• M. Ali KAYA

HAYALİMİZİ EĞİTELİM

Güncelleme tarihi: 8 Mar

M. ALİ KAYA

Akıldan sonra insana verilen en değerli duygulardan birisi de hayal duygusudur. Hayal olmasaydı insanın “ümidi” de olmaz, hayatı bir zehir olurdu. Geleceğe dair hiçbir hayali olmayan kimsenin halini düşünebiliyor muyuz? Allah hayal yanında ilim, akıl ve muhakeme duygularını da vererek hayali doğru ve faydalı şekilde çalıştırmamızı da istemiştir. Bu konuda ayet, hadis var mı demeyin! Bunu emretmesine gerek yok… Zira insana verilen herhangi bir hediye ve nimeti insanın nasıl kullanacağını söylemek insana akılsız ve aptal olduğunu söylemek gibi hakaret olur. Zira “Sözün tamamı aptala söylenir” demişlerdir.


“Aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliye” (Sözler,10. Söz, 11. Hakikat, s.135.) büyük bir nimettir. Yerli yerinde kullanılmalıdır. Yerinde kullanmayanlara insanlar “hayalperest” demektedirler. İnsan hayalini yüce gayeler ve üstün amaçlar için kullanmalı, güzel bir geleceği hayal ederek gelecekten ümitvar olmalıdır. Bu konuda en güzel örnek Namık Kemal’in hayalini kaleme aldığı “Rüyâ” makalesidir. O hürriyetin insana ve insanlığa, özellikle Müslümanlara nasıl güzel ve herkesin mutlu olduğu bir dünya hayali sunmakta ve gelecekten ümitvar olmamızı, onu kazanmak için nasıl mücadele etmemiz gerektiğini hayal ettirmektedir.


Einstein “Zekanın gerçek göstergesi bilgi değil, hayal gücüdür. Bilgi ve mantık sizi A noktasından B noktasına götürür hayal gücü ise her yere…” demekte ve hayalimizi doğru çalıştırmamız gerektiğini anlatmaktadır. Hayal hedefi büyütmek için verilmiştir.


Hayalimiz ve geleceğe dair yüksek amacımız olmalı. Buna “Uluvv-ü himmet” denir. Hz. Ali (ra) Peygamberimizden (asm) aldığı dersle “Uluvv-ü himmet imandandır” buyurmuşlardır. Bediüzzaman “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler” (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri) demiştir. Yani, hayali ve ideali olmayan ve bu yüksek idealini gerçekleştirmek için çalışmayan kendisini yeterli ve amacına ulaşmış kabul ederek enaniyet ve kibirle hareket eder demektir. Başkalarını hor ve hakir görür, hiçbir güzel fikri ve düşünceyi kabul etmez, onları hor görür.


Gerçeği araştırmak, belli bir amaca ve hedefe ulaşmak için kurulan hayaller insana başarı getirir. Yeni fikir üreten kişiler için hayal duygusu ön planda çalışan bir duygudur. Hayal insan için bir dürbündür, uzakları onunla görebilir. Hayal hakikati incitmemelidir. İmkân dairesinde yaşanabilir hayaller kurmalı ve asla hayalci olmamalıdır.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri şöyle der: “İnsan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sümbüller vermek için kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarf eder, faidesiz tefessüh eder. Ve hayat-ı mâneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere-i bâkıyedir.


Ve keza, insan fiil ve sa'yi cihetiyle zayıf bir hayvan olup dâire-i sa'yi pek dardır. İnfial, sual, dua cihetiyle Rahmân-ı Rahîmin aziz bir misafiridir. Dairesi hayal kadar geniştir.


Ve keza, insanın hayat-ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünkü, insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihazat, hissiyat, duygular, istidatlar itibarıyla hayvanların en âlâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki, bu kadar cihazat, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmiştir.” (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale, s. 288.)


Yüce Allah dünyanın bütün olayların fotoğraflarını çekmekte ve ahiretin güzel manzaralar teşkil edecektir. Levh-i Mahfuza aldığı bu manzaralara “Alem-i Misal” denilmektedir. Alem-i misalin insandaki misali “Hayal Alemi”dir.


İnsanın hayali geçmiş zamanlara gidip olan hadiseleri ve olayları hayal ettiği gibi, gelecek zamana giderek o zamanda yaşanacak olayları çıkarabilir. Bu duruma “Feraset” denir. Akıllı insan geçmişten geleceği, olmuştan olacağı hayal edebilir ve ders çıkararak önceden insanları ikaz edebilir. Peygamberimiz (asm) “Mü’minin ferasetinden korkun, zira o Allah’ın nuru ile görür” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16.) buyurmuşlardır.

Yine insan hayal duygusu ile zaman öncesine giderek Peygamberimizi (asm) vazife başında görüp, mucizelerine şahitlik edebildiği gibi, gelecekte başına gelecek olan ölümü düşünüp kabirdeki ve mahşerdeki halleri Peygamberimizin (asm) haber verdiği gibi hayal edebilir. Böylece “Ölmeden önce ölün” “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikredin!” (Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26; Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31.) hadis-i şerifi gereği ölümü düşünerek nefsini her türlü kötülükten ve haramlardan vazgeçirebilir.


Hayal duygusu lisanın söyleyemediği hakikatleri anlayabilir. Bediüzzaman “İşâratu’l-İ’câz” isimli tefsirinde “Lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal bakıp, görsün ve “ der. Yine, “Akli şeylerden fazla, temsillerle hayali şeyleri kabule, hayal daha yakındır. Ve keza, akla muhalif olan ve hem gayr-ı me’luf bulunan bir şeyin me'nus bir şekilde gösterilmesiyle hayal çabuk kabul eder. Ve keza, gaip bir şeyi hazır göstermekle, akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur, his de kabul eder” demektedir.

Bediüzzaman hayalin nasıl çalıştığını bir misalle anlatır ve der ki: “Bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi. İşte, madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır” (Şualar, 11. Şua, Meyve Risalesi, Asay-ı Musa, s.37.) demektedir.


Bediüzzaman Said Nursi hayali bilginin oluşması için ilk basamak olduğunu ifade eder. Hayal etmesini bilmeyen ve hayali olmayanın ilminin de olmayacağı böyle anlaşılır. Şöyle der: “Dimagda meratib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir, sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir. İtikadın baskadır, iltizamın baskadır. Herbirinden çıkar bir halet: Salabet itikaddan, taassub iltizamdan, imtisal iz'andan, tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda. Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eger olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde safi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli.” (Sözler, Lemaat, s.958.)


Zihindeki ilim ve bilgi dereceleri hem birbirinden farklı hem de birbiriyle karışık vaziyettedir. Hayal kuran kişiler, fikir üreten kimselerdir. Her şey hayal etmekle başlar. Önce hayallerde bir canlandırma olur, sonra ardından tasarlama ve zihinlerinde şekillendirme gelişir. Hayal tasarıma dönüşür. Görsellik, misallerle anlatım hayal gücünün kapılarını sınırsızlığa açan birer anahtardır. Hayal olmadan bir düşüncenin detaylı bir şekilde oluşması mümkün değildir. Hayal düşüncenin önünü açar.


Bediüzzaman hazretleri yine “Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz” (Münazarat, s.49.) demektedir.

8 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör