• M. Ali KAYA

DÖRT KELİME

M. Ali KAYA

Hayatı anlamlı hale getirerek bizim dünya ve ahirette mutlu olmamızı sağlayan dört şey vardır. Bediüzzaman bunları şöyle izah eder:


Birincisi, Manay-ı Harfî: Başkasının manasında delâlet eden kelimeye denir.


Arap dilbilgisi yani nahiv âlimleri kelimeyi üçe ayırırlar: Fiil, zamana delalet eden kelimelerdir. İsim, zaman kaydına girmeksizin, bir manaya tek başına işaret eden kelimelerdir. Harf, kendi başına bir manası olmayıp; ancak isim ve fiil gibi manalı kelimelerin manalarını göstermeye vasıta olan karakterlerdir. Yani harf, başkasının manasına hizmetkârdır; bizzat tek başına bir manası yoktur.


Manay-ı harf, mahlukata ve bütün kâinata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, Mucidi ve Sanatkarı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne manay-ı harfi denilmiştir.


Her varlık lisan-ı haliyle “bendeki sanat, güzellik, kabiliyet benim kendi kazanımım değil, Allah’ın bana vergisidir” der. Meselâ, insanı yaratan, suretini, hayatını, kabiliyetlerini, ruhunu veren Allah’tır. İnsana görme duygusunu verdiği gibi, güneşi ve ışığı yaratan da Odur. Acıkma ve tatma duygusunu verdiği gibi yiyecekleri ve tatları yaratan da Odur. Kulağı verdiği gibi sesleri de O yaratmıştır.


Harf, tek başıyla bir mana ifade etmez. Manası kendinde değildir. Ayna gibi başkasının manasını gösterir. İşte kâinatta neye bakarsak o şey kendisini bazı yönlerden anlatır ve gösterir. Bununla birlikte o şeyin sahibi, sanatkarı, nakkaşı ve müessiri olan Cenabı Hakkı anlatır ve gösterir.


Mevcudata manay-ı harfi ile yani Allah hesabına ve O'nu gösteren cihetlerini görmek için bakmak ve “ne güzel” demek yerine “ne güzel yapılmış” demek gerekir. Bediüzzaman şöyle der: “Cenab-ı Hakk'ın masivası olan kâinata mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır. Evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk'a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün'im, san'ata bakıldığı zaman Sâni', esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.” (Mesnevi-i Nuriye, s.84.)


İkincisi, Mânây-ı İsmî: Kendi manasına delâlet eden kelimeye denir.

Varlıkları bilmek için onlara taktığımız unvanlara isim denir. İsim o şeyin kendisini ifade eder. Zaman belirtmeyen kelimeler isimdir. Bediüzzaman isim ile harfi şöyle anlatır: “Aynaya camı görmek için bakarsan camı görürsün. Aynada kendini, dolayısıyla görürsün. Aynaya ayna için bakmak mâna-yı ismî ile bakmaktır. Başkası için bakmak ise mâna-yı harfi bakışıdır. Ayna kendi başına bir değer ifade etmez. Aynaya kendi güzel simanı görmek için bakarsan, ayna seni gösterir. Mâna-yı harfî bakışı budur. Aynaya değer katan bakış bu bakıştır.


Bediüzzaman bu misali verdikten sonra, kâinatın, bütün zerrelerine kadar harflerden ibaret olduğunu ve Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren birer ayna olduğunu; fakat ruhsuz felsefenin kâinata kâinat için (mâna-yı ismî ile) bakarak tabiat bataklığına saplandığını anlatır. (Barla Lahikası, 189-190; Lem’alar, 164.)


Keza Bediüzzaman, Mektubat’ında diyor ki:

“Her şey, mâna-yı ismîyle ve kendine bakan vecihte hiçtir; kendi zatında müstakil ve bizatihî sabit bir vücudu yok. Ve yalnız kendi başıyla kaim bir hakikati yok. Fakat Cenâb-ı Hakka bakan vecihte ise, yani mâna-yı harfîyle olsa, hiç değil. Çünkü onda cilvesi görünen esma-i bakiye var. Mâdum değil; çünkü sermedî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir, hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu bakî bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.” (Mektubat, s.62.)


Meselâ; Ulema Allah namına, Allah adına ve Allah için sevilir. Ama kendileri namına ulemayı sevmek sonuçsuzdur, tehlikelidir, veballi bir iştir. Bediüzzaman, Peygamberlere ve evliyaya kendileri hesabına, yani mâna-yı ismîyle, yani Allah’tan bağımsız olarak sevgi göstermenin tehlikelerine işaret ederken örnek de veriyor: Mesela Hıristiyanlar Hazret-i İsa Aleyhisselamı kendi zatı için sevmişler. Bu nedenle zamanla ona Allah’ın oğlu sıfatını yakıştırmışlar. Bu şirk içeren bir dalâlettir. Keza Rafızîler Hazret-i Ali’yi sırf zâtı itibariyle sevmişler. Bu nedenle iki büyük halifeye, Hazret-i Ebu Bekir (ra) ile Hazret-i Ömer’e (ra) düşmanlık etmişlerdir. (Sözler, s.587.) Netice itibariyle, mâna-yı ismî ile sevgi ne Hazret-i İsa’yı (as) ne Hazret-i Ali’yi (ra) yoldan çıkarmamışsa da, sevenlerini yoldan çıkarmıştır.


Bediüzzaman konuyu şöyle bağlar: “Kâinat nazar-ı Kur’âniyle, bütün mevcudat huruftur, manay-ı harfiyle başkasının manasını ifade ediyorlar. Yani, esmasını ve sıfatını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe, ekseriya manây-ı ismi ile bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor.” (Barla Lahiası, s.189.)


Üçüncüsü, Niyet: Kalben bir şeyi kast etmektir. İradenin bir fiile yönelmesidir. Peygamberimiz (asm) “Ameller niyetlere göredir.” (Buhari, Bed’u’l-Vahy, 1.) “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” (Taberani, 6:185-186.) buyurmuşlardır. Niyet amelin hayatıdır. Önce bir şeye niyet edersiniz, sonra onu kast ederek yönelirsiniz ve fiilen yaparsınız. Amel böyle ortaya çıkar. Ancak sonuçta elde edilecek manevi kazanç ise niyete bağlıdır. Allah rızası niyet edilirse bundan sevap kazanırsınız. Şayet başka bir şeye niyet ederseniz bu ibadet olmaktan çıkar. Adam öldürmek günahtır; ama meşru bir savaşta sizinle fiilen savaşa birini Allah için öldürmek sevaptır.


Niyet, adi bir hareketi ibadete çevirir. Yani, yemek, içmek, uyumak gibi mübah olan amelini sünnete uymak niyeti ile sünnet-i nebeviyeye uygun işlersen ibadet olur. Sünnete uymazsan ibadet olmaz, mübah bir amel olur.


Bediüzzaman “Takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mâl-i salihadır.” (Kastamonu Lahikası, 103. Mektup.)


Evet, niyet adi bir hareketi ibadete çevirir ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. Amellerin hayatı niyet iledir, ruhu ise ihlastır. Yani, niyet amellere hayat verir, ihlas ise ruhu mesabesinde olduğu için o amelin Allah katında makbuliyetine ve ahirette ebediyyen meyve vermesine ve bekasına sebep olur. Peygamberimiz (asm) “Bu dünyanın senin olmasından ise, cennette bir ağacın olması senin için daha hayırlıdır. Zira, dünya fani cennetteki ağacın ise bakidir” buyurmuşlardır. Amellerin cennette meyve vermesi ihlas iledir.


Dördünücüsü, Nazar: Bakış açısı demektir. Hangi açıdan bakarsanız öyle görürsünüz. Bir kişinin yaptığı hataya hüsn-ü zanla bakmak sevap, su-i zanla bakmak günah olur. “Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlâhîyedir.” Eşyaya, varlıklara yaratıcısı namına ve hesabına bakmak gerekir.


Kâinattaki olaylar da bakış açımızla değişir. Eğer eşyaya Allah hesabına “Manay-ı Harfi” ile bakarsak her şey nurani olur. Bütün mahlûklar, hepsi Allah’ın bir ordusu gibi vazife başında çalışan memurları olarak görürüz. Vefat edenleri vazifeden paydos veya askerlik vazifesinden terhis oluyorlar olarak görürüz.


Fakat mahlûklara “Manay-ı İsmi” ile bakarsak Allah’ı hatırımıza getirmediğimizden her varlığın nuraniyeti gizlenir. Bütün mahlûklar hayat zorluklarında yorulup mahvolan ve her vakit ölümün gelme ihtimaliyle ölüm korkusundan titreyen ve “ah” ve “tüh” eden varlıklar olarak görürüz. Bütün o varlıklar aslında Allah’ın birer askeri iken yanlış baktığımız için onları acılarıyla elem çekmek zorunda kalırız ve kendi hayatımızı da mahvederiz. Demek ki kâfirin bakış açısında dünya böyledir. Bütün varlıklar mahvolup gitmeye yüz tutmuş, her an ölüm cellâdının kafasını kesmeye gelebileceği bir bakış açıyla onların ve kendinin elemini çekmek zorunda kalır.


Bediüzzaman hazretleri bunu şöyle ifade eder: “Nazarla niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.” (Mesnevi-i Nuriye, s.84.)


10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör