• M. Ali KAYA

CİHAD VE SAVAŞ

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021


M. ALİ KAYA

Giriş

Cihad Allah yolunda mücadeledir. Savaş da Allah yolunda ve ilây-ı kelimetullah için olursa cihad olur; aksi taktirde zulüm ve haksızlığın aracı olur. Gerçek cihad ise insanın kendi nefsini Allah yolunda hizmete ve ibadete adaması, Allah’ın memuru ve askeri olduğunu bilerek buna göre nefis ve şeytanla, ehl-i dalalet ve küfür ile manen cihad etmesidir.


Peygamberimiz (asm) Bizans İmparatorluk ordusunun karşı Suriye (Şam) topraklarına gelerek Bizans ordusunu beklemiş, ama Allah’ın onların kalplerine verdiği korku sebebiyle savaşmaya cesaret edememişlerdir. Bu önemli sefere “Tebük Seferi” denilmiştir. Bu seferden dönerken “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuşlardır. Sahabeler “Bundan daha önemli ve büyük olan cihad nedir?” dediklerinde “Nefisle mücadeledir” buyurmuşlardır.


Kur’ân-ı Kerim cihad ile savaşı farklı kelimelerle ifade ederek birbirinden ayırır. Allah için her nevi mücadeleye “Cihad” derken savaştan bahsettiği ayetlerde “Kıtal” kelimesini kullanır. Böylece cihad ile savaşı birbirinden ayırır.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Kafir ve münafıklarla cihad et! Onlara karşı şiddet göster.” (Tevbe, 9:73; Tahrim, 66:9.) buyururken nasihat, ilim ve irşadı kast ettiği açıktır. Peygamberimiz (asm) bu emrin gereği münafıklar ile savaşmamış, onlara karşı kılıç çekmemiş, ancak mücadele etmiş ve cihad etmiştir. Mekke döneminde nazil olan “Kafirlere itaat etme ve onlarla adamakıllı cihad et!” (Furkan, 25:52.) ayetindeki cihadın da iman hakikatlerini anlatma ve tebliğ görevini daha gayretle yapmayı emrettiği gayet açıktır. Zira Mekke döneminde henüz savaş izni verilmemişti. Yine “Uğrumuzda mücadele edenlere biz yollarımızı gösteririz” (Ankebut, 29:69.) ayeti de sure ile beraber Mekke döneminde nazil olmuştu.


Savaş İzninin Verilmesi

Hicretten sonra müşriklerin Medine’ye ikide bir tecavüz etmeleri ve savaşmak için Mekke’de büyük bir kervan düzerek savaş malzemesi almak için Şam’a göndermeleri ve oradan da önemli miktarda savaş malzemesi alarak dönmeleri ve elde ettikleri geliri de asker toplamak için harcama amaçları üzerine yüce Allah Müslümanlara savaşma izni vermiştir.


İlgi ayette yüce Allah “Kendileriyle savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından dolayı savaşmaya izin verildi.” (Hac, 22:39.) buyurdu. Savaş namaz gibi bir emir olsaydı Müslümanların kafirlerle her sene savaşmaları gerekirdi; ancak savaş mütecaviz düşmanlara karşı müdafaa sadedinde izin olduğu için tecavüz olmadığı sürece savaşmak caiz olmaz.


Nitekim Peygamberimiz (asm) “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Onlar size tecavüz eder de karşılaşmak durumunda kalırsanız sabır ve sebat gösteriniz. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” (Buhari, Cihad, 22.) buyurdular.


Savaşın Meşruiyetinin Şartları

İslam’da savaşın meşruiyetinin şartı tecavüze ve zulme uğramak, mazlum olmaktır. Zira zulüm ve tecavüz zaten dinen yasaklanmıştır. Müslüman mütecaviz ve zalim olamaz. “Ey insanlar hep beraber barışa ve İslam’a koşun” (Bakara, 2:208.) emreden Kur’ân-ı Kerimin savaş istemediği gayet açıktır.


Hicretten sonra Mekke’de büyük bir kuraklık yaşandı. Peygamberimiz (asm) Kureyş’e tahıl, hurma ve hayvan yemi yardımında bulundu. Ümeyye b. Halef ve Safvan b. Ümeyye gibi zorba İslam düşmanları kabul etmek istemediler, ama Ebu Süfyan “Allah kardeşimin oğlunu hayır ile mükafatlandırsın. O akrabalık hukukunu en iyi şekilde gözeten birisidir” dedi ve kabul etti.


Cihad, Savaştan İbaret Değildir

Batıda cihad ve şehitlik kavramı yoktur. Bu sebeple onlar İslam’daki cihada “Kutsal Savaş” (Holy War) demektedirler. Maalesef bizdeki batıyı taklit eden mukallitler de böyle yorumlamaktadırlar. Cihad onların anladığı gibi kafire karşı kutsal savaştan ibaret değildir. Cihad, Peygamberimizin (asm) ifadesi ile “İslam’ın yüceliğinin zirvesi” (İbn-i Kayyum el-Cevzî, Zâdu’l-Meâd, İstanbul-1989, s.3:121.) yani, İslam’ı tebliğ etmenin zirvesidir. Cihada denk olabilecek hiçbir amel yoktur. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, Ankara-1988, s.5:26.) Çünkü, cihad, “C-H-D” kökünden türemiş bir kelime olarak “Allah rızasını kazanmak, için üstün gayret göstermek, meşakkat ve sıkıntılara katlanmak” demektir. Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkarmak için üstün gayret gösterenlere “Müçtehit” denilmesinin sebebi budur.


Cihad beş aşamalı bir ceht ve gayretin ifadesidir. Nefisle, şeytanla, kafirle, münafıkla ve hakkı kabul etmek istemeyenlere hakkı müdafaa etmektir. Nefisle, hakkı öğrenmek ve onunla amel etmek şeklinde; şeytanla, kalbe attığı vesvese ve şüpheleri gidermek, teşvik ettiği kötülüklere dalmamak ve uzak durmak şeklinde; kafirlerle, dille, malla ve gerekirse tecavüz ettikleri zaman nefisle ve bedenle savaşmak şeklinde; münafıklarla, onların hile ve desiselerini bilmek ve onlardan kendimizi ve ehl-i imanı korumak şeklinde; topluma karşı da emr-i maruf ve nehy-i ani’l-münkeri yapmak şeklinde cihad yapılır.


Bütün bu cihadın aşamalar “İ’lây-ı kelimetullah” amacına yöneliktir. İhlas dediğimiz Allah rızası esas alınmazsa bu Allah için cihad kapsamına girmez.


Bu Zamanın Cihadı Manevidir

Değişen ve medeniyetin mehasini ile dünyevileşen ve teknolojisinin güçlenen; ama o derece za’fa ve zulme maruz olan bir dünyada yaşayan Bediüzzaman “İstikbalde hükümfermâ ilim ve akıl olacaktır” (Divan-ı Harb-i Örfi, Nutuklar, 63.) der.


Yine Bediüzzaman “Elbette nev-i beşer ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir; bütün kuvvetini bundan alacaktır. Hüküm ve kuvvet ilmin eline geçecektir” (Sözler, 20. Söz, İkinci Makam, s.357.) buyurarak artık yeni bir döneme girildiğini görmüş ve bu şartlarda Kur’an’ın mesajını insanlığa sunmuştur. Bediüzzaman bu ifadeleri ile “Bilgi Çağına” işaret etmektedir. Bilgi çağının metodu ve sistemi elbette Yeni ve Yakın Çağ’dan farklı olacaktır.


Bilgi çağının hâkimi olan “İlmin imana kapı açması” ve imanı netice vermesinden dolayı imansızların elinden ilmi alarak imana hizmet ettirme metodunu Bediüzzaman Kur’an’dan çıkararak bu asır insanına hediye etmiştir. Bediüzzaman böylece fennî ilimleri “Marifet-i İlahiye” felsefeyi de “Hikmet-i Rabbaniye” yapma yolunu açmıştır. Kur’ân-ı Kerim i’caz-ı beyanı ile bunu anlatmaktadır; ancak Kur’an’ın bu mucizevi yönünü keşfederek insanlığa göstermeyi de “İ’câz-ı Kur’an’ı beyan et!” emrinin gereği olarak kendisine bir vazife telakki etmiş ve bunu en güzel şekilde ifa etmiştir.


Bediüzzaman bu manevi cihadına 1892-1894 yıllarında Bitlis’te iken “İngiliz Avam Kamerasında Müstemlekat Nazırı Lord Gurzon’un “Bu Kur’an’ı Müslümanların elinden almalı veya onları Kur’an’dan uzaklaştırmalıyız!” ifadesini gazetelerden okuması ile başlamıştır. “Ben de Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir mucize-i maneviye olduğunu ispat edeceğim!” diye başlamıştır.


Bediüzzaman o zaman henüz 16-17 yaşlarındadır. Bu tarihten itibaren Kur’an’a ve İslam’a varid olan itiraz ve şüpheleri gidermek amacı ile kendisini ilim tahsiline verir ve 90 kitabı ezberler. Sadece Medrese ilimlerinin bu şüpheleri gidermeye yetmeyeceğini kesin kanaat getirerek Van’a gider. Van’da “Fen İlimleri”ne ait bilgileri mütalaaya başlar. Bu amaçla on sene Van Valisi Tahir Paşa’nın konağında kalır ve Valiliğin geniş kütüphanesinden istifade eder. Burada dini ve fenni ilimleri mezceder. Fennî ilimleri “İlm-i Kelamın” meselelerini izah ve ispat delili olarak kullanır. Böylece İlm-i Kelamda yeni bir çığır açar. Ayrıca Batı Medeniyeti karşısında İslam bilginlerinin Kur’an’ı ve İslam Medeniyetini anlatmaktan aciz kaldıklarını görerek gerçek medeniyetin Kur’an’dan kaynaklandığını izah ve ispat eder. Medeniye-i hakikiyenin ise “İman, İbadet, Ahlak ve İslam Hukuku” üzerinde yükseleceğini anlatmaya çalışır.


Bediüzzaman bundan sonra düşmanın değiştiğini ifade eder. Artık düşman İngiliz, Yunan, Ermeni, Fransız ve İtalyan değil; tüm insanlığın düşmanı olan “Cehalet, zaruret ve ihtilaf” olduğunu ifade eder. “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır; bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahı ile cihad edeceğiz” der. (Muhakemat, 37-38; Sünuhat, 60-61; Münazarat, 37; İşâratu’l-İ’caz, 7-8.)


Bediüzzaman bundan sonra cihad şeklini değiştirmiş ve manevi bir şekle bürünmüştür der ve “Bu zamanın cihadı manevidir” hükmünü verir. Bediüzzaman’ın bu hükmünü I. ve II. Dünya Savaşını yaşayan dünya devletleri de tasdik eder ve 1945’de “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni “Din ve Vicdan Hürriyetini” kabul ederek “Bizler bundan sonra din ile savaşmayacağız!” derler. Böylece din için savaş dönemi biter ve “Manevi Cihad” dönemi başlar. Bediüzzaman bu gerçeği yine Kur’an’a dayandırır ve “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 2:256.) ayetinin bu zamana bakan yönünün artık Manevi Cihad olduğuna delil getirir. (Şualar, 11. Şua, 422-423.)


Manevi Cihadın Merkezi Anadolu’dur

Bediüzzaman hazretleri bu Manevi Cihadın merkezinin Anadolu olduğunu ifade eder ve kendisine “Seni Mekke’ye Şam’a ve Mısır’a götürelim” diyenlerin tekliflerini “Ben Mekke’de olsam buraya gelmem lazımdır” (Emirdağ Lahikas, 1:191.) der ve kabul etmez. Sürgüne gönderildiği Barla’da ve mahkûm edilmeye çalışıldığı hapishanelerde Eskişehir, Kastamonu, Denizli ve Afyon’da “Kur’an’ın elmas kılıçları olan ve manevi cihadın ilmî ve imanî cephesi olan Risale-i Nur Külliyatını yazmaya ve neşretmeye başlar. (Emirdağ Lahikası, 1:66, 123, 151.)


Bediüzzaman’ın bu telif dönemi 1926’dan 1949 Afyon Hapsi dönemine kadar 23 sene devam eder. 1935’den sonra Devlet “Laik Cumhuriyete” dönmüş, Bediüzzaman da “Manevi Cihad” vazifesine başlamıştır.


Bediüzzaman vefatından önce 5 Ocak 1960 tarihinde Ankara Beyrut Palas Otelinde Nur Talebelerini toplar ve onlara son dersini verir. Bu derste “Müspet Hareket” “Manevi Cihad” dersi ile beraber siyasi vazife olarak da “Demokratlar dine taraftardırlar. Sizler onlara destek olun, nokta-i istinat olun; ama sakın diğer siyasi cereyanlara tabi ve alet olmayın!” dersini de verir.


Böylece Manevi Cihadın din, ilim ve kültür yönünü “Risale-i Nurlar” siyasi yönünü de “Demokratlar” oluşturacak ve bundan sonra cihad bu manevi şekliyle devam edecektir.






14 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör