi

Nefsi terbiye etmenin yolu vazifesini hatırlatmak ve yaratılış amacına yönlendirmektir. Yaratılış amacı kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, cennete layık kâmil bir insan olmak ve insanlığa hizmet etmektir. Bunun metotları da ölümü hatırlamak, ahiret saadetini hayatının gayesi yapmak, Allah’ın farz kıldığı ibadetleri yapıp, haramlardan kaçmak, her halde Allah’tan korkmaktır. Bunun için de nefsimizi her gün hesaba çekmeliyiz. Allah insana akıl ve irade vererek hür bırakmış ve önüne onu kemalata sevk edecek bir de program göndermiştir. Bu programa uyup uymadığını nefse her zaman sormak gerekir.


Zira nefiste tembellik, üşengeçlik, oyun ve eğlenceye düşkünlük vardır. Yemeyi içmeyi, hayal peşinde koşmayı ve zamanı boşa geçirmeyi çok sever. Çalışmaktan, emre uymaktan, itaat etmekten hoşlanmaz. Kendisini çok beğenir ve daima kendisinin haklı olduğuna inanıp avukat gibi kendisini müdafaa eder. Ancak önüne yüksek hedefler ve çalışma, sabretme ve itaat etme sonunda büyük kazançlar elde edeceğine inandırılırsa oyun ve eğlenceyi bırakır bu amaca gitmek için çalışmaktan zevk almaya başlar. Bunun için ona her gün vazifesini hatırlatıp her akşam hesaba çekmek gerekir.


Peygamberimizin (asm) “Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz. En büyük teftiş için hazırlanınız. Çünkü dünyada nefsini hesâba çeken kişinin, kıyâmet gününde hesâbı hafif olur.” (Tirmizi, Kıyamet, 25.) “Ölmeden önce ölün.” (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29.) hadis-i şeriflerine uymuştur.


Peygamberimiz (asm) “Akıllı kişi, nefsini hesâba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kimse ise, nefsin arzularına tabi olan ve Allah’tan olmayacak şeyler temennî eden kimsedir.” (Tirmizi, Zühd, 31.)


Hz. Ömer her gün, “Bugün Allah için ne yaptın?” diyerek kendi nefsini hesâba çekermiş. Hatta bir rivâyete göre Hz. Ömer, kendisine ölümü hatırlatması için bir kişiyi görevlendirmiş ve o şahıs her gün gelip “Ey Ömer ölüm var!” diyerek kendisine hatırlatmada bulunuyormuş.


Nefis muhasebesi ölümü hatırlamak ve nefse ölümü hatırlatmakla yapılır. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde bizlere ölümü hatırlatmakta ve “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizleri hayırla da şerle de imtihân eder, deneriz. Siz bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21:35.) “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (Nisa, 4:78.) buyrulur.


Peygamberimiz (asm) “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” (Tirmizî, Zühd, 4; Kıyâmet, 26; Nesâî, Cenâiz, 3; İbni Mâce, Zühd, 31.) buyurarak bizlere nefis muhasebesini nasıl yapacağımızı öğretir.


Ölümden kaçmak kurtulmak mümkün değildir. İnsan ondan gâfil olsa da bir gün gelecek ölüm onu bulacaktır. O halde insan, her an ölüme ve öldükten sonraki hayata hazır olmalıdır. Çünkü ecel gizlidir, ne zaman geleceği belli değildir. Her an Azrâil gelip emâneti teslim alabilir. Hz. Peygamber (asm) bir hadislerinde, “Kişiye nasîhatçi olarak ölüm yeter.” (Münzirî, Terğîb ve Terhîb, 4: 109; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, H. No: 10556.)


Ölümü hatırlayarak nefsimizi hesaba çekmek ve “Bugün Allah için ne yaptın?” diye sormak insanı “İhsan” mertebesine çıkarır. İhsan ise Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet etmektir. Sen onu görmesen de o seni görüyor.” (Buhârî, Tefsîr, Lokman, 31.) Allah’ın bu yakınlığını hissetmek “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” (Hadid, 57:4.) hakikatini tam idrak etmektir.

Peygamberimiz (asm) Hz. Ebu Zerr’e (ra) “Yola çıkmadan önce gemini yenile! Çünkü deniz çok derin ve dalgalıdır. Azığını tamamla! Şüphesiz yolculuk pek uzundur. Sırtındaki yükünü hafif tut! Çıkacağın yokuş çok çetindir. Amelinde ihlaslı ol! Zira her şeyi gören ve bilen Rabbin seni daima görmekte ve her halinden haberdar olmaktadır” şeklinde nasihat etmiştir.


Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrat ve tefritten, yani aşırılıktan ve ihmalkarlıktan uzak durmak gerekir. Her şeyden önce dünya ve ahiret, görev ve sorumluluk, olaylar karşısında hak ve adalet gibi hususları gözetebilmek için her şeyden önce “akıllı” ve “tedbirli” olmak şarttır. Zira yüce Allah insana şahsi hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta pek çok vazife ve sorumluluklar yüklemiştir. Bütün bunları dengeli götürebilmek ancak akıllıca hareket etmeye bağlıdır. Yüce Allah hiçbir konuda aşırılığı sevmez. “Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara, 2:190.) buyurur.

Peygamberimiz (asm) “Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben, bazen nâfile oruç tutarım, bazen iftar ederim. Gecenin bir kısmında nâfile namaz kılarım, bir kısmında uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o kimse benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5.) buyurarak ümmetini uyarmıştır.

Aşırılıklardan sakınmanın ölçüsünü de bu zamanda asrın imamı ve alimi Bediüzzaman Said Nursi hazretleri şöyle özetler: “Farzları yapan ve büyük günahları işlemeyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde, amel-i salihin ihlasla muvaffakıyeti çok azdır” (Kastamonu Lahikası, 2006, s.205.) buyurur. Bunu yaparken de “ihlası” esas tutmak şarttır. Zira Peygamberimiz (asm) “İhlaslı olun! İhlaslı az amel size fayda verir; ihlassız amel ne kadar çok olsa da faydasızdır” (Münavi, Feyzul Kadir, 1:216.) buyurmuşlardır.


Ölüm

Ölüm! Hiç kimsenin inkâr edemediği gerçek!

Hiç kimse ölümden kendisini kurtaramıyor… Her fani gibi sen de bir gün öleceksin… Ne zaman öleceğini bilmediğin için her an gelebilir.


Peki, sen ölüm için hazır mısın? Madem ne zaman öleceğini bilmiyorsun, her gün ölecekmişsin gibi ölümü beklemen gerekmez mi?


Düşün ki ölüm sana gelmiş ve yığılıp kalmışsın… Ölüm meleği gelmiş ve senin canını ayaklarından başlayarak almaya başlamış. Acaba sana ne diyecek diye bekliyorsun… Ya, “Müjdeler olsun sana Allah’ın rızasına ve mükafatına nail oldun!” diyecek veya “Seni Allah’ın azabı ile müjdeliyorum!” diyecek.


Fani ömrün tükendiği anda dünya ile ilişiğin kesildiği zaman halin nice olur?


Kabir

Düşün ki dostların seni kabre kadar götürüp bıraktılar. Malların ve dünyadaki bütün kazanımların dünyada kaldı ve senden ayrıldılar. Amelinle baş başa kaldın. Münker Nekir melekleri sana “Rabbin kim?” “Peygamberin kimdir?” “Kitabın nedir?” “Kıblen neresidir?” diye sorduğu zaman ne cevap vereceksin?


Rabbini tanımış olsaydın bu sorulara cevap verirdin. Peygamberin sünnetine uysaydın peygamberi tanımış olurdun. Allah’ın kitabından bir şeyler ezber etmiş olsaydın, emrine ve yasağına uysaydın Kur’an kabirde sana arkadaş olurdu. Namazını kılsaydın namazın senin yerine meleklere cevap verirdi.

Allah imandan sonra senden “Salih Amel” istiyor ki seni onunla mükafatlandırsın ve sana vereceği mükafat için bir sebep teşkil etsin! Yoksa mükafatı nasıl hak edeceksin?

Kabir suali elbette olmalıdır. Zira dünyada her merhaleden diğerine geçerken seni sınava tabi tutarlar. İlkokuldan sonra Ortaokul sınavı vardır. Ortaokuldan sonda Lise sınavı, Liseden sonra Üniversite sınavı, Üniversiteden sonra memurluk, doktora ve ihtisas sınavının olmasını kabul ediyorsun. Dünyadan ahirete geçmişsin; dünyada ne yaptın ne ettin? Ahiret için bir hazırlığın var mı? Diye sorulmayacak mı?


Peki sen sorulara cevap verebilir misin? Elbette cevap veremezsin. Şaşırır, sıkılır ve bayılır kalırsın! Dünya sınavında bile heyecandan bildiğin sorulara dahi cevap veremediğini hatırla! Ancak senin amellerin gelir de senin yerine cevap verir. Kur’an gelir, Namaz gelir, Oruç gelir, Sadaka gelir, İlim gelir, hayr-u hasenatın güzel surette temessül eder senin etrafını çevirirler ve şeytanın senin yerine cevap vermesine engel olurlar. Meleklere “Biz onun amelleriyiz. Ona sormanıza gerek yok. Biz onun Rabbini tanıdığına, Peygamberin sünnetine uyduğuna, Kur’an okuduğuna ve Namaz kıldığına şahidiz!” derler.

O zaman çok sevinirsin… Rahatlarsın…

Melekler seni tebrik ederler… Kabrini genişletirler ve cennetten sana pencereler açarlar… Cennet nimetlerini sana seyrettirirler… Müjdeler olsun sana! İşte gideceğin yer burasıdır! derler…

Her şeyi unutur, mutlu olursun…


Mahşere Sevkiyat Var!

Sonra birden büyük bir sayha ile cesedin bir tohumun çatlayıp filiz vermesi gibi birden kabirden dirildin, bir anda senin bütün hücre ve atomların sende toplandı ve İsrafil’in suru ile ampullere elektriğin gelmesi gibi hayat ve ruh bedenine girerek şaşkın bir şekilde kabrin üzerinde durmaya başladın.


Etrafına baktın ki otların yerden bitmesi gibi bütün insanlar dirilmiş şaşkın şakın etraflarına bakıp duruyorlar. İnsanlar ne yapacaklarını bilemiyor, nereye gideceklerini bilemiyorlar.


Bir de bakıyorsun ki sadece insanlar değil, bütün ölmüş hayvanlar da diriltilmişler oldukları yerde şaşkın şaşkın bakınıp duruyorlar. Her taraf dümdüz gözünü nereye çevirsen gözün alabildiği kadar uzaklık ve genişlikte bir meydanda toplanmışlar. Her şey birbirine karışmış vaziyette… Bütün canlı varlıklarla hayvanlarla berabersin. Ne bir ot var etrafta ne bir ağaç! Sadece insanlar ve hayvanlar… Ortalığı aydınlatan bir güneşten başka hiçbir şey yok!.. O da ışığı ile gözünüzü alıyor, ısısı ile sizi sıkıyor ve terliyorsunuz… Böyle sıkıntılı bir durumdasınız… Hiçbir gölge de yok ki oraya sığınasınız… Şaşkınlığınız artıyor…


En büyük sıkıntı da aklınız başınızda ve ne yapacağınızı bilemiyorsunuz…

Yukarı gökyüzüne doğru bakıyorsunuz yedi kat yukarısına kadar melekler size bakıyor ve sizi seyrediyorlar… Utanıyorsunuz ve melekleri gördüğünüze şaşırıyorsunuz…


Çaresizsiniz, dayanacak gücünüz yok! Ama yapacak bir şeyiniz de yok; acizsiniz! Acizliğiniz ve muhtaç olduğunuzu iliklerinize kadar hissediyorsunuz…


Bu şekilde ne kadar zaman geçiyor? Bilmiyorsunuz! Çünkü zaman yok…

Böylece Rabbin huzurunda uzun müddet ayakta bekliyorsunuz!...

Acıkmıyorsunuz! Susamıyorsunuz! Buna ihtiyaç hissetmiyorsunuz!


Bu uzun bekleyiş, çekilen sıkıntı ve musibet canınıza tâk ediyor! Bir kurtuluş yolu arıyorsunuz! Herkes arıyor! Durduğunuz yerde yalvarıyorsunuz! Öyle sıkılıyorsunuz ki bu sıkıntıdan kurtulabilmek bir şey yapabilmek için Peygamberlere müracaat ediyorsunuz…


Hz. Adem’e (as) rica edince “Ben Cennette yasak ağaçtan yedim. Rabbime yalvarmaya çekiniyorum. Kendi akıbetimi düşünüyorum!” diyecek… Sırası ile diğer Peygamberler de her biri kendi endişelerini dile getirecekler… “Herkes kendi akıbetinden endişe edecek ve kendisini kurtarmaya bakacak!” (Nahl, 16:111.)


Sonuçta tüm mahşer halkı Hz. Muhammed’e (asm) ricada bulunacaklar… Yüce Allah kendisine izin verecek de “Şefaat” yetkisini kullanarak ehl-i mahşer için Arş’ın altında secdeye kapanıp yalvaracak.” Yüce Allah bu duayı kabul ederek insanları bu sıkıntıdan kurtaracak ve ehl-i mahşeri “Haşir” meydanına sevk edecektir.

Herkes haşir meydanına içinde bulunduğu ümmeti ve yaptığı ameline göre sınıflara ayrılacaklar. Her grubun başında o grubun liderleri olacak ve ehl-i mahşer liderleri ile haşir meydanında yerlerini alacaklar.


Cehennemin Mahşer Halkına Saldırması

Haşir meydanı büyük bir futbol sahası gibi olduğunu düşünelim… Ehl-i Mahşer liderleri ile gelip yerlerini alınca görecekler ki tribünlerde onları seyreden Allah’ın velileri büyük meleklerle beraber bulunacaklar… Dört bir yanda üst üste ta yedinci kat semaya kadar o semanın melekleri mahşer ahalisini kuşatmış bir şekilde saf saf dizilmişler hesaba çekileceklerin hallerini temaşa ediyorlar… Bütün melekler bu mahkemeye şahit olmak için getirilmişler ve yerlerini almışlar… Dehşetli bir tablo ortaya çıkacak…


Neden sonra yüce Allah Cebrail’e (as) “Ya Cebrail! Bana Cehennemi getir!” diye nida edecek. Hz. Cebrail (as) yetmiş bin melek ile zincirlere vurulmuş şekilde cehennemi mahşer ahalisinin göreceği şekilde huzura getirecek… Cehennem ehl-i şirk ve küfrü görünce öyle öfkelenecek ve öyle kızacak ki melekler onu zapt edemeyecek ellerinden kaçıp ehl-i mahşer üzerine hucûm edecek…


Böylece “Cehennem öfkesinden kuduracak!” (Mülk, 67:8.) ayetinin hükmü yerine gelecek… Bunun üzerine yüce Allah ayağı ile cehennemin üzerine basacak da cehennem ezilecek ve “Yeter ya Rabbi! Yeter Ya Rabbi!” diye yalvaracak… (Buhari, Tefsir-i Kâf, 1.) Sonra yüce Allah’ın emri ile melekler bir miktar suyu cehennem üzerine dökecek de cehennemin ateşi sakinleşecek. “Bu nedir?” diye sorulunca “Bu Allah korkusundan ağlayanları göz yaşı!” denecek.

Şimdi bu dehşetli durumlara şahit olduğunu bir düşün! Başına daha dehşetli ne haller gelecek…


Evet, “İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Malikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı faniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan laakal onda biri dünyevi hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükümetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!” (Mesnevi-i Nuriye, 1998, Onuncu Risale, s.189.)


Mahkeme-i Kübra Başlıyor

Peygamberimiz (asm) başını Hz. Aişe’nin kucağına koyup uyurken Hz. Aişe (ra) ahireti hatırlar ve gözü yaşarır. Gözünden akan bir damla Peygamberimizin (asm) yanağına damlar. Peygamberimiz (asm) uyanır. “Seni ağlatan nedir?” diye sorar. “Ya Resulallah ahiret ve mahşer hatırıma geldi. Acaba orada siz beni hatırlar mısınız? Ben o dehşetli günde ne yaparım!” diye düşündüm gözüm yaşardı!” der. Peygamberimiz (asm) “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki ya Aişe! Üç yerde kişi kendisinden başka kimseyi hatırlamaz. Birincisi, kişi hesaba çekilip ameller tartılmaya başladığı zaman, herkesin amel defterleri verilmeye başladığı zaman ve sırat köprüsüne insanlar sevk edildiği zaman geçene kadar kimse kimseyi hatırlamaz!” (Ebu Davud, Sünnet, 28; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6:110; Hâkim, Müstedrek, 4:578.) buyurdular.


Herkes hesap vermeye tek tek çağrılır. Bütün mahşer ahalisi onun hayat boyu yaptığı şeyleri onun ağzından dinlerler. Çünkü onun hayatında yaptıkları şeylerin dört şahidi vardır. Birinci şahidi kendi hafızasıdır. İkincisi onun amelini yazan meleklerdir. Üçüncüsü Levh-i Mahfuzdur. Dördüncüsü ise onun elleri ayakları ve amel işlediği mekânda bulunan her şey onun ya lehinde veya aleyhinde şahitlik yaparlar. Hiçbir mazeret kabul edilmez. Çünkü kişi bunların karşısında hiçbir şey diyemez. Ancak “Rabbim tüm mahşer halkı ve meleklerin huzurunda beni rezil etme! Ben sana layık bir kul olamadım! Ne olur beni cehenneme at! Bana en büyük azabı ver! Çünkü ben bunu hak ettim…” der.


Kişinin hesabı görüldükten sonra bir melek nida eder: “Filan oğlu filan hesabını vermiştir ve öyle bir saadete ermiştir ki bundan sonra hiçbir zaman şekavet yüzü görmeyecek ve hiçbir sıkıntı çekmeyecektir” der. Veya “Falan oğlu falan öyle bir şakavete düçar olmuştur ki bundan sonra asla saadet yüzü görmeyecektir!” diye bağırır.


Sonra zebaniler şakileri cehenneme götürürken sorarlar: “Size bu hesap gününü haber veren peygamberler gelmedi mi?” “Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, bu azap ile korkutan bir peygamber gelmişti; fakat biz ona inanmamış onu yalan saymış ve ‘Allah'ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz! demiştik” diye suçlarını itiraf ederler ve 'Eğer biz peygamberleri dinlemiş olsaydık ve aklımızı çalıştırsaydık cehennem ehlinden olmayacaktık' derler.” (Mülk, 67:8-10.) Böylece suçlarını itiraf ederler.

Yüce Allah yarattığı kullarını huzuruna alır ve onlarla tek tek konuşur: “Kulum ben seni mükemmel yaratıp sana nimetlerimi vermedim mi? Seni benim hakkında aldatan ne idi? Gençliğinde ne yaptın? Ömrünü nerede geçirdin? Malını nerede kazandın ve nerede harcadın? Seni ilim öğrenmekten menden ne idi? İlminle ne amel yaptın?” (Buhari, Rikak, 8; Zekât, 24.) diye sorduğu zaman ne yapacağını bir düşün!..


Yüce Allah kulunu huzuruna alır, arada perde olmadan kendisini hesaba çeker ve sorar: “Kulum şu günahını biliyor musun?” O da “Evet! Ya Rabbi!” der. İtiraf eder. Yüce Allah! “Kulum ben dünyada bu günahını örtmüştüm. Şimdi de senin için bağışlıyorum. Daha sonra kendisine hasenat defteri uzatılır.” (Buhari, Mezalim, 46; Müslim, Tevbe, 52.)


Sırat Köprüsünden Geçme

Amel defterlerini alanlar gruplar halinde Cennete giden yolun cehennem üzerindeki Sırat köprüsüne yönlendirilirler. Sırat köprüsü cehennem üzerine kurulmuş olup kulun ameline göre köprü genişler veya daralır. Günah yükü ile köprüden geçenlerin bir kısmının ayağı kayar ve cehenneme düşer veya ayağı bir çengele takılır da ateşin üzerinde kalır. Bu sebeple çok tehlikeli bir yoldur. Her an cehenneme düşme ihtimali olan uzun bir yoldur.

İnsan sırat köprüsünü bu dünyada geçmektedir. Çünkü nefsin arzularını terk etmesi, ifrat ve tefrite düşmeden istikamet üzere, sırat-ı müstakimde gidebilmek kıldan ince kılıçtan keskin bir yolda yürümek gibidir. Nasıl ki yüzme bilene deniz geniş bir ova gibi iken, yüzme bilmeyene kıldan ince kılıçtan keskindir.


Köprüde dikenli demirler, çengeller ve kancalar vardır. İnsanları sağdan soldan yakalar. Köprüdeki melekler, “Allah’ım selamet ver” diye dua ederler. Halkın bir kısmı köprüyü şimşek gibi, bir kısmı rüzgâr gibi, bir kısmı koşan at gibi, bir kısmı koşarak, bir kısmı yürüyerek, bir kısmı emekleyerek ve bir kısmı da sürünerek geçer.


Peygamber Efendimiz (asm) ve ümmeti olacaktır. Sonra diğer ümmetlerin sâlih amelleri sayesinde Sırat Köprüsü’nü sür’atle geçeceği bildirilmiştir. (İbn-i Mâce, Zühd, 33.) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri sırattan geçme hadisesini kişinin ameline göre olduğunu ifade eder ve şöyle der: “Bir kısım ehl-i takva, berk gibi bin senelik yolu, bir günde keser. Bir kısmı da hayal gibi elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat’eder” (Sözler, 2013, s. 41.) buyurarak bu konuyu daha iyi idrak etmemize vesîle olmuştur.


Cennetin Kapına Ulaşma

Sırat köprüsünden geçenler cehennemden kurtulmuştur. Artık cennete girmeye az bir yol kalmıştır. Sıratı geçenler Kevser havuzuna ulaşırlar. Burada geçenleri Peygamberimiz (asm) karşılar.

Peygamber Efendimiz'e “Kevser nedir, bilir misiniz? O, Cennet'te bana vadedilmiş ırmaktır. Onun üzerinde çok hayır vardır. Onun üzerinde bir de bir Havuz vardır. Kıyamet günü ümmetim oraya uğrayacaktır” (Ebû Dâvûd, Sünne, 26.) buyurduktan sonra “İyi biliniz ki ben sizden önce gidecek ve sizi bekleyeceğim! Dikkat ediniz; yarın âhirette sizinle buluşma yerimiz Kevser Havuzu’nun başıdır. Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin!..” (Buhari, Salat, 80.) buyurarak cennete girecek olan ümmetini Kevser Havuzunda bekleyeceğini haber vermiştir.


Oradan Cennetin kapısına gelenleri melekler karşılar ve kendilerine “Ne mutlu size! Haydi! Ebediyyen kalmak üzere oraya girin!” (Zümer, 39:73.) derler.


29 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör