• M. Ali KAYA

HAYATIN ZORLUKLARI

M. ALİ KAYA

“Şerefle tamamlanması gereken en ağır görev hayattır.”

(Tocqueville)

Hayat dört işleme benzer. Evlilik toplamadır, çocuklar çarpmadır, ölüm çıkarmadır, bölme ise miras taksimidir. İşte hayat böyledir. Yine hayat dört mevsime benzer. Gençlik bahar mevsimi gibidir. Bu mevsim ekim zamanıdır. Yaz olgunluk dönemidir ve meyve verme zamanıdır. Güz mevsimi yaşlılıktır ve harman zamanıdır. Ölüm ise kış mevsimidir. Kar gibi beyaz kefeni giyip kabre girme zamanıdır. İkinci bahar ise yeniden dirilme zamanı olup mahşerde hesap vermeye kalkmaktır. Sonrasında ise mükafat ve ceza verilecektir.


Hayat değişimdir, inişli çıkışlıdır. Bolluk ve darlıktır. Zenginlik ve fakirlik, sağlık ve hastalık, sevinç ve keder hiçbir zaman eksik olmaz. Hayat hiçbir zaman istediğimiz gibi gitmez. Bu sebeple akıllı davranmak, gerçeklerle yüzleşmek, sabırlı olmak, hiç moralimizi bozmadan yürümeye devam etmek gerekir.

Hayatımızı şekillendiren çevremizdir. Çevre ise, iyisi ve kötüsü, dostu ve düşmanı, hayrı ve şerri ile bizim karşımıza çıkar. Hayatta insan tek başına değildir. Bu sebeple herkesin önemli görevleri olduğu gibi karşılıklı hakları ve çıkarları vardır. Hayatta pek çok vazife bizi beklemektedir. İnsanın nefsine, Rabbine, ailesine, çevresine, vatanına, dinine ve tüm canlılara karşı vazifeleri vardır. Bu vazifeler içinde en önemlisi kişinin kalp dairesinde nefsine karşı olan vazifelerini yapmaktır.


Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:


“Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.


Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.” (Meyve Risalesi, Dördüncü Mesele, s.20.)


Akıllı ve sorumluluk sahibi insan çok çile çeker. Zira akıllı olmak herkesi idare etmeyi gerektirir. Bu ise gerçekten çok zordur. Ne demişler? “Akıllı olup herkesi idare etmekten ise deli ol, herkes seni idare etsin!” Atalarımız “Dünyada dertsiz baş yoktur. Dertsiz baş ancak bostan korkuluğunda bulunur” demişlerdir.


Neden hayat bu kadar zordur? Neden hiçbir şey istediğimiz gibi gitmez? Hayatın zorluklarının sebebi nedir? Zorluklar, sıkıntılar, güçlükler insanların istidatlarının ve kabiliyetlerinin inkişafı içindir. Kabiliyetler zorluklarla mücadele ederken gelişir. Zorluklar insanı bu zorlukları ve sıkıntıları aşmaya zorlar, bu sebeple insanlar kolaylığı celp etmek için aklını ve fikrini çalıştırır, bedenini çalıştırır ve bir çıkış yolu ve rahatlık bulur. Soğuktan korunmak için elbiseler, evler, ısıtıcı şeyleri keşfeder ve bunlardan istifade eder. Hastalıktan korunmak ve kurtulmak için ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirir. Tıp bu şekilde ilerler. Cehaletten kurtulmak için ilimler, öğretmenler, okullar ve kitaplar ortaya çıkar. Haberleşmek için gerekli çalışmalar iletişim araçlarının keşfine sebep olur. Bu sebeple “Zorluk kolaylığı celp eder” denilmiştir.


Düşman olmazsa insanlar kendilerini korumak için devletler kurmaz, askeriye ve silah sanayi gelişmezdi. Bütün bunlar insanların duygu ve beden gelişimi, teknik ve teknolojik gelişmeler için gereklidir. Bunun için “İhtiyaç medeniyetin üstadıdır” denilmiştir. Yine bu sebeple “Derdimiz dermanımızdır” denilmiştir.


İnsanın dertlerini dert edinmek, onların yardımlarına koşmak insanı yardımsever, şefkatli ve merhametli olmaya, sıkıntılara sabretmek sabırlı olmaya, düşmanla mücadele etmek cesaretli olmaya sebep olur. Yardımseverlik, sabırlı olmak ve cesaret ahlakî bir fazilettir ve insanı ahlak bakımından üstün bir dereceye yükseltir. Peygamberimiz (asm) “Müʼminler birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvları da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa dûçâr olur” buyurur. (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.) Yine, “Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir…” (Buhârî, Îmân 42.) buyurmuşlardır.


Yüce Allah insana çekirdekler nevinden verdiği kabiliyet ve istidatları inkişafını ve gelişmesini ve pek çok hayırlı neticeler vermesini murad etmiş ve insanı bu sıkıntılı, meşakkatli dünyaya göndermiştir. Dünya hayatının derteri ve sıkıntıları olmasaydı insan bu sıkıntıları aşmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaz, kabiliyetleri inkişaf etmezdi. Bu gerçeği yüce Allah şöyle ifade eder: “Muhakkak ki biz insanları korku, açlık, can ve mal eksikliği ile imtihan ederiz.” (Bakara, 2:155.) İmtihan öğrenmek ve kabiliyetimizi geliştirmek içidir.


Kişinin Allah’a imandan sonra vazifesi Allah’a itaattir. Yüce Allah’a itaate ibadet denir. İmanla beraber olan bütün faaliyetler, haram ve günah olmamak şartıyla Allah’ın iradesine ve rızasına uygundur, ibadettir ve insanın istidat ve kabiliyetlerinin gelişmesine ve cennetteki nimetlerden istifade etmesine hizmet eder. İnsan cennette kalmış olsaydı, bu sıkıntılı dünyaya gelmemiş olsaydı kabiliyetleri gelişmezdi ve cennetin nimetlerinden istifade edemezdi. Nasıl ki okula gitmeyen ve sıkıntılı tahsil hayatından geçmeyen fabrikalarda ve yüksek mevkilerde vazife alamaz ve oradaki nimetlerden istifade edemez ise, dünya hayatı da böyledir.


İnsan bu vazifeleri yaparken ücretini peşin almıştır. Allah onu yaratmış ve en değerli aletler, organlar ve kabiliyetlerle donatmış, ona kendisini geliştirmek için her türülü imkanı yaratıp önüne koymuştur. İnsanın Allah’tan başka bir şey istemesine, talep etmesine hakkı yoktur. Vazifesi bu nimetlere şükretmek ve kendisine emaneten verilen bu nimetleri yerli yerinde kullanıp geliştirmektir. Bunu yaptığı zaman zaten ebedi bir mükafatı Allah’ın lütfu olarak hak etmiş olacaktır. Yoksa bütün bu nimetleri zayi ettiği ve kendisine zararlı hale getirdiği için cehennem gibi büyük bir azabı hak edecektir.


Bu sebeple Bediüzzaman “Ubudiyet mukaddeme-i mükafat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.


Çünkü, ey nefis, hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle, bütün mat’umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû-yi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur. Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. Sonra, imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.” (Sözler, 24. Söz, s.482.)

6 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör