• M. Ali KAYA

GAYR-İ MÜSLİMLERE KARŞI HOŞGÖRÜ

Güncelleme tarihi: 5 Mar

M. ALİ KAYA

Yüce Allah insana büyük bir hürriyet vermiştir. “Hak batıldan ayrılmıştır. Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 2:256.) buyurarak zorlamanın olmaması anlamında hürriyet verirken inanç noktasında da herkesi hür bırakmış ve sonucuna katlanmak şartıyla “Hak Rabbindendir; dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin!” (Kehf, 8:29.) ferman etmiştir.


Din teklif-i ilâhidir, akla kapı açar; ama ihtiyarı elden almaz. Böylece elmas ile kömür birbirinden ayrılır. Şama ticaret için giderek yerleşen ve Hristiyan olan çocuklarının Medine’ye geldikleri zaman İslam’a girmeleri için zorlamasından dolayı “Dinde zorlama yoktur, hak batıldan ayrılmıştır, akıl ve idrak sahipleri onu bulur sahip çıkar” (Bakara, 2:256.) ayeti nazil olmuş, Peygamberimiz (asm) de “Allah’ın hikmetine karışmayın!” diye babayı ikaz etmiştir. (Ebu Davud, Cihad, 116; Elmalılı, Tefsir, 2:886.)

Peygamberimiz (asm) Necran Papazlarının Mescid-i Nebevide ayin yapıp ibadet etmelerine izin vermiştir. (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, 1:620.) Zorlamamak dinde tebliğe mâni değildir. En güzel şekilde tebliğ etmek, İslam’ın güzel, mahbub ve ulvî göstermek manevi cihaddır ve her Müslümanın görevidir.

Yüce Allah Peygamberimize hitaben “Ey Resulüm! Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla güzel bir şekilde mücadele et. Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir” (Nahl, 16:125.) buyurarak gönül alıcı bir şekilde tebliğ edilmesini istemiştir. “Rabbin dilerse yeryüzünde herkes iman ederdi. O hikmeti gereği insanları hür bırakmış, kendi iradeleri ve akılları ile Allah’ı dinine girip hizmet etmelerini istemiştir. O halde insanları inanmaları için zorlayacak mısın?” (Yunus, 10:99.) buyurmuştur. İnanmaları için akıllarını kullanmalarını istemiş ve “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır” (Yunus, 10:100.) buyurarak aklını araştırma, hakkı bulmak için çalıştırmalarını istemiş, aklını kullanmayanları küfrün pisliği içinde inkâr bataklığında bırakacağını haber vermiştir.


Yüce Allah tebliğin de yumuşak bir dille yapılmasını ister. Hz. Musa’yı (as) Firavun’a gönderirken “Yumuşak söz söylemesini emreder. Yumuşak sözün kalbe tesir edeceğini” ihtar eder. (Tahâ, 20:43-44.) Peygamberimize de “Ya Muhammed! Sen zorlayıcı değilsin. Sen öğüt vericisin, onlara tatlılıkla öğüt ver!” (Gaşiye, 89:21-22.) ferman eder.


İslam hukuku olan fıkha ve fukahaya göre gayr-i müslimler hukukta eşittir. Peygamberimiz (asm) cizyeyi kabul edenler için “Haklarımız hakları, yükümlülükleri de yükümlülükleridir” buyurmuşlardır. (Bedayiu’s-Sanayi, 7:100.)


İslam Devletine sadık kalacağını ve itaat edeceğini söyleyerek burada yaşama niyeti gösteren bütün gayr-i müslimlere “Zimmi” denir. İslam, bütün bu çeşit vatandaşlara, hayatlarının, bedenlerinin, mallarının, kültür, inanç ve namuslarının korunacağına dair bir garanti verir. Onlara da sadece memleket kanunları uygulanır ve bütün medeni meselelerde Müslümanlarla eşit haklara sahip kılınır.


Peygamberimiz (sav) İslam davetini engellemeyen ve genel kurallara uyan herkes ile iyi ilişkiler içinde olmuş ve hiçbir zaman diğer din mensuplarının dinlerine müdahale etmemiştir. Ehl-i kitabı toplumun birer ferdi olarak kabul etmiş ve onların bazı davetlerine icabet etmiştir. Resulullah'ın ehl-i kitabın düğün yemeklerine katıldığına, cenazelerini taşıdığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran Hristiyanları onu ziyaretlerinde Resulullah onlara abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir. İslam, Müslüman olmayan toplulukların, dinlerini istedikleri gibi yaşamalarına izin vermiş ve bunu engelleyenleri de cezalandırmıştır... Yine Necran Hristiyanları ile yapılan anlaşmada onların haçlarını takmaları ve ibadet hürriyeti garanti altına alınmıştır. (M. Hamidullah, Vesaik, 140; 94. Vesika.)


Ayrıca İslam, ehli kitabın yemeklerinden yemenin caiz olduğunu söylemiş, kestiklerinin helal olduğunu söylemiş ve onların kadınlarıyla Müslüman erkeklerin evlenebileceğini söylemiştir. Evlendikten sonra da kadının kendi dinini serbestçe yaşayabileceğini ve ona herhangi bir baskı yapılamayacağını belirtmiştir. (Yrd. Doç. Dr. Yusuf Ziya Keskin, Nebevi Hoşgörü, s.77-78.)


Peygamberimiz (asm) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir zimmiyi haksız yere öldüren cennetin kokusunu duyamaz. Halbuki onun kokusunu kırk yıllık yoldan duyabilir.” (Buhari, Cizye, 5.) “Kim bir muahide /zımmiye zulmeder veya gücünün üstünde bir iş yükler ya da zorla ondan bir şey alırsa kıyamet günü ben onun hasmıyım.” (Ebu Davud, Harac, 31-33; Ebu Yusuf, Kitabu'l-Harac, Matbaatu's-Selefiye, H. 1397-Kahire, s.135.)


Yine “Kim bir zimmiye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime bu dünyada davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum.” (Münavi, Feyzu’l-Kadir, 6:19; Acluni, Keşfu'l-Hafâ, 2: 218.) buyurmuşlardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hadisten yola çıkarak “Köre kör demek ona eziyet olduğu için caiz olmadığı gibi” zımmîlere de “kafir!” demek hakaret sayılacağından doğru olmadığını ifade eder. Hem, “Kâfirin iki mânâsı vardır: Birisi ve en mütebadiri dinsiz ve münkir-i Sâni demektir. Şu mânâ ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu mânâ ile onlara ıtlak etmek hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen evvelki mânânın tebâdüründen, bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur. Hem de daire-i itikadı, daire-i muamelâta karıştırmaya mecburiyet yoktur” (Münazarat, s. 72.) buyurarak muamelatta ve hukukta eşit olduğumuz Ehl-i kitap ile münasebetlerimizde illa da inanç konusunu dile getirmenin ve öne çıkarmanın doğru olmadığını ifade eder.


Bediüzzaman’a “Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?” diye sorulur. Bediüzzaman da “Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder? Kellâ... Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (ra) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim” (ESDE, Münazarat, s.244.) şeklinde cevap verilir. Bediüzzaman, gayr-ı Müslimlerle müsavatın ölçülerini dinen ve İmam-ı Ali (ra) ile Salâhaddin-i Eyyûbî’nin hayatından misallerle tekid eder.


Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?” sorusuna Bediüzzaman; “Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira, meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nev’i riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez” (ESDE, Münazarat, s.254.) şeklinde cevap verilir.


Resulullah (asm) ordusunu savaşa gönderirken “Allah adına çıkınız. Çünkü siz Allah yolunda savaşıyorsunuz, zulmetmeyiniz. İnsanların organlarını kesmek suretiyle işkence yapmayınız. Çocukları, manastırlarda oturan din adamlarını öldürmeyiniz” (Ebu Davud, Cihad, 120.) şeklinde talimat verirdi.


Peygamberimiz (asm) gayri müslim gruplarla yaptığı anlaşmalarda da canları ve mallarının güvenlikte olduğu hususu özellikle vurgulanmış.” (M. Hamidullah, Cüheyne kabilesi ile yapılan anlaşma, Vesaik, No.151.) Ayrıca Hristiyanlara sunulan mabet garantisine dair ilk ifadeleri Necranlılarla yaptığı anlaşmada görüyoruz. Anlaşmada Allah'ın himayesi ve peygamberi Muhammed'in zimmetinin Necranlıların mabetlerinin üzerine olduğu belirtilerek ibadethaneler garanti altına alınmıştır. (İbn Sa'd, Tabakat, 1: 288, 357-58.) Anlaşmanın Ebu Davud'daki rivayetinde ise kiliselerin yıkılmayacağı ifadesi yer almaktadır. (Ebu Davud, Haraç, 29-30.) Hz. Peygamber (asm) Beni Haris b. Kab üskufu ile Necran üskuflarına gönderdiği emannamede de mabetler hakkındaki garantiyi tekrarlamıştır. (İbn Sa'd, 1: 266.)


Hayber Yahudileri bir defasında Hz. Peygambere (asm) gelip ürünlerinin bazı Müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını söyleyerek şikâyette bulunmuşlardır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) Müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle muahede yapılanların mallarının haram olduğunu ilan etmiş ve yaptıkları şeyin doğru olmadığını açıklamıştır. (Müsned-i Ahmed, 4: 89; Vakıdi, Megazi, 2: 691; Serahsi, Siyer, 1: 133, 4: 1530.)


Hz. Ali (ra) “Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur” dedi. Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliyor: “Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki) gibi kutsaldır.” (İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları-1967, s. 76.)


Hz. Peygamberin (asm) ve onu izleyen Raşid Halifelerin çeşitli Hristiyan, Yahudi ve diğer dini gruplarla yaptığı anlaşma metinleri bugün birer vesika olarak korunmaktadır... Mesela, Hz. Peygamber (asm) Hristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde: “Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamber'in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam'a icbar edilmeyecektir. Hristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar” maddelerini yazdırdıktan sonra: “Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin...” (Ankebut, 29:46.) ayetini okudu. (İbn Hişam, Siretü'n-Nebeviyye, Daru't-Turasi'l-Arabiyye, Beyrut-1396/1971, 4:241-242; Hamidullah, el-Vesaik, s.154-155, No.96-97.)

16 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör