• M. Ali KAYA

HİCRETİN ANLAMI

M. Ali KAYA

Din demek iman demektir. İslam davası iman davasıdır. İmanın hassası ise hürriyettir. Hürriyet siyasi bir kavramdır. Dolayısıyla dinin salih amel yönü vardır ve bu hayat-ı şahsiye ve içtimaiye ile alakalıdır. Birbirini tamamlar ve ikmal eder.


Peygamberimiz (asm) bi’setten sonra on üç sene Mekke’de kaldı. Kur’ân-ı Kerimin dörtte üçü Mekke’de nazil oldu. Bu 6666 ayetin 4500 ayetine tekâbül eder. Peygamberimiz (asm) Mekke’de ne anlattı? Henüz ahkam ayetleri nazil olmamıştı. 4500 ayet neden bahsetmektedir? Elbette imana ait “Tevhid, Nübüvvet ve Haşir” konularından bahsetmekteydi.


Peygamberimiz (asm) ve müminler Mekke döneminde çok büyük baskı ve istibdat altındaydılar. Kabe’ye gitmesi, Kur’an okuması, namaz kılması ve tebliğ vazifesini yapması engelleniyor, insanların peygamberimizle (asm) görüşülmesine izin verilmiyor, müminler büyük işkence görüyor ve öldürülüyorlardı. Bu sebeple hürriyetin olduğu memleketlere hicret etmek zorunda kaldılar. Peygamberimiz (asm) onlara “Habeşistan’da adil bir hükümdar var, oraya gidin” buyurdular. Sahabeler de iki defa Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldılar.


**

Hicret, istibdat ve zulümden hürriyet ve adalete hicret etmektir. Hicret iman davasını hürriyet içinde insanlara anlatma ve hürriyet içinde imana hizmet ve ibadet edebilmek içindir. Medine’liler güvence verdiler. Peygamberimiz (asm) Medine’ye hicret ettikten sonra İslamiyet insanlara daha kolay anlatıldı. Hicretin amacı “Din ve Vicdan” “İlim ve Fikir Hürriyeti” için gereklidir.


Yoksa Siyasal İslamcıların iddia ettikleri gibi “aşiretten devlete” ve devlet kurmaya hicret etmek değildir. Din devletler üstündür. Dinin devleti, bayrağı, parası ve sınırları yoktur. Devlet toplumların güvenlik ve adalet ihtiyacından doğmuştur. Hz. Ali (ra) Hz. Muaviye’nin (ra) mücadelesi “Hilafet ve Saltanat” mücadelesidir. Hz. Hasan (ra) devletin önemsiz olduğunu “Hilâfeti Hz. Muaviye’ye bırakarak dine ve imana, İslam’a ve Sünnet-i Seniyyeye hizmete kendisini verdi. Zira toplum bozulmuştu. Toplumun düzelmesi inancın düzelmesi ve fikirlerin ıslahı ile mümkündü. Hz. Hasan (ra) buna önem verdi.


Hz. Muaviye (ra) “Toplum bozuldu devlet gücüyle dine hizmet edelim” dedi ve “Adalet-i izafiye” namına hareket etmek gerektiğine hükmetti; ama bunun dini hayatı geliştirmeye bir katkısı olmadı, asayiş daha da bozuldu. Hz. Muaviye’den (ra) sonra oğlu Yezid de “Develet zaafa uğradı. Devleti ırkla güçlendirelim” dedi ve Emevî hanedanına büyük yetkiler verdi, bunun için daha fazla istibdada ve zulme yöneldi. Haşimî oldukları için “Ehl-i Beyte” büyük baskılar yaptı ve Hz. Hüseyin’in (ra) kendisine biat etmemesine öfke duyarak Kerbelâ Hadisesine sebep oldu. Bu da hem dinde hem toplumda daha dehşetli yaraların açılmasına sebep oldu. Ancak Emevi Halifesi Ömer b. Abdulaziz (ra) “Barışa ve İlme” önem verdi. Barış ve hürriyet ortamında birbirine düşman olan toplumun pek çok kesimi bir araya gelerek huzur ve asayişin teminine vesile oldu. Ancak istibdaddan fayda görenler Ömer b. Abdulaziz’i (ra) şehit ederek yeniden istibdada güç verdiler. Emevi devleti de kısa zamanda yıkıldı.


**

Peygamberimizin (asm) “Medine Sözleşmesi” adında bir Anayasa hazırlayarak ve Medine’de buluna 7000 müşrik ve 3000 Yahudi’nin temsilcilerinden aldığı “Yürütme” yetkisi ile Medine’de tesis ettiği Barış ve Hürriyet ortamı ve Hudeybiye Barışı ile Kureyş ile tesis ettiği Barış ve Hürriyet ortamından sonra İslamiyet bütün Arabistan’a yayıldığı gibi İran ve Bizans’ın yönetimi altında bulunan yerlere de ulaştı ve insanların gönüllerini fethederek getirdiği iman ve İslam nuru ile kısa zamanda akıllar ve kalpler üzerinde tahtını kurdu. İslam’ın yayılması “İlim, Ahlak ve Fazilet” iledir. Sahabenin yaşadığı İslam Ahlakı kalpleri ve gönülleri fethederek İslam’ın yayılmasına sebep olmuştur.

Bu sebeple “Asr-ı Saadet” bir devlet değil, bir yönetim modelidir. Hürriyet, Adalet, Meşveret ve Kanun hakimiyetinin uygulanması modelidir. Şahıs hakimiyetine değil, Kur’an ve Sünnetin ortaya koyduğu kurallar ve yasların topluma hâkim olmasıdır. Zira İslam’ın hakimiyeti kalplerde imanın, hayatta doğruluk ve ahlakın, yönetimde adalet ve hakkaniyetin, Allah korkusu ve ibadet hayatının topluma hâkim olması demektir. Yoksa bir devletin ve baskıcı bir otoritenin hakimiyeti değildir.


**

Peygamberimiz (asm) “Mekke’nin fethinden sonra hicret yoktur; ancak niyet ve cihad vardır” (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 45; Cihâd, 1, 27, 184; Müslim, Hac, 445; İmâret 85; Tirmizî, Siyer, 32; Nesâî, Beyat, 15.) buyurmuşlardır. Bu sebeple din için hicret Mekke’nin fethi ile sona ermiştir. Ulemâ bu hadis-i şerifi şöyle izah ederler: Fetihden önce Müslüman olan herkese Medine'ye hicret etmek farz-ı ayn idi. Çünkü, Medine'de Müslümanlar sayıca azdı, güçlenmeye muhtaç idiler. Mekke'nin fethinden sonra, Arabistan müşrikleri kabileler hâlinde İslam'a girdikleri için, artık sayı artmış, düşman tehlikesi de çok azalmış olduğu için hicret yasaklandı.


Zamanımızda ise hicret yoktur. Zira İslam’a baskı ve zulüm yöneticiler tarafından yapılmaktadır; ama ülkede “Din ve Vicdan Hürriyeti” kısmen vardır. Ezanlar okunmakta, Cuma ve Bayram namazlarına devletçe izin verilmektedir. İslam fakihleri Cuma ve Bayram namazlarına izin verilen ülkelerin “Dar-ı İslam” olduğuna hükmetmişlerdir. Hicret ise “Dar-ı Harpten Dar-ı İslam’a yapılır. Kaldı ki maalesef Müslümanlar kendi yöneticilerinden gördükleri baskı ve zulümden dolayı İslam ülkelerine değil, Hıristiyan Batı ülkelerine sığınmaktadırlar. Bu ise hicret değil, sığınmadır. Günümüzde din için savaş yapılmadığı, “Din ve Vicdan Hürriyeti” ile tüm dünya devletleri dinle barış içinde olduğu, İslam ülkeleri ile de barış içinde olduğu için “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” gibi ortak hukuk kuralları çerçevesinde anlaşmalara bağlı olduklarından “Barış Şartları” geçerli olup “Dar-ı Sulh” sayılırlar. Dar-ı Sulh olan ülkelerde de “Dar-ı Harp” hükümleri geçerli olmaz. Dar-ı Harp ancak fiilen savaş durumuda olunan ülke demektir. Günümüzde Müslümanlar birbirleri ile savaşmaktadır. Bu ise dini cihad değildir. Fitnedir. Allah bizi kafir ve münafıkların fitnelerinden korusun. Allah da bizi ancak İlme ve dine sarılmakla korur. Biz İslam’dan ve ilimden uzaklaştıkça yüce Allah da bizi fitnelerle imtihan eder.


**

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bu zamanın cihadı manevidir. Kur’an-ın akılları teshir eden, kalpleri nurlandıran iman hakikatleri ile cihad edeceğiz” buyur. “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşilere olduğu gibi icbar ile değildir” der. Ayrıca “Biz ahlak-ı İslamiyenin ve hakaık-ı imaniyenin kemalâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler” buyurarak bizim bu noksan yönümüzün takviye edilmesi gerektiğini ifade eder. Bu zamanın cihadı bu şekildedir.


Peygamberimiz (asm) “Müslüman elinden dilinden kimsenin zarar görmediği insandır” (Ebu Davud, Cihad, 2.) buyurmuş ve faydalı insan olmamızı istemiştir. “Müslüman baştan ayağa menfaattir” buyurmuşlardır.

Din; iman, ibadet, ahlak ve hukuktur. Din, güzel ahlaktır. Din; ilim, amel ve ihlastır. Bunu da ancak “Hürriyet” içinde sağlayabiliriz. Bu sebeple Bediüzzaman “Asyanın bahtını ve İslamiyetin taliini açacak ancak meşrutiyet ve hürriyettir” der. Yani, günümüzde İslam dünyasında ne zaman hürriyet ve demokrasi hâkim olursa işte o zaman dini hayat canlanır ve Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanır. Bu sebeple öncelikli meselemiz “Hürriyet ve Demokrasinin” hakimiyetidir.

11 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör