• M. Ali KAYA

HAYAT PRENSİPLERİ

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. ALİ KAYA

Huzur ve Saadetin Kaynağı

Fert ve toplumun hen ruhî hem bedenî ihtiyaçların tatmini ile korku ve kaygılardan emin olarak yaşanmasına huzur denir. Yani, fert ve toplumun mutlu kılan durumlarının mutsuz kılanlardan daha yüksek olma halidir huzur.


Gerçek huzur imandadır; zira iman insanı her şeye kadir olan Allah’a tevekkül ile insanın tün kaygı ve korkulardan kurtarır ve insana büyük bir sabır ve dayanıklılık verir.


Hayat ve huzur hakkı kutsaldır ve her insanın en birinci hakkıdır. Bediüzzaman hazretleri “hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz hayatınızı iman ile hayatlandırın, feraizle ziynetlendirin ve günahlardan çekinmekle muhafaza edin!” buyurur.

Huzur ve saadet imanda, ilim öğrenmekte, akraba ve dostlarla muhabbette, kainat kitabını mütalaa ederek tefekkür etmekte ve Allah’ı zikir ve dua ile ibadet etmektedir. Kur’ân-ı Kerim “Kalpler Allah’ı anmakla tatmin olur ve huzur bulur” (Ra’d, 13:28.) buyurur.

Peygamberimiz (asm) “İnsanlar helak oldu diyen, helak olmuştur” (Müslim, Birr, H. No: 2623.) buyurarak daima ümitli ve iyi niyetli olmak ve her şeyin iyi tarafını düşünmek gerektiğini ve toplumda sadece kötülükleri görerek ümitsizliğe düşmemek gerektiğini ifade eder.


Huzur ve saadet Allah korkusu ile günahlardan kaçmakta, amel-i salihin en önemlisi olan insanlara güler yüzle ve güzel ahlakla davranmaktadır. İyilik budur. İyilik yapan iyilik bulur. Amel-i Salih dediğimiz iyilikler ve ibadetler iman ile beraber sayılmıştır; zira ancak iman ile onlardan istifade edilir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “İyilik ve takvada birbirinize yardımcı olun, kötülük ve günah işlemede birbirinize yardım etmeyin” (Maide, 5:20.) buyurur. Bu da ancak insan kendisi için sevip istediğini başkası için de sevip istemesi ile mümkün olur. Nitekim Peygamberimiz (asm) “Kendisi için sevip istediğini kardeşi için de sevip istemedikçe hakiki iman etmiş olmazsınız” (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71-72; Tirmizî, Kıyâmet, 59; Nesâî, Îmân, 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime, 9.) buyurarak imanın gereği, huzur ve saadetin kaynağının herkesin iyiliğini istemekte olduğunu bize ders verir.


Dünyada Ahiret Hesabına Çalışmak

Huzur ve saadetin, hayır ve ibadetin ahiret amacına göre yapılması gerekir. Zira dünyada yapılan her şeyin ahirette bir karşılığı vardır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Kim yaptıklarının karşılığını dünyada isterse biz ona dünyada veririz; kim de ahiret sevabını isterse ona da onu veririz. Şükredenleri en kısa zamanda mükafatlandıracağız” (Âl-i İmran, 3:145.) buyurur. Peygamberimiz (asm) “Kim ahiret için çalışırsa Allah ona dünyayı verir, dünya için çalışana ahireti vermez” buyurarak bunu açıklar.


Kur’ân-ı Kerim “İnsanlardan bazısı şöyle der: “Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!” Böylesi için âhirette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: “Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!” İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür. (Bakara, 2:200-202.)


Peygamberimiz (asm) “Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.) buyurmuştur. Ahiret hesabına dünyayı istemek de Allah’ın emrettiği şekilde helal yoldan olmak şartı ile ibadettir.


Yüce Allah ahiret hesabına, dünyayı ahiretin tarlası görerek çalışanları sever. Şöyle buyurur: “Onlar öyle adamlardır ki, ne ticaret ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyar. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur, 24: 37.)


“Allah’ın sana verdiği kudretle âhiret yurdunu iste, sakın dünyadan nasibini de unutma” (Kasas, 27:77.) ayetine göre dünya ve ahiret dengesini, havf ve reca ölçüsünü iyi ayarlamak gerekir.


Meşveret ve Şûrâya Önem Vermek

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Müslümanların hayat-ı içtimaiyedeki saadetlerinin anahtarı meşvert-i şer’iyedir” (ESDE, Hutbe-i Şamiye, 2012-İstanbul, s.354.) der. Meşveret-i şer’iye demek “Kur’ân-ı Kerimin Şurâ Suresinde (Şura, 42:38.) emrettiği meşveret demektir. Yoksa maşveretin şer’î olanı ve olmayanı diye meşveret ikiye ayrılmaz. Meşvereti kim nerede nasıl yaparsa yapsın dinin emrettiği meşvereti yapmış olur.


Meşveret, uzmanların fikirlerine başvurmak, ilim ve sanat sahiplerine danışarak ve ortak akılla verilen kararlara göre hareket etmek demektir. İş için ehil olana danışmak ve işi ehil olana vermek, teşrik-i mesai yapmak, yardımlaşmayı sağlamak, taksimu’l-âmâl ile iş bölümü yapmak ve sorumluluğu paylaşmak için meşverete ihtiyaç vardır. İşte başarı, kurumlarda gelişme ve üretimde kalite ve artışı sağlamak, yatırım ve pazarlama yapmak, hizmet üretmek için meşveret, yani toplantı yapmak şarttır.


Kurumlar ve işletmeler, yapılacak ortak hizmetler toplantılarla ve alınan kararlar ve bu kararları kararlı bir şekilde uygulamakla verimli ve başarılı olur. Meşveret bir sistem olduğu gibi, sistemli bir yapı oluşturmak da meşverete bağlıdır.


Meşveretler samimi, iyi niyetli ve başarı odaklı olarak yapılırsa ihlaslı olur, hem Allah’ın yardımını, hem de insanların yardımını sağlar. Bu sebeple Bediüzzaman “Haklı şura ihlas ve tesanüdü netice verir” (ESDE, H. Şamiye, s.356.) buyurur. İhlas ve tesanüdü netice vermeyen ve çatışmaları doğuran, iş ve hizmet odaklı değil de kişi odaklı yapılan meşveretler haksızlıkları netice verebilir ve böyle bir meşveret de “Meşvet-i Şer’iye” anlamında olmaz. Yani, meşveret olmaktan çıkar, çatışma ortamı haline gelir ve buradan faydalı kararlar çıkmaz ve hizmet üretilmez. Meşvereti sabota etmek isteyenler de meşvereti bu gibi olumsuzluklar ile kitleyerek verimsiz hale getirirler. Bu durumda meşverete ehil olmayanları meşverete dahil etmeyerek meşvereti sağlıklı bir zemine, yani “Meşveret-i Şer’iyeye” meşru ve sağlıklı bir zemine oturtmak gerekir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde meşveret ve şurayı emrettiği gibi, bunun misallerini de bize göstermiştir. Yüce Allah’ın Hz. Âdem’i yaratacağı zaman meleklerle yaptığı istişare, Hz. Hz. Süleyman’ın mektubunu alan Belkıs’ın vezirleri ile yaptığı istişare, Firavun’un Hz. Musa’ya karşı tedbir almak için vezirleri ile yaptığı istişare bunlardandır.


Peygamberimiz (asm) istişareye çok önem verirdi. Zira yüce Allah “İş konusunda onlarla istişare et! Karar verdikten sonra azmet ve sebat et.” (Âl-i İmran, 3:159.) ferman etmişti. Peygamberimiz (asm) buna çok dikkat ederdi. Nasıl meşveret yapacağını da yüce Allah “Ümmeti konusunda Peygamberimiz (asm) ile istişare ederek” ve “Miraçta namaz konusunda Hz. Musa (as) ile istişare ettirerek” öğretmiştir. Peygamberimiz (asm) da her konuda özellikle Hz. Cebrail (as) ile istişare ederek Allah’ın emirlerini uygulamaya koyardı. Kendi kafasına göre yapmazdı. Dünya işlerini de sahabeleri ile istişare ederek aldığı kararlara göre yapıyordu. Bu konuda en güzel örnek “Bedir ve Uhud savaşları için yaptığı istişarelerdir.


Hz. Enes (ra) “Arkadaşları ile istişarede Hz. Peygamberden daha fazla istişare edeni görmedim” (Tirmizi, Cihad, 34.) der. Peygamberimiz (asm) bir kişiye görev vereceği zaman sahabeleri ile istişare ederdi. “Müslümanların fikrini almadan Emir tayin etseydim, İbn-i Ümmi Abd’i tayin ederdim” (Tirmizi, Menakıb, 38.) buyurarak meşveretsiz iş yapmadığını ifade etmiştir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde aile içinde dahi istişareyi emreder ve “Eğer ana-baba aralarında istişare ederek ve anlaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur.” (Bakara, 2:233.) buyurur. Peygamberimiz (asm) “Kendilerini ilgilendiren hususlarda kadınlarla istişare edin.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2:97.) “Kızları hakkında kadınlara danışınız.” (Ebu Davud, Nikâh, 23.) buyurarak kadınlarla da istişare etmeden karar vermemek gerektiğini belirtir.


İstişare güvenilir, sahasında uzman kişiler olmalıdır. Her meseleyi her önüne gelen ile istişare etmek ehil olmayanların işe karışmasına ve işlerin sarpa sarmasına sebep olur. Böyle bir istişareden sağlıklı bir sonuç çıkmadığı gibi, başarılı bir icraat da yapılamaz, kişiye pişmanlık getirir. Peygamberimiz (asm) “İstişare eden pişman olmaz” (Taberânî, Mu’cemu’l Evsat, 14:394; Keşfu’l-Hafâ, 2:242.) buyururken rastgele insanlarla istişare edin manasında söylememiştir. Ehil kişilerle yapılan istişareden pişman olunacak bir karar çıkmaz buyurmuştur.


“İstişare edilen kişi, kendisine güvenilen kişidir.” (Tirmizî, Edep, 57, 59.) buyurarak kendisine güvenilen kişilerle istişare edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. İstişare edilen kişi işin uzmanı ve ehli olmalıdır. Peygamberimiz (asm) genel şuraya gitmeden önce yakın sahabeleri ile istişare eder sonra tüm müminleri toplayarak istişare ederdi. “Gelip geçen bütün Peygamberlerin ikisi sema ehlinden, ikisi de arz ehlinden olmak üzere istişare edeceği dört veziri olageldiğini ve kendisinin de aynı şekilde dört vezirle takviye edileceğini” (Tirmizî, Menakıb, 17.) haber vermiş ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (ra) ile istişare ederdi.


Kendisi ile istişare edilen de iyi niyetle yardımcı olmak amacı ile doğru bildiğini söylemelidir. Peygamberimiz (asm) “Kim, bir kardeşine, gerçeğin başka olduğunu bildiği halde bir şeyi tavsiye ederse ona ihanet etmiş olur” (Ebu Davud, İlim 8) buyurmuşlardır.

36 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör