• M. Ali KAYA

HANGİ SİYASETTEN ALLAH'A SIĞINMALI?

M. ALİ KAYA

Osmanlıda iki ihtilalle devleti ele geçiren İttihat ve Terakki[1] I. Dünya savaşına ülkeyi sokup mağlup çıkınca liderleri yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve İttihat Terakki de kendisini feshederek tarihe mal oldu. Onların devlet terörü, istibdat ve baskı ile susturdukları muhalefet ittihatçıların ülkeyi terk etmesini fırsat bilip meydana çıktılar. İngilizler de bu durumdan istifade ederek İstanbul’u işgal edip ülkeyi siyasi boğuşma arenasına çevirdiler.[2]


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “İstanbul’u işgal eden İngilizlerin baş kumandanı, İslam içine ihtilaf atıp Şeyhülislamı ve bir kısım hocaları aldatıp birbiri aleyhine sevk ederek İtilafçı ve İttihatçı Fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunan’ın galebesine ve Harekât-ı Milliye’nin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada (Şualar, 387.) İngiliz ve Yunan aleyhinde propagandalarını kıran ve fitnelerini ortaya çıkaran “Hutuvat-ı Sitte” isimli eserini neşrederek ve “Dürrizadenin Kuvay-ı Milliye aleyhine fetvasına mukabil, bu fetvanın illetli olup geçersiz olduğunu ilan eden Cihad Fetvası, o kumandanın dehşetli planını akim bırakmıştır. Bediüzzaman İngilizlerin fitnesini şöyle tarif eder: “Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamaaını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hatta en garibi kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.” (ESDE, Hutuvat-ı Sitte, s.449-456.)


1908’den itibaren faali siyasetin içinde bulunan Bediüzzaman 1910 yılında Ahrar Fırkası kendisini feshetmesinden ve siyaset sahnesinden çekilmesinden sonra siyaseti bırakır. Ancak ülkenin meselelerine bigâne kalmaz, İngilizlerin propagandalarına mukabil ehl-i imanı ikaz eder, cihad fetvası neşrederek Anadolu’nun işgalden kurtulması için çalışır. Siyasi boğuşmaları yakından takip eder ve işgalcilerin ve Avrupa’dan gelen menfi cereyanların aleti olmadığı gibi, alet olanları da ikaz eder.

İngilizlerin siyasetine alet olanlar Bediüzzaman’a sorarlar:


- Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?

Bediüzzaman:

- “Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım! Evet, İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.[3] Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bil-vasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile (uyutarak) telkin eder, biz kendimizden zannedip, hayal edip asammâne (sağırcasına) tahribimizde eser-i telkini icra ederiz” (Sünühat, 49.) demiştir. Burada Avrupa’dan gelen ve İngilizlerin başını çektiği menfi siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçma gereğini ifade etmiştir.


Bediüzzaman siyaseti dine alet etmeye ve dost yapmaya çalışıyordu. “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim” diyordu. Yirmi sene sonra gördü ki o gizli münafıklar garplılaşmak bahanesiyle siyaseti dinsizliğe alet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslamiyeye alet etmeye çalışmışlardı. İslamiyet güneşi yerdeki ışıklara alet ve tabi olamaz. Ve alet yapmak İslamiyet’in kıymetini tenzil etmektir; büyük bir cinayettir. Hatta eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki ‘Bir âlim-i sâlih kendi fikr-i siyasisine muvafık bir münafığı hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve tefsik etti. Eski Said ona dedi: ‘Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın; senin fikr-i siyasine muhalif melek olsa lanet edeceksin. Bunun için Eski Said “Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınım” dedi ve otuz beş seneden beri siyaseti terk etti.” (Hutbe-i Şamiye, 52.)


1922 Kasım ayında Ankara’ya gelen ve TBMM’de bir “Beyanname” hazırlayıp okutan Bediüzzaman Osmanlı’nın yerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin idaresini ele geçirecek olan ve Kuvay-ı Milliye hareketini kendisine alet eden zihniyetin siyasete hâkim olacağını ve bunun siyaseten önünün alınmasının mümkün olmayacağını görür ve Ankara’dan ayrılarak Van’a gider ve inzivaya çekilir. Nitekim 1923 yılında TBMM’yi feshederek CHP’yi kuran Mustafa kemal ve ekibi tek parti diktası ile hükümeti ele geçirerek devrimleri yapmış ve İstiklal Mahkemeleri ile kendisine muhalefet eden herkesi “Vatan Hainliği” suçlaması ile idam etmiş, muhalefete ve siyasi oluşumlara imkân tanımamıştır. Bediüzzaman da II. Dünya Savaşı sonrası Demokratikleşme dönemine kadar siyasete bakmamıştır.


Bediüzzaman bu hususu Tarihçe-i Hayat’ta şöyle ifade eder: “Eski Said Nur’un parlak bir hasiyetinden gelen kuvvetli bir ümit ve tam teselli ile siyaseti İslamiyete alet ederek çalışırken diğer bir hiss-i kable’l-vuku ile dehşetli ve lâ-dinî bir istibdâd-ı mutlakın geleceğini bir hadis-i şerifin manasından anlayıp, elli sene önce haber vermiş. Said’in teselli haberini o istibdâd-ı mutlak yirmi beş sene bilfiil telzip edeceğini hissetmiş ve otuz beş seneden beri ‘Euzu billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyaseti’ diyerek siyaseti bırakmış ve yeni Said olmuştur.” (Tarihçe-i Hayat, 161.)


Bediüzzaman burada “otuz beş senedir siyaseti bıraktım” buyuruyor. 35 sene sonra Ahrarlar DP olarak dirilince yeniden otuz beş sene terk ettiği siyasi hayata döndüğünü ve DP’yi “Kur’an, vatan ve İslamiyet hesabına desteklediğini” müteaddit mektuplarla ifade etmiştir.


Dipnotlar: [1] İki ihtilalin birincisi 1909’da “31 Mart Hadisesini” bastırmak için Selanik’ten gelen Harekât Ordusu içindeki İttihatçıların bozuk kısmıdır ki 31 Mart ayaklanmasından sorumlu tuttukları “Ahrar Fırkasını” ve “İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini” kapatıp bir kısım mensuplarını idam etmişlerdir. Sonra Sultan Abdulhamid’i tahttan indirmişlerdir. Böylece saltanat el değiştirmiş ve Selaniklilerin eline geçmiştir. İkincisi de 23 Ocak 1913 günü Enver Bey ve Talat Bey'in başını çektiği bir grup İttihat ve Terakki üyesi tarafından hükûmet binası Bâb-ı Âli'nin basılmasıyla yapılan askerî darbedir. Bu darbeler daha sonra 1960 ve 1980 darbelerinin önünü açmıştır. [2] İstanbul’un işgali Mondros Barış Antlaşması ile Birinci Dünya Savaşı'nın sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından gerçekleşmiştir. İstanbul, önce 13 Kasım 1918, sonra 16 Mart 1920'de olmak üzere iki kez işgal edildi. İngilizlerin çekilmesi de 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra, 23 Ağustos 1923'ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti.

[3] İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi, 1918 - 1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol gribi, 500 milyondan fazla kişiye bulaşması sonucu 18 ay içinde 50 milyon dolayında insanın ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgınlardan biri olmuştur. Salgın ılımlı ilk dalga, şiddetli ikinci dalga ve artçı üçüncü dalga olmak üzere üç dalga hâlinde seyretmiştir. İspanyol gribinin bir özelliği; zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemesidir. I. Dünya Savaşı'nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur. (https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0spanyol_gribi)

5 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör