• M. Ali KAYA

HAK VE HAKAIK-I NİSBİYE

M. ALİ KAYA

Hak Nedir?

Sözlükte “gerçek, sabit, doğru ve bir şeyi yakinen bilmek, varlığı kesin olan şey” anlamında bir kelimedir. Yüce Allah var olduğu ve varlığı hakikat olduğu için kendisine “Hak” ve “Cenâb-ı Hak” denilmiştir. Varlık açısından hak, varlığı kesin ve gerçek olan anlamını ifade ederken, hukuk dilinde bir emeğin karşılığı olan ve birine ait olan şey anlamını ifade etmektedir. Din dilinde ise Allah’a ait olan her şeyi ifade eden bir kelimedir. Allah’ın zatına, isimlerine, sıfatlarına ve şuunatına ait olan her şey din dilinde gerçeği, yani “Hak ve Hakikati” ifade etmektedir.


Hakk, sübut ve tahakkuk-u vücut şeklinde ifade olunur. Mevcut ve gerçekten sabit olup inkârı mümkün olmayan şeydir. Vacip, sabit ve lâzım olmayı da ifade eden bir kelimedir. Peygamberimiz (sav) “Hak daima galiptir ve asla mağlup edilemez” (Buhari, Cenaiz, 79.) buyurmuşlardır.


Ragıb el-Isfahani, “Müfredat”ında “Hak” kelimesinin karşılığı olarak “mutabakat ve muvafakat” yani, “gerçek ve gerçeğe uygun olan şey” manasını vermiştir. Hak kelimesine dört açıdan dört anlam yükleyen Ragıb el-İsfahani bunları şöyle sıralar:

1. Yaratılışta bir şeyin hikmet ve maslahata göre icat edilmiş olması ki yüce Allah’ın her bir ismi ve sıfatına dayanan her şey hak ve hakikattir. Varlığın her şeyi Allah’ın bir ismine ayine olduğu için bu isme dayanarak hak ve hakikat olur.


2. Hikmetin gereğine uygun, fayda ve maslahata yönelik olarak yaratılan eşya da kendisinden murat edilen amacı ve faydayı gerçekleştirdiği ölçüde hak ve hakikat olmaktadır.


3. Bir şeyi alına ve hakikatine uygun, olduğu gibi anlama ve algılamaya da hakikatini bulma denilmekte ve o fiil de hak olmaktadır.


4. Hakkın yerini bulması anlamında “gereken bir şeyin, gerektiği zaman ve mekânda ve gereken ölçüde meydana gelmesi… (Ragıb, el-Isfahanî, Müfredat, Hakk Md.)

Seyid Şerif Cürcani de “Hak” terimini “İnkârı mümkün olmayacak kesinlikte sabit olan şey” Taftazani de “Gerçeğe mutabık olan hüküm” şeklinde tarif etmişlerdir. Bu sebeple “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” mezhebine “Ehl-i Hak” denmiştir.


Kur’ân-ı Kerimde 247 yerde geçen “Hak” kelimesi “Bâtıl”ın zıddı olarak ele alınmıştır. (Bakara, 2:42; Nisa, 4:105; Mâide, 5:77.) Ayrıca vakıaya uygun olan söz anlamında da kullanılmıştır. (A’raf, 7:169; Sad, 38:84.) “Doğru Haber” (Mü’minun, 23:62.) Doğru yol (Yunus, 10:35) “Asla uygun bilgi ve inanç” (Yunus, 10:36; Necm, 53:28.) “Delil”, (Yunus, 10:76-77.) “Bir olayın iç yüzü” (Yusuf, 12:51.) gibi anlamlarda kullanılmıştır.


Peygamberimiz (sav) “Allahım! Sen Haksın, senin va’din haktır, sana kavuşmak haktır, senin sözün haktır, cennet haktır, cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır ve kıyamet haktır” (Buhari, Teheccüd, 1) hadisinde varlığı kesin olan şeylerin hak olduğunu ifade etmiştir. Bu bakımdan hak olmak ve hak ve hakikat Allah’a ait olan şeylerin tümüdür. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 6:4.) Bu hadisten cennet ve cehennemin şu anda mevcut ve hazır olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Aişe (ra) “Peygambere hak geldi” buyurarak Vahy’in “Hak” olduğunu ifade etmiştir. (Buhari, Bed’ü’l-Vahy, 3.) Peygamberimiz (sav) “Biz hak üzerinde, düşmanlarımız ise batıl üzerinde değil midir?” (Buhari, Şurut, 15.) “Hak geldi bâtıl zail oldu” (İsra, 17:81.) ayetinde de İslam dininin hak olduğu ifade edilmektedir. İmam-ı Gazali’de en hak sözün “Lâ ilâhe illallah” olduğunu ifade ederek “hak” terimini açıklar. Böylece hak kavramı, gerçek bilgiyi, doğru sözü ve gerçek varlığı ifade etmektedir. Bunlara delalet eden hakikat sözü de böylece kelime-i tevhit olmaktadır.


“Hak galiptir ve asla mağlup edilemez” (Buhari, Cenaiz, 79.) hadisinin ifade ettiği manaya göre sonuçta hak daima galip gelmektedir. Ehl-i hakkın ve hakkı müdafaa edenlerin yanlışları yüzünden hak mağlup gibi gözükse de sonuçta galip olacağını peygamberimiz (sav) bu hadisi ile ifade buyurmuşlardır. Çünkü hakkın vesilesi ve hakka götüren vasıtaların da hak olması gerekirken batıl vesileler hakkın mağlubiyetini netice vermektedir. Bu davanın hak olmadığından değil, vasıta ve vesilenin hak olmadığından kaynaklanmaktadır. Bunların içinde batıla vesile olan vasıflar ve dünyada cari olan “Adetullah” ve “Sünnetullah” kanunlarına ittiba etmemek gibi haklı ve doğru gerekçeler (ki çoğu hakaik-i nisbiyeye ait emirlerdir) tam olarak uyulmadığı için ehl-i hakkın mağlubiyeti kaçınılmaz olmaktadır. Ama sonuçta yine “Akibet müttakilerindir” ayeti gereği ahirette müttakiler galibiyetlerini ilan etmiş olacak ve bütün batıl mabutlar ve gerekçeler mağlup olmuş olacaklardır. (Sözler, 2005, s. 1180-1182.)


Hakikat Nedir?

Hak kökünden türeyen “hakikat” kelimesi ise hakkın ta kendisi anlamına gelen bir terimdir. Hakikatin çoğulu ise “hakâik”tir. Bu kelime Kur’ân-ı Kerimde geçmemekle beraber hadis-i şeriflerde “Hakikatu’l-İman” ifadesinde “mahza hakikat ve imanın künhü ve hâlis gerçek” anlamlarında kullanılmıştır. “Allah’ı bilmenin hakikati” ve “takvanın hakikati” şeklinde geçmektedir. (Buhari, İman, 1; Ebu Davud, Sünnet, 16.) Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarı ile hakikat, “bir şeyin kendisi sayesinde var olduğu ve varlığın dayandığı temel esas” olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ın varlığı gibi zatı ve sıfatları da hakikattir. Allah’ın varlığı sıfatları ve isimleri ile beraber külli bir hakikattir. Birbirinden ayrılması düşünülemez. Allah’ın zatı gibi isimleri ve sıfatları da onun ayrılmaz kendisine özgü temel hakikatlerdir. Yani Allah’ın sıfatları mecazi şeyler olmayıp hakikatin ta kendisidir.


Hz. Adem’den (as) kıyamete kadar değişmeden kalan ezelî ve ebedî dini bilgilere hakikat, değişen ve değişmesi caiz olan bilgilere ise şeriat denilmektedir. Buna göre imana ait bilgiler hakikat, amele ait olan hükümler ise şeriattır. Bir şeyin hakikati ve künhü olan bilgilere de hakikat denilmektedir. Kur’ân-ı kerimde geçen Hz. Hızır’a ait bilgiler de hakikat olarak ifade edilmiştir. (Kehf, 18:65-67.) burada Musa’nın (as) bilgilerine “şeriat” Hızır’ın bilgilerine ise hakikat (İlm-i Ledün) denilmiştir. Cüneyd-i Bağdadi “Hakikat ledün ilmidir” demiştir. Hakikatin bilinmesine “İlm-i hakikat” hakikatin görünmesine “ayn-i hakikat” ve hakikatin yaşanmasına ise “hakk-ı hakikat” denilmektedir.


İman konusunda ikrar şeriat ve tasdik ise hakikattir. Her ikisi beraber olursa iman makbul sayılır. İkrarsız tasdik ve tasdiksiz ikrar muteber değildir. Şeriat ve hakikat ilişkisini izah eden İslam bilginleri daha sonra buna bir de “Tarikat” kavramını ilave etmişlerdir. Necmeddin-i Kübra şeriatı gemiye, tarikatı denize ve hakikati de inciye benzetir. Mevlâna’da şeriatı ışığa benzetir, tarikati yol alma ve hakikati de amaca ulaşma olarak görür. Bazıları da şeriatı ağaca, tarikatı çiçeğe hakikati de meyveye benzetmişlerdir. “Peygamberimizin (sav) sözleri şeriat, fiilleri tarikat, halleri de hakikattir” demişlerdir.


Daha sonra Şeriat, Tarikat ve Hakikat üçlüsüne bir de “Marifet” kavramı ilâve edilmiştir. Böylece dört temel esas belirlenmiştir. Marifet kişinin sonuçta ulaşacağı bilgi olarak kabul edilirse hakikatten sonra geldiği düşünülmekle beraber çoğu defa Hakikat ve marifet bir olarak kabul edilmiştir. Hakikat bir erme hali görülürse o zaman hakikat marifetten üstün olmuş olur. Çok defa hakikat ve marifet bir tutulmuştur. Genellikle “Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” olarak sıralanır.


“Hakikatü’l-Hakâik” tabiri bütün hakikatleri kendisinde toplan Cenab-ı Hakk’ın Zât-ı Ehadiyeti kast edilmektedir. İnsan-ı kâmil denildiği zaman “Tevhit” hakikatini tam manası ile kavramış ve bu hakikate ermiş kimse kast edilmektedir. Böylece ilâhî hakikatleri kavramış olan kimseye “İnsan-ı Kâmil” denilmiştir.

“Hakikat-ı Muhammediye” tabiri genel olarak Muhiddin-i Arabî ve İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı Abdülkerim Ceylî tarafından açıklanmıştır. Vâcibu’l-vücudun vücûd-u mutlakının taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-ü evvel) “Hakikat-ı Muhammediye” tabir edilmiştir. Çünkü ilk yaratılan şey Hz. Muhammed’in (sav) nurudur. Yüce Allah’ın ehadiyeti bu ilk tecelli ile “Vahidiyet”e dönüşmüştür. Böylece ehadiyyetten ilk sudur eden şey vahidiyetin ilk mertebesi “Hakikat-i Muhammediye”dir, ki bu kâinatın mayasını teşkil etmiştir. Bu da yüce Allah’ın “bilinmek istemesi” sırrından ve “görünmek istemesi” hakikatinden tecelli etmiştir.


Ehl-i keşf ve hakikat, Hakikat-i Muhammediye mertebesini ifade edebilmek için “Ulûhiyet, vâhidiyet, ehadiyet, kab-ı kavseyn, akl-ı evvel, rûhu’l-kuds, kalem, levh-i ezel” gibi terimler kullanmışlardır. Peygamberimiz (sav) hakkında “Sen olamasaydın kâinatı yaratmazdım” (Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 2:164; Hâkim, El-Müstedrek, 2:615.) hadisi bu hakikatleri ifade etmektedir.


Resul-i Ekrem’in (sav) nuru ve ruhu bütün peygamberlerden evvel, hatta meleklerden de evvel yaratılmış olduğu için insanlığın manevi babasıdır. Hz. Âdem (as) “Ebu’l-Beşer” olup insanların maddi babasıdır. Bu gerçeği peygamberimiz (sav) “Allah ilk olarak benim nurumu yarattı” “Âdem toprak ile su arasında iken ben peygamberdim” (Tirmizi, Menâkıb, 1; Müsnd-i Ahmed, 4:66; 5:379; Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1:265) hadisleri bunu ifade etmektedir. Dolayısıyla İsm-i Azam olan “Allah” isminin tam mazharı “Hakikat-i Muhammediye”dir. (as) Vücud-u mutlak en kâmil manada Hakikat-i Muhammediye’de tecelli etmiştir. Bundan dolayı Hz. Âdemde tecelli eden “Nübüvvet” nurunun hakikati daha sonra diğer peygamberlerde mertebelerine göre tecelli ederek nihayetinde kâmil manada son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (sav) zatında temerküz ederek nübüvveti kemale erdirmiş ve nihayet bulmuştur. Bunun için Zât-ı Ahmediye (as) vücud-u mutlakın azam tecellisine mazhar ve “İnsan-ı kâmil” mertebesinde en ekmeldir. Bu bakımdan âlem-i yaratma ilkesinin aslıdır. Varlık mertebesinin ilk tecellisi ve sonucudur. Bu hakikatlerin yüceliğinden dolayıdır ki Mevlana Celaleddin-i Rumî “Ahmed şayet o ulu kanatlarını tam olarak açmış olsaydı Cebrail (as) da dehşet içinde kalırdı” demektedir.


Hakaık-ı Nisbiye

“Kendilerine nimet verilenler” (Fatiha, 1:4.) "İşte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler." (Nisâ Sûresi, 4:69.) ayeti ile açıklananlardır.


Dinde ve peygamberlerin getirdiği hakikatler içinde hakaık-ı hakikiye “İmana” ait olan hakikatlerdir. Amele ait olan hakikatler ise zamana ve şartlara göre değişmeye müsait olan “hakaık-ı nisbiye” olarak tabir edilirler. İtikat ve amelde, usul ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin tümü daim ve sabittirler, müttehittirler. İhtilafları ancak fürüattadır. Füruat ise zamanın değişmesi ile değişime uğrarlar. Mevsimlere göre elbiseler değişir. Mizaçlara göre de ilaçlar değişir. Aynı şekilde kalb ve ruhun gıdası olan dini hükümler de insanlığın zaman içinde tekâmül edip değişen durumlarına ve gelişimine göre değişime uğrar. (İşaratu’l-İ’câz, 32.) Gerçekte olmayan ve hakikati bulunmayan; ama hakikatmiş gibi görünen pek çok varlık bu şekilde görünmekte ve bazen hakikat yerine geçerek hakikati perdelemektedir. Dikkatsiz nazarlara hakikat gibi görünmektedir. Nitekim bir ateş paresi sür’at-i hareket ile bir daire şeklinde çevrilse bir hat ve daire gibi gözükürken hakikatte bir noktadır. Bu ve buna benze pek çok şey vardır ki bunlar devamlı değişime uğrayarak ve bir sabit hakikat olarak kalmayarak pek çok oluşuma sebep olduğu için bunlara “hakaik-ı nisbiye” denilmektedir.


Yüce Allah kâinatta pek çok hayırları, kemalleri, hayırları ve hüsünleri murat etmiştir. Şerler, çirkinlikler, noksanlıklar güzelliklerin ve kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz’iyat kabilinden kasdî olmayıp tebeî olarak yaratılmışlardır. Ta ki hayırların, güzelliklerin, kemallerin mertebelerini, nevilerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-ı nisbiyenin vücuduna ve zuhuruna bir mukaddeme ve bir vâhid- kıyâsî olsunlar.


Sani-i Hakîm yaratılışta zıtları birbiri içinde cemetmiştir. Bu bakımdan kudret elinde güneş ile zerre birdir. Allah kudretini bu şekilde göstermektedir. Zıtları bir araya getirmek ve beraber çalıştırmak ancak kudreti sonsuz olan Allah’a hastır. Yüce Allah bu şekilde lezzet içinde elemi, hayrın içine şerri, güzellik içine çirkinliği, faydanın içine zararı, nimet içinde nıkmeti, narın içine nuru koymuştur. Böylece iki hakikat içine pek çok “nisbî hakikatleri” (göreceli hakikatleri) yerleştirmiştir. Bir şeyden çok şeyi çıkarmış ve pek çok varlığa bu suretle hayat ve vücut vermiştir.


Hakaik-ı nisbiye ile pek çok daneler sümbül olur. Yüce Allah kâinatın hamurunu bu gibi nisbi hakikatler üzerine bina ederek zıtlar arasında denge unsuru yapmıştır. Bu nisbî emirler daha sonra ahirette hakikat olurlar. Yüce Allah kâinatta nisbî emirleri çoğaltarak varlığı sonsuz derecede çoğaltmıştır.


Zıtların birbirlerine girmesi ile mertebeler ortaya çıkmaktadır. Karanlığın müdahalesi ile ışığın milyonlar mertebeleri, soğuğun müdahalesi ile ısının binler mertebeleri, çirkinliğin müdahalesi ile güzelliğin milyonlar mertebeleri ortaya çıkar. Böylece ziya varlığını ve mertebelerini karanlığa borçludur. Lezzet de elem sayesinde lezzet adını almakta ve varlığını gösterme imkânı bulmaktadır. Sıhhat de hastalık olmazsa bilinmezdi. Bu sebeple yüce Allah binlerce hastalıkları yaratarak sıhhatin binler derecelerini ve mertebelerini hissettirmiştir. Nihayet cehennem olmazsa cennet bilinmez ve lezzet vermez. Yüce yaratıcı zıtları bir araya getirerek ve aralarında binler ve milyonlar mertebeler koyarak hikmetini göstermiş ve haşmetini, yaratıcılığını ve sonsuzluğunu bizlere öğretmiştir.


Kendisinin de bütün bunların üzerinde her şeyi yaratan ve her şeye kolayca hükmeden bir kâdir-i mutlak olduğunu ve aczin asla kendisine müdahale edemeyeceğini açıkça ilan etmiştir. (Sözler, 1171-1172.)


Yine “Hakaık-ı Nisbiye” denen şeyler kâinatın eczası arasındaki rabıtalar ve bağlardır. Kâinattaki nizam ve intizam, varlıklar arasındaki denge ve mertebeler ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Kâinattaki pek çok nevilerin ve varlıkların vücudu hakaik-ı nisbiye sayesinde olduğu için büyük ölçüde hakaik-ı hakikiyeden çoktur. Hatta bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yedi yüzdür. Dolayısıyle varlıklarda şer ve çirkinlik varsa da azdır; çünkü, “şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez. Terk edilirse o zaman şerr-i kesir olur.” Kangren olan parmağı kesmek gibi. Buna “Ehven-i Şer” denilir. Ehven-i şer olan umur ise şer gibi gözükse de hayırdır. Sonucu hayra çıkan şer, şer olmaktan çıkar hayra ınkılab eder. Bunun için ehven-i şer, şer değildir.

Evet, “her şey zıddı ile bilinir” kuralına göre bir şeyin zıddı, o şeyin hakaık-ı nisbiyesinin vücut ve zuhuruna sebeptir. Hakaık-ı nisbiye ile milyonlar mertebeler zuhur eder. Çirkinlik güzelliğe girerek, karanlık ışığa müdahale ederek, soğuk sıcağa dâhil olarak sonsuz ara mertebelerin zuhuruna sebep olmuştur. (İşaratu’l-İ’caz, 32-33)


Kâinatta iki unsur vardır ki, her tarafa uzanmış ve her tarafa kök salmıştır. Bunlar; hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet gibi eserleri ile şu kâinatta ezdad birbiri ile çarpışarak daima değişim ve dönüşümlere sebep olmaktadır. Böylece başka âlemlerin mahsulâtının tezgâhı hükmündeki çarkları çevirir. Elbette bu iki unsurun birbirine zıt dalları ve neticeleri ebede gidecek ve birbirinden ayrılacak ve Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir.

Hakaik-ı Nisbiye böylece cennetin ve cehennemin mahsulâtını yetiştirir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette, anâsır-ı esasiyesi bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet-Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuûnâtın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havuzudur ve lütuf ve kahrın iki tecellîgâhıdır ki, dest-i kudret bir hareket-i şedîde ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münasip maddelerle dolacaktır.


Ezelî hikmet sahibi olan yüce Allah ezelî hikmetinin gereği olarak şu dünyayı imtihan ve tecrübe meydanı, esma-i hünsasına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sayfa olarak yaratmıştır. Tecrübe ve imtihan ise neşv-ü nemaya sebeptir. O neşv-ü nemâ ise istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise hakaik-i nisbiyenin tezahürüne sebeptir. Hakaik-ı nisbiyenin zuhuru ise Sani-i Zülcelâlin Esma-i Hüsnâsının tecelliyatının nakışlarını göstermeye sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, elmas gibi ruhlar ile kömür gibi ruhlar birbirinden ayrılır.


İşte bu ve benzeri sırlardan dolayı yüce Allah âlemi bu surette irade ettiği için, âlemin devamlı olarak değişmesini irade etti. Tahavvül ve tebeddül için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı, zararları menfaatlere mezcetti, şerleri hayırlara idhal etti, çirkinlikleri güzelliklerle cemederek hamur gibi yoğurarak kâinatı tagayyür ve tebeddül kanununa tabi kıldı.


Vatka ki meclis-i imtihan kapanır, tecrübe biter, esma-i hüsnâ hükmünü icra eder, mevcudat vazifesini ifa eder, dünya ahiret fidanlarını yetiştirir, şu âlem-i fenâ sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine takar o zaman zıtları birbirinden tasfiye eder bu tasfiye sonucunda cennet bütün güzellikleri ile, cehennem de bütün çirkinliği ile tezahür eder. Güzellikler çirkinliklerden, zararlar faydalardan, kötülükler de iyiliklerden ayrılır ve her biri bir hakikat olur. Şerler ve fenalıklar cehennem, hayırlar ve güzellikler cennet şeklinde tezahür eder. Yüce Allah şu iki hanenin ve iki âlemin sekenelerine kudret-i kâmilesi ile değişmeyen, sabit ve dâimî bir vücut verir. Çünkü artık tebeddül ve tagayyürün sebepleri olan hakaik-i nisbiye bulunmaz. (Sözler, 2005, s. 867-869.)


Hakaık-ı Hakikiye

Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın ve her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi vardır ki, o hakikat bir ism-i ilâhiyeye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dahanmakla o fen, o kemâlat, o sanat kemâlini bulur ve hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir. (Sözler, 415.)


Her şey Allah’ı tesbih eder.” (İsra, 17:44) sırrınca, herşeyden Cenâb-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.


Aynen öyle de, Sâni-i Hakîm, Cenneti ve dünyayı, semâvâtı ve zemini, nebâtat ve hayvânâtı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz'î bütün eşyayı, cilve-i esmâsıyla eşkâlini tahdit ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile, bunlara Mukaddir, Munazzım, Musavvir isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tayin eder ki, Alîm, Hakîm ismini gösterir. Sonra, ilim ve hikmet cetveliyle, o hudut içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun' ve inâyet mânâlarını ve Sâni ve Kerîm isimlerini gösteriyor. İşte, hakaik-i eşyanın esmâ-i İlâhiyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmânın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâniini zikir ve tesbih ettiğini anla.. (Sözler, 1028.)


Hakaik-i mevcudatı teşkil eden “Hakaik-ı hakikiye azdır.” (İ. İ. 33.)


Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-ı mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. (Sözler, 770.)


Bediüzzaman istikametli cadde-i kübranın Hulefâ-i Erbaa, Sahabeler, Hamse-i Âl-i Abâ ve Ehl-i Beytin ve Eimme-i Erbaa başta olmak üzere müçtehidin ve Tabiînin olduğunu, çünkü onların mesleklerinin ve yollarının hakikate dayandığını ifade eder. Onların kabul ettikleri genel kuralın “Eşyanın sabit bir hakikati vardır” temel prensibidir. Yüce Allah hakkındaki imanları da “Hiçbir benzeri olmayan ve hiçbir şeye müşabeheti bulunmayan” (Şura, 42:11.) yaratıcı olmasıdır. Yüce Allah’ın varlıklarla olan münasebeti yaratıcılığıdır. Yani her şey onun eseri ve sanatıdır. Görünen eşya ve varlıklar hayal değil hakikattir ve Cenab-ı Hakkın eserleridir. Allah tarafından hak ve hakikat olarak yaratılmışlardır ve esma ve sıfatının tecelliyatıdır. Hakikatleri her birinin bir veya birçok esmaya ayine olup, o esma ve sıfata dayanması iledir. Saltanat-ı Uluhiyeti Rahman, Rezzak, Vehhab, Hallak, Fa’âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmay-ı mukaddeseyi hakiki olarak iktiza ediyorlar. Vahdetu’l-Vücut gibi bazı meslek ve meşrepler “Allah’tan başka mevcud olan şeyler evham ve hayaldir” diyorlar ve eşyayı hakiki varlıkları ile kabul etmeyerek hayal derecesine indiriyorlar elbette meslekleri hakikat değil, nâkıs bir mertebedir. Eşyanın hakikatini anlamış değillerdir. Cenab-ı Hakkın Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri hakikattirler, gölge değillerdir; aslîdirler, tebeî olamazlar.

İşte Sahabe, Asfiya-i Müçtehidîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt “Hakâiku’l-Eşya-i Sabitetün” yani eşyanın hakikati vardır ve sabittir. Cenâb-ı Hakkın bütün esmasıyle hakiki bir surette tecelliyatı vardır. Bütün eşyanın Onun icadıyle ve yaratması ile bir harici vücudu vardır. O vücut gerçi Allah’ın vücudu gibi ezelî ve ebedî değiller ve değişime dönüşüme, tekâmüle ve yok olmaya mahkûmdurlar. Fakat hayal ve vehim de değiller. Cenab-ı hak “Hallâk” ismi ile onlara vücut verir ve pek çok esması ile de tebdil ve tecdid eder.


Hem Rahmân, Rezzâk isimleri asıl ve hakikat olduğu için kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç varlıkları ister. Rahmân dünyada merhamete muhtaç olanları ister, Rahîm ismi de hakiki bir cenneti ister. Bunlar ise hakikatsiz olamaz.

İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur'ân'ın birinci tabaka şakirtleridir.” (Mektubat, 2005, s.138-142.)

61 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör