• M. Ali KAYA

HİMMET VE HAMİYET

M. ALİ KAYA

Gayret etme, yüksek iradeli olma, yüksek gayeler ve ulvî amaçlar peşinde koşma manalarına gelen himmet yüksek bir ruh halidir. Nefsani, dünyevi ve basit şeylere tenezzül etmeyen, yüksek ve ulvi gayeler peşinde koşan insanların ahlakıdır. Araplar “Himmetü’r-ricali naklau’l-cibal” yani “Kişinin himmeti dağları yerinden oynatır” demişlerdir.


Büyükler “Erenlerin himmeti işleri asan eder” demişlerdir. Yani, Allah dostları olan yiğitlerin gayreti ve çabası en zor işleri kolaylaştırır” demişlerdir. Himmet, kalbin bir şeyi çok ciddi istemesi ve kalbin başka şeylere ve amaca hizmet etmeyen şeylerden uzak durması ve önem vermemesidir. Ârif-i billah mâsivadan gönlünü çekip sadece Allah’a yönelmesiyle büyük bir himmet ve gayretini Allah’a rağbetini ve himmetinin yüceliğini göstermiş olur. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Himmet yüceliği imandandır” buyurmuşlardır.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir” buyurarak kişinin himmeti ne derece yüce olursa o insanın da o derece yüceleceğini ifade etmiştir. İslam bilginleri “Nefsin yücelmesini istersen himmet kanatlarını aç. Zira kuşu semalara yükselten kanadı olduğu gibi insanı da yücelten himmetidir” demişlerdir. Abdulkadir Geylani hazretleri himmeti “nefsini dünya sevdasından, ruhunu ahiret sevdasından, kalbini masivadan uzaklaştırıp bütün maddi ve manevi duyguları ile Allah’ın emrine ve rızasına yöneltmektir” demiştir.


Hamiyet, gayret ve ideal anlamına gelmektedir. İslam’ı öğrenmek, imanda terakki ve tekâmül etmek, salih amellerde yarışmak ve zamanını boş yere, oyun ve eğlencelerle geçirmeden “dine, imana, Kur’ân'a ve insanların ahiret hayatına hizmet” için gereken gayreti göstermektir.


Müslümanların dertleri ile ilgilenmek ve yardımcı olmak da hamiyet-i islamiye gereğidir. Peygamberimiz (sav) “Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir” (Taberani, Mecmau’l-Evsat, 1:151; 7:270) Müslümanların derdini dert edinmek kişinin hamiyet sahibi olduğunu gösterir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde müslümanların “İyilik ve takvada yardımlaşmalarını” (Maide, 5:2) bir başka ayette ise “Hayırda yarışmalarını” (Bakara, 2:148) ister. Hayırda, iyilikte ve takvada yarışmak öncelikli olarak insanların imanına ve ahiretine hizmet etmektir. İşte hamiyet-i islamiye budur.


Hamiyet ve gayret fedakârlık duygusunun inkişafı ile ortaya çıkar. Müslümanların himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklanmalarıdır. Şahsi menfaatlerini ikinci plana atarak müslümanların dertlerini dert edinmek ve hayırda yarışmakla kişi himmet ve hamiyet sahibi olunur. Hamiyet, himmetin ileri ve kemal mertebesidir. Himmet ise gayretli olma halidir. “Ehl-i himmet” “Uluvv-ü himmet” gibi kavramlarla kişinin yüksek ideal ve amaçlar peşinde koştuğu ifade edilir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “hamiyet”, “hamiyet-i cahiliye” (Fetih, 48:26) olarak geçmektedir. Hamiyet-i cahiliye ise övülmek, kahramanlıklarını göstermek ve şöhret için kavim ve kabilesini müdafaa etmek için gösterilen üstün gayreti ve taassubu anlatmaktadır. Buna “Asabiyet-i cahiliye” de denilmektedir. Asabiyet-i cahiliye “ırkçılık” anlamında olup kavim ve kabilesini, milletini mutaassıbane müdafaa etmek anlamına gelmektedir. Cahiliye adeti olarak kabul edilen bu durumu peygamberimiz (sav) yasaklamıştır. Çünkü “Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüt edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslamiye ise, nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.” (Mesnevi-i Nuriye, 205)


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ırkçılığı ve milliyetçiliği gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macun olduğunu ve onu istimal edeni sarhoş ettiğini ifade ederken, hamiyet-i islâmiyeyi imandan kaynaklanan bir ışık olarak tarif etmektedir. Hamiyet imandan kaynaklanırsa nur ve ziya olurken, ırkçılıktan kaynaklanırsa zulmet şekline bürünmektedir.


Dinsiz felsefeden kaynaklanan ve fısk çamuruyla müevves olan medeniyet riyaya şan ve şeref namını vermiş, insanları riyaya sevk etmektedir. Hakikaten insanlar riyaya o derece alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere ve unsurlara riyayı teşmil ederek gazeteleri dellal, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden ferdî ve şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” unvanı altında milliyetçiliğe feda edilmektedir.” (Mesnevi, 318) Böylece “millet için ferdin hukuku nazara alınmaz” diyerek ferdi ve şahsi hayatlar feda edilmekte ve pek çok haksızlık ve zulme sebep olunmaktadır.


Bediüzzaman imandan kaynaklanan hamiyeti “muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesi” olarak tarif eder ve “nefret hamiyetin zıddıdır” (Sünuhat, 199) der. Hamiyetin en güzel ifadesi kişinin dini ve manevi değerleri için kendi şahsi hayatını feda ederek “şehitlik” mertebesine ulaşmasıdır. (Mektubat, 313) Kişi dini inançlara, manevi değerlere karşı muhabbet duyup hürmet ettiği ve milletine karşı şefkat hissi taşıdığı zaman “hamiyetli” bir insan olur.


Hamiyetli bir Müslüman merhamet gereği “Sen çalış ben yiyeyim” demeyeceği gibi, “Başkası acından ölürse ölsün bana ne” diyemez. Böylece faizcilik ve tefecilik gibi iktisadi yanlışlar içinde olmayacaktır. Hürmet ve muhabbet gereği de “küçüklerini sevecek ve büyüklerine hürmet” edip yardım edecektir. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Küçüklerine şefkat göstermeyen, büyüklerine hürmet etmeyen bizden değildir” (Ebu Davud, Edeb, 145) ferman etmişlerdir.


Sevgi ve muhabbetin olmadığı yerde himmetten ve hamiyetten bahsetmek mümkün olmaz. Nitekim peygamberimiz (sav) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de olgun mümin olamazsınız.” (Müslim İman, 93) “Birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur” (Riyazu’s- Salihin, 1:277) buyurmuşlardır.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir. Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebna-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir” (Hutbe-i Şamiye, s. 151-152) buyurarak himmet ve gayret sahibi insanın şahsi menfaatinden fedakarlık ederek toplum için çalışan kişi olduğunu belirtir.


Kişi şahsi menfaatini terk etmedikçe ne züht ve ne de himmet ve hamiyet sahibi olamaz. Bediüzzaman “Zühdün manası terk-i menâfi-i şahsiyedir” (Münazarat, 277) “Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur” (Hutbe-i Şamiye, 152) demektedir.


Namusunu, şerefini, mukaddesatını koruyamamaktan dolayı utanmak ve sıkılmak da hamiyetten kaynaklanmaktadır. Mukaddesatı, Kur’an ve sünneti müdafaa ve muhafaza gayretine de hamiyet denir. İslam dini “hamiyet-i cahiliye”yi yasaklamış, “hamiyet-i diniye”yi tavsiye etmiştir. Hamiyetin dine ve millete bakan iki yönü vardır. Dine bakan yönü insanı ahrete ve Allah rızasına yönlendirirken, millete bakan yönü ile de bireyi “vatan ve millet için” fedakârlığa ve gayrete sevk etmektedir. İslamiyetin her ikisine de sahip çıkarak teşvik ettiğini belirten Bediüzzaman “İslamiyet katında din ve milliyet bizzat müttehittir. İtibarî, zahirî ve ârızî bir ayrılık var. Belki, din milliyetin hayatı ve ruhudur. Hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kalası olmalı. (ESDE, 2009, Hutbe-i Şamiye, s.357) buyurarak bunun sınırlarını çizmiştir.


Dine dayanmayan ve Allah rızasını gözetmeyen bir hamiyet insanı ırkçılığa götürürken, sadece ahrete yönelen ve dünyayı, milleti ve vatanı önemsemeyen bir yaklaşım da taassuba, ülke için fedakârlıktan kaçınmaya, “neme lazım” düşüncesi ile vurdumduymazlığa ve İslam milletinin zillet ve sefaletine sebep olmaktadır.


Bediüzzaman hamiyet ve gayret “Ümit ve Emel” sahibi olmak gerektiğini ifade etmektedir. Onun zıddı yeistir ve “Yeis aczden gelir. Yeis mani-i her kemâldir. Hamiyet ise şiddet-i mevâniye karşı şiddetle mukavemet etmektir. Çabuk ye’se ınkılab eden hamiyet hamiyet değildir” (ESDE, Münazarat, 214) buyurur.


İnsanı dini bakımdan gayrete getiren cennet ve saadet-i ebediye ümidi olduğu gibi, dünyada da gelişmeyi, terakki ve tekâmülü sağlayacak olan ve izzet ve şerefle yaşamayı netice veren, islamın ve Müslümanların diğer milletler ve dinler karşısında izzetini artıran ve zillet ve sefaletten kurtaracak olan “ümit ve emeldir.” Geleceğe ümitle bakmak ve gelecekten ümitli olmaktır. İstibdadın eseri olan ümitsizlik, insandaki istidat ve kabiliyetleri söndürür ve insanlık cevherini öldürür. Ümitsizlik insanı bencil ve tembel yapar. Her türlü ahlaksızlığın temelinde ümitsizlik vardır. Bu ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile acizlikten ileri gelir. Her gelişmeye manidir. Hamiyet ve gayret ümitten nemalanır ve her nevi sıkıntıya göğüs germeyi, dini ve milleti iin her türlü fedakârlığı göze almayı netice verir. Himmet ve gayretin büyümesi ile ahlak da o nisbette yücelir. İnsanı da şahsi menfaatini takip eden şahıs olmaktan çıkarır ve ülkesi için çalışan vatandaşlar haline getirir. Bunun için Bediüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o kimse tek başına bir millettir.”


“Hamiyet ayrıdır, iş ayrıdır” buyuran Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bence bir kalb ve vicdan fezail-i islamiye ile mütezeyyin olmazsa ondan hakiki hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cemedenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise ya maharettir veya salahattir. Sanatta maharet ise müreccahtır” (ESDE, Münazarat, 236) buyurarak dindar olmayan insanların da hamiyet ve gayret sahibi olabileceklerini belirtmiştir.


Bu zamanda himmet Peygamberimizin (sav) “Allahım, bana hakkı hak bilip ittiba etmeyi, batılı batıl bilerek batıldan içtinap etmeyi nasip et” duasını vird edinmek ve bu çerçevede “Hakka hizmet etmektir.

14 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör