• M. Ali KAYA

“HÜKÜM MÜŞTAK ÜZERİNE OLSA....”

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021


M. ALİ KAYA

SORU: Münazarat’ta “Yahudi ve Hırıstiyanları dost edinmeyin” (Maide Suresi, 5:51.) ayetini izah ederken Bediüzzaman “Hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illeti hüküm gösterir” (ESDE, Münazarat, 2013, s. 247.) buyuruyor. Bu ne anlama gelmektedir? Ne demektir izah eder misiniz?


CEVAP: Bu ifade Fıkıh ve Tefsir Usulü’nin bir kuralıdır. Bediüzzaman bu kuralı zikrettikten sonra ayetin manasını buna göre açıklamakta ve kast edilen mananın ne olduğunu açık bir şekilde ifade ve ispat etmektedir.


Bu kaideyi açıklamadan önce yine aynı yerde geçen bir kaç terimi açıklayalım, sonra bu kuralı daha iyi anlamış oluruz.


Birincisi:Delil kat’iyyu’l-metin olduğu gibi kat’iyyu’d-delâlet olmak gerekir.” Bu da Tefsir Usulü’nün bir kuralıdır.

a) Delilden kast edilen ayet-i kerimedir.

b) Kat’iyyu’l-metin: Metne, ibareye delaleti kesin olmalıdır.

c) Kat’iyyu’d-delale: Manaya delaleti kesin olmalıdır.


Yani, ayet-i kerimenin Arapça ibaresi kesinlik ifade etmelidir. Bu Kur’an-ı kerimde kesin olarak var mı? Var. O zaman delil kat’iyyu’l-metindir. Bu metnin ifade ettiği mananın da kesin olması ve kesinlik ifade etmesi, yani tevile, bir başka manaya gelmemesi gerekir. Peki bu ibareden farklı bir mana çıkarılabilir mi? Çıkarılabilirse o zaman manaya delaleti kesin değildir demektir.


Meselâ: “Namaz kılınız” ibaresi namaza delaleti kesin olduğu gibi namaz kılmaya delaleti de mana bakımından kesinlik ifade eder. Burada namazdan kast edilen dua etmektir denemez.

Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin” ibaresinde ise nasıl dost edinmeyeceği konusu kapalıdır. Yani, komşuluk, alışveriş yapılmayacak mı? Kendisi ile konuşulmayacak mı? Bu hususlara açıklık getirilmemiştir. Bu durumda tevile ve farklı anlamlara açıktır. Yani metin kat’iyyu’l metindir; ancak manaya kat’iyyu’d-delalet değildir. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Tevil ve ihtimalin mecali vardır. Zira nehy-i Kur’ân âmm değildir.” Yani, tüm ilişkilerin kesilmesini ifade etmiyor. “Mutlaktır.” Yani, serbest bırakılmış, belli şartalara bağlanmamıştır. Bu durumda “Mutlak ise takyid olunabilir” Genel ifadeler ve ibareler sınırlandırılabilir.


- Ne gibi? Nasıl sınırlandırılabilir?


- Meselâ; Yüce Allah “Ulu’l-emre itaat edin!” (Nisa Suresi, 4: 59.) ferman etmiştir. Ancak hangi konuda itaat edilecektir? Bu belirlenmemiş, mutlak bırakılmıştır. Bu konuda meşruiyet sınırını yine Kur’an getirmiş ve "O aşırıların emrine uymayın. Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezler" (Şuarâ Suresi, 26:151-152.) buyurarak haddi aşanların Allah’a isyana sevk eden emirlerine itaat edilemeyeceğini belirtmiş ve bir sınırlama getirmiştir. Peygamberimiz (asm) de bu ayet-i kerimeyi izah sadedinde “İtaat ancak ma’rufadır. Allah’a isyan emredilince ona itaat edilmez!” (Buhari Ahkam, 4; Müslim, İmara, 39-40.) buyurmuşlardır.


Zamanla çok şeyler değişebilir. Bu sebeple zamanla meydana gelen gelişmelere, bunların insanlara fayda ve zarar vermesine göre bazı hükümlerle sınırlandırma getirilebilir. Bu sebeple Bediüzzaman “Zaman bir büyük müfessirdir, kaydını izhar etse, itiraz olunmaz” buyurarak Kur’an ve Hadislerin ortaya koyduğu hükümleri uygulama noktasında yeni bir kural getirmiştir.


Meselâ; Bediüzzaman “Maslahat gereği yalan söylemenin cevazına dair” “Bu zamanda o fetva verilmez” der. Zira bir sınırı olmadığı ve su-i istimale açık olduğu ve bu maslahat bahanesi ile pek çok zulüm ve haksızlıklara sebep olduğu ve maslahatın geçerli olması için gerekli olan şartların ortadan kalktığı için (Dünya devletlerince “Din ve Vicdan Hürriyetinin kabul edilmesi ile dinle savaşın oradan kalkması, din için, Allah için savaşın yapılmadığı gibi...) “Zaman onu neshetmiştir. Mensuh ile amel caiz değildir” (ESDE, Hutbe-i Şamiye, s. 347.) der.


İkincisi: “Hem de hüküm müştak üzerine olsa, mehaz-ı iştikakı illeti hüküm gösterir.” Bu kuralı izah eden kelime ve terimleri tek tek ele alalım;

a) “Hüküm müştak üzerine olsa...” Yani, türetilen kelime üzerinde hüküm verilecek olsa... Yani, hükmü kelimenin kendisi üzerine bina edecek olsak; ki öyle olması gerekir.


b) “Me’haz-ı iştikakı...” Verilen hükmün kaynağı olan kelime ve kelamı... Yani, ayetin “dost edinmeyin” hükmüne konu olan kelâmı ....


c) “İlleti hüküm gösterir.” Yani, hükmün asıl sebebi olur. Yani “Dost edinmeyin” hükmünün asıl, gerçek sebebi ayette geçen “Yahudi” ve “Nasrani” kelimeleridir.


Üçüncüsü: “Demek bu nehiy, Yahûdi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyete olan ayineleri hasebiyledir.” Burada ayetçe kast edilen Yahudi’nin ve Nasrani’nin şahsı değildir, Yahudilik ve Hıristiyanlık sıfatıdır. Zira Yahudi olan Josef’in pek çok sıfatları vardır. Dürüstlük, çalışkanlık, ustalık, cömertlik ve yardımseverlik gibi sıfatları yanında bir de Yahudilik sıfatı vardır. Yahudilik Josef’in bir sıfatıdır. Aynı şekilde Hans’ın da pek çok güzel müslümanlığa has sıfatları vardır, bir sıfatı da Hıristiyanlığıdır. Demek ki yüce Allah’ın yasağı Yahudilik ve Hıristiyanlık sıfatlarına ve dinlerinedir.


“Hem de bir adam zatı için sevilmez; belki muhabbet sıfat veya sanatı içindir. Öyle ise herbir müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lazım gelmez. Binaenalyeh, Müslüman olan bir sıfatı veya sanatı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin!...” (ESDE, Münazarat, 247.)

45 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör