• M. Ali KAYA

DÜNYA NEDİR?

Güncelleme tarihi: 8 Mar

M. ALİ KAYA

Dünya kelime anlamı ile “denî” yani alçak, aşağı ve en yakın anlamlarını ifade etmektedir. İnsanın beşiği olup hayata ve ölüme yakın olmasından bu isim verilmiştir.


Dünyanın mahiyetini Risale-i Nur izah etmiştir. “Bu dünya ebedi kalmak için yaratılmış bir menzil değildir; ancak Cenab-ı Hakkın ebedi ve sermedi olan Dârüsselâm menziline davetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur” (Mesnevi-i Nuriye, s.74.) buyurur. Bizlere neyi ifade ettiğini de şöyle tarif eder: “Dünya, muvakkat bir ticaretgah; her gün dolar boşalır bir misafirhane; ve gelen geçenlerin alış verişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar; ve nakkaş-ı ezelinin teceddüt eden, hikmetle yazar bozar bir defteri; ve her bahar, bir yaldızlı mektubu; ve her bir yaz, bir manzum kasidesi; ve o Sani-i Zülcelal’in cilve-i esmasını tazelendiren, gösteren ayineleri; ve ahiretin fidanlık bir bahçesi; ve rahmet-i İlahiyenin bir çiçekdanlığı; ve âlem-i bekada gösterilecek olan levhaları yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgahıdır.” (Lem’alar, 521.)


Hem, “kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüz binler çeşit çeşit enva-ı zevi’l hayat ve zevi’l ervahın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle, bu kâinatın kalbi, merkezi, hülasası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak, gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki, küçüklüğü ile beraber koca semavata karşı denk tutulmuş.” (Asay-ı Musa, s.357.)


Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. …Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın. Ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selametle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” (Mektubat, s.119.)


Dünyada İnsanın Vazifesi Nedir?

Bu suale de Bediüzzaman insanın vazife açısından tarifini yaparak cevap verir:


İnsan:

• Şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,

• Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi,

• Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası,

• Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi,

• Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,

• Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

• Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

• Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı,

• Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,

• Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı,

• Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan ve önüne iki acip yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı, çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî,

• Ve Kâinat Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi’ bir âyinesi, ve hitabât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı,

• Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı,

• Ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zîhayatı,

• Ve istidatça en zengini,

• Ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde,

• Ve bekàya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen,

• Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat,

• Ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden, böyle yirmi küllî hakikatlerle Cenâb-ı Hakkın Hak ismine bağlanan,


• Ve en küçük zîhayatın en cüz’î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen cevap veren Hafîz-i Zülcelâlin Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen ve kâinatı alâkadar edecek ef’âlleri o ismin kâtibîn-i kiramlarıyla yazılan ve herşeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şüphe getirmez ki, bu yirmi hakikatın hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatını ve kusuratının mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz’î-küllî kayd altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek ve dâr-ı bekàda saadet-i ebediye ziyafetgâhının ve şekavet-i daime hapishanesinin kapıları açılacak ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazan karıştıran bir zabit, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.” (Şuâlar, 11. Şuâ, Meyve Risalesi, 7. Mesele, s. 242.)


Dünyanın Üç Yüzü Vardır

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri dünyanın mahiyetini güzel şekilde ifade ettiği gibi dünyanın farklı yönlerini de şöyle nazara verir:


Dünyanın üç yüzü var:

Birinci yüzü, Cenab-ı Hakkın esmasına bakar; onların nukuşunu gösterir, mana-i harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir; nefrete değil, aşka lâyıktır.


İkinci yüzü, ahirete bakar; ahiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, muhabbete lâyıktır.


Üçüncü yüzü, insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânîdir, zaildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir. (Sözler, s.702.)


“Nur-i imanla dünyanın evvelki iki vechine bakmak, manevi bir cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fena yüzüdür ki, zati ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur.” (Mesnevi, Katrenin Zeyli, s.69.)


Dünya olmazsa ahiret de olmazdı. Ahiret bu dünyada kazanılır. Nasıl ki insanı hayata hazırlayan okul olmazsa insan cahil kalır ve dünyadan istifade edemez. Aynı şekilde dünya olmazsa insanın istidat ve kabiliyetleri inkişaf etmez ve ahiretin cennetin nimetlerinden istifade edemez.


Fuzulî de şöyle demiştir:

“Dünya bir bâzardır ki herkes metâın arz eder.

Ehl-i dünyâ sîm-ü zer; ehl-i hüner fazl-u kemâl”


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! Yine Allah’tan korkun! Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Haşir, 59:18.) buyurur.

Hz. Ömer’in (ra) huzurunda genç bir alim dünya hayatının fenasından ve dünyanın kötülüğünden bahseden güzel bir konuşma yapar. Sözünü bitirince yaşlı birisi genç alime dönerek “Evlat! Dünyayı bu kadar kötüleme. Dünya olmasaydı ahiret de olmazdı. Hem dünya ahiretin tarlasıdır. Bu dünyada Allah’ın nimetlerinden istifade ederek ahiret için hazırlık yapmalısın ki Allah’ın rızasını ve saadet-i ebediyeyi kazanasın!” der. Genç çok mahcup olur. Yanındakine sorar: “Beni ikaz eden bu yaşlı zat kimdir?” der. O da “Bu Peygamberimizin (asm) sahabelerinden Selman-ı Farisî’dir” (ra) diye cevap verir.


Abdullah b. Mübârek’e (ks) “Sultan kime derler?” demişler. O da “Dünyanın faniliğine boyun eğmeyen” demiştir. Evet, dünyaya aldanmayan, dünyayı Esma-i İlâhiyenin ayinesi görüp tefekkür eden ve ahirete bakan yönü ile uhrevi hayata hazırlayan bir mektep, bir Pazar ve meyveleri ahirette alınan bir mezra, bir tarla olarak dünyadan istifade edene ne mutlu!


Bediüzzaman bu konuda şöyle der:

Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!


İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakilesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle asi, şaki, hain adamların partisine dahil olur.


Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükümetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi talim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükümetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silahını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-mesela-iştigal eden bir asker, şaki ve hain olur. Bu itibarla, insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebair, takvasıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.


Amma gerek nefsine, gerek evlat ve taallükatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükümetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenab-ı Hak da hayat için lazım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, betalet azabından kurtulsun.


Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklarla besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına götürüp sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!


Hülasa: Allah’ı itham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki, nankör asiler defterine kaydolmayasın.” (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale, s.189-190.)

Peygamberimiz (asm) bu konuda şöyle buyurur:


“Beş şey gelmeden önce, şu beş şeyin kıymetini bilin: İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölmeden önce hayatın değerini bilin.” (Buharî, Rikak, 3.)


“Kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd 11.)


"Akıllı, nefsini kontrol eden, hesaba çeken ve ölümünden önce ahiret için çalışandır. Ahmak ise, nefsine uyar, sonra da Allah’tan kendisini affetmesini umar!” (Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyame, 25.)


Ölmeden evvel kendimizi hesaba çekmeliyiz. Nitekim Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur: “Şu beş soruya cevap vermeden kıpırdayamaz. Ömrünü nerede tükettin? İlminle ne amel işledin? Malını nereden kazandın ve nereye sarf ettin, harcadın? Vücudunu nerede yıprattın?” (Tirmizî, Kıyâmet, 1.)


Evet insan ne kadar çok yaşarsa yaşasın öldüğü zaman hiç yaşamamış gibidir. Hayat zannettiğimiz hâlât yalnız bulunduğumuz gündür, bulunduğumuz andır. Ânı ve günü değerlendiren ömrünün tamamını değerlendirmiş olur. Bunun da bir tek yolu vardır. İman, salih amel. Yani, Farzları yapmak, sünnete uymak, Allah için nefsimizi hesaba çekmek ve ölümü unutmamak…

31 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör