• M. Ali KAYA

HRİSTİYANLAR CENNETE GİDER Mİ?

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. Ali KAYA

Giriş

Son günlerde İslam’a saldırılar arttığı gibi, İslam’ı müdafaa edeceğim derken İslam mücahitlerine bilmeden, cahilce saldırarak ehl-i bid’a ve dalalete yardım edenlerin de bulunduğunu görerek üzülüyoruz. Ehl-i ilmin ehl-i tahkik ve insaflı olması gerektiğine inanıyoruz. Zira “İnsaf dinin yarısıdır.”


İslam bilginlerinin “Bir konuda alim olup neyi emredeceğini ve neyi yasaklayacağını kesin olarak bilmedikçe sakın emr-i maruf ve nehy-i anil’-münker işine girmeyin!” uyarısının ne kadar hak ve isabetli olduğu, sahabelerin buna ne derece mükemmel riayet ettiğini görerek onların İslam’ı anlama ve anlatma konusundaki hassasiyetlerine hayran kalmamak mümkün değil.


İstiyoruz ki aynı hassasiyeti günümüz ilim adamları ve akademisyenler de göstersinler. Yoksa Peygamberimizin (asm) tehdit ettiği ve şiddetli azaba düçar olaraklarını beyan ettiği “Ulema-i Sû” sınıfına dahil olmaktan korkmalıyız.


Risale-i Nurun bütününe bakmadan cımbız ile bazı cümlelerini alarak hüküm vermek bir nebi “Bektaşîlik”tir. Bektaşilik ise ilim ve hakikat ehli yanında gülünç duruma düşmek demektir.


Allah bizi bu durumlara düşmekten korusun!...


İman, Hz. Muhammed’e (asm) ve Kur’ân-ı Kerime İmanı Gerektirir

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Şüphesiz, Mü'minler ile Yahûdiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanan ve amel-i salih işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkmayacaklar ve mahzun da olmayacaklardır” (Bakara Suresi, 2:62.) buyurur.


Bu ayet-i kerime Kur’ân’ın bütünü nazara alınarak başka ayetlerin ışığında tefsir edilerek anlaşılması gerekir. Yoksa oraya çelişki çıkar. Nitekim Beyyine Suresinde yüce Allah şöyle buyurur:


“Ehl-i Kitap Allah’a kulluk etmeleri, Hanîfler ve muvahhitler olarak O’na yürekten inanıp boyun eğmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri ile emredilmişlerdi. Doğru din de işte budur. Ehl-i kitap’tan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en kötüleri onlardır. İman edip dünya ve âhiret için amel-i salihte bulunanlara gelince, halkın en hayırlısı onlardır. Onların Rableri katındaki mükafatı, altından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu, Rabbini tanıyıp O’ndan korkanlar içindir.” (Beyyine Suresi, 98: 1-8.)


Evet, bu ayetler yukarıdaki ayeti tefsir etmektedir.

İslam bilginleri “Tefsir Usulü” ilmini tasnif ederek Kur’an ayetlerinin nasıl anlaşılması gerektiğinin metotlarını ortaya koymuşlardır. Ayrıca müfessirin inanç, ibadet ve ahlak konusunda ümmete örnek değerli şahsiyetler olması gerektiğinin de altını çizmilşlerdir. (Suyûtî, El-İtkân fî Ulumi’l-Kur’ân, 2:183.)


Bakara Suresinin 62. Ayetinin izahını yapan müfessirler

1. Peygamberimizden (asm) önce “Peygamber gelmeden ve tebliğ yapılmadan” önce, fetret döneminde Yahudi ve Hristiyanlar’dan ve Sebeilerden kendi kitaplarına uyanların ve salih amel işleyenlerin kurtulacağını anlamışlar. Bu ise “Biz peygamber göndermediğimiz kavma azap etmeyiz” (İsra Suresi, 17:15.) ayetine göre azaba upramayacak ve kurtulacaklardır demişlerdir.


2. Peygamberimiz (asm) geldikten ve davetini işittikten sonra Tevrat ve İnci’in müjdelediği Hz. Muhammed’e (asm) iman eden ve salih amel işleyenlerin de yine “Beyyine Suresinde” ifade edildiği şekilde kurtulacaklarını ifade etmişlerdir.


3. Fetret döneminin sadece Hz. İsa (as) ile Hz. Muhammed (asm) arasında nebi gelmeyen 500 sene ile sınırlı olmadığını da beyan etmişlerdir. Zira ayette “Biz peygamber göndermediğimiz kavme” ifadesinin her dönemi kapsadığını ve kapsayacağını belirtmişlerdir. Zira Peygamberimizden (asm) sonra da kutuplarda veya Afrika’nın çöllerinde ve ormanlarında ve Hristiyanlar içinde İslam’ı bilmeyen, duymayan ve tebliğe muhatap olmayan pek çok samimi Hristiyan bulunabilir. Bunlar zalimlerin pek çok zulüm ve baskısı altında ezilebilirler ve gerçekleri öğrenemezler.


Öğrenselerdi iman edeceklerdi. Nitekim tebliğe muhatap olanların müslüman olduklarının çok örnekleri vardır. Bunların tamamını Allah’ın rahmet ve hidayetinden mahrum bırakmak doğru bir yaklaşım olabilir mi? Elbette İslam’ı bilmedikleri halde kendi dinleri ve kitaplarına göre samimi bir şekilde Allah’a yönelen, yalvaran ve sığınanları Allah rahmetinden uzak tutmayacak, merhamet edecektir. Allah’ın rahmeti onları bir şekilde kuşatacaktır. Buna karşı çıkmanın bir açıklaması var mıdır?


Sadece Allah’a İnanmak Kurtuluş İçin Yeterli Değildir

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri kendisine sorulan “Lâilahe illallah” diyen “Muhammed Resulullah” demeyen kurtulur mu?” sualine verdiği cevapta “Kelime-i şehadetin iki kelamı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder, birbirsiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Hâtemu’l-Enbiyadır, bütün peygamberlerin vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî, Muhammed’i (asm) örnek almadan bir kimsenin selamet ve sefa bulması muhaldir, imkansızdır.” Hem “Hazret-i Muhammed’in yolundan başka bütün yollar kapalıdır” demişler. Peygamberi işiten ve davasını bilen adamlar, onu tasik etmezse, Cenab-ı hakkı tanımaz, onun hakkında yalnız “La ilâhe illallah” kelamı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez” (Mektubat, 2005, s.560-561.) demektedir.


Bir Hıristiyan Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna iman etse kurtulmaz mı?


Hal böyle olunca “Said Nursi Hıristiyanlar cennete gidecek diyor” demek ne kadar büyük bir iftiradır! İmanı ve insafı olanlar bundan korkar ve titrerler.

İmansız ve insafsız olanlara sözümüz olamaz. Onlar her şeyi diyebililer. Onların hesabını allah görür.


Bediüzzaman Papalık Makamına İslamı Tebliğ Etmiştir

İnsanları Ateist, Komünist, Hristiyan, Yahudi, Deist ayırt etmeden herkesi hak dine davet etmek özellikle İslam bilginlerinin vazifesidir. Zira “Tebliğ” görevi kıyamate kadar devam edecektir. Bu görevi de elbette ulema ve ehil olan yapacak, bunu yaparken “İslamın izzet ve şerefini” de koruyacaktır.


Bediüzzaman’ın Vatikan Paplık makamına Risale-i Nur göndermiş. Elbette gönderecektir. Kur’an-ı Kerimin 40 vecihle mucize 7 vecihle harika olduğunu “Mu’cizât-ı Kur’âniye” ve “İşaratu’l-İ’caz” ile ispat eden, Peygamberimizin ahir zaman peygamberi olduğu “Mucizat-ı Ahmediye” ve “On dokuzuncu Söz” ile ispat eden, “Tevhid” hakikatini “Ayetü’l-Kübra” “Tabiat Risalesi” “Sözler” “Lem’alar” ve “Şualar” ile ispat eden bir allamenin Papalık makamına ve daha pek çok yerlere bu eserleri göndererek okumalarını istemeleri ve onları “Tevhide” “Nübüvvet” ve “Kur’an”a davet etmesi zaten vazifesidir.

Peygamberimiz (asm) Kur’ân-ı Kerimi Mekke müşriklerinden gizledi mi? Elbette yüce Allah’ın kelamını evvela onlara tebliğ etti, okudu ve okumalarını istedi. Bunun takdir edilmesi gerekirken tenkit edilmesinin sebebi ne olabilir?


Peygamberimizin (asm) bir aşığı, davasının tasdikçisi ve isbatçısı olan birisinin Peygamberimizin (asm) davasını ve şeriatını Hristiyanlara ve Yahudilere anlatmasından daha doğru ne olabilir?


Bir Hristiyan Bediüzzaman’ın “Mucizat-ı Kur’an” ve “Mucizât-ı Ahmediye” içinde buluna “Zülfikar” Risalesini okuyup iman etse kurtulmaz, cennete gitmez mi?


Bediüzzaman’ın yanında Üniversite öğrencisi Ziya Arun ile Fener’deki Patriğe giderek “Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammedi de (asm) peygamber ve Kur’ân-ı Kerimi de Kitabullah olarak kabul ederseniz, ehl-i necat olacaksınız” demiştir. Patrik Althenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum...” deyince Bediüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhanî reislerine de söylüyor musunuz?” der. Patrik: “Söylüyorum, amma onlar kabul etmiyorlar.” diye cevab vermiş.

Bunun tenkit edilecek nesi vardır? Bırakın Bediüzzaman gibi bir allamenin herhangi bir mü’minin bir Hristiyana “Biz Hz. İsa’ya ve İncil’e iman ediyoruz. Siz de Hz. İsa’ya iman ettiğiniz gibi Hz. Muhammed’e ve Kur’ân’a iman ederseniz kutulursunuz” demesinin neresinde bir yanlış olabilir?


Bir Hıristiyan Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiği gibi, Hazret-i Muhammedi de (asm) peygamber ve Kur’ân-ı Kerimi de Kitabullah olarak kabul ederse cennete gitmez mi?


Tabii ki Kur’ân-ı Kabul etmek ahkamına uymak, Peygamberi kabul etmek sünnetine uymakla mümkünüdür. Yoksa kurtulması mümkün olmaz. Zira bir mü’min de Kur’an’ın ahkamına uymaz, Sünnet-i Seniyyeyi kabul etmezse kurtulamaz.


Bediüzzaman’ın Zulme Maruz Kalan Masum ve Mazlumlar Hakkındaki Görüşleri

Bediüzzaman’a iftiranın bir başka şekli de şöyle “Said Nursî. Birinci Dünya Savaşı'nda bizimle savaşmış olsa da, bir Hristiyan ölmüşse şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevi afattan çektikleri belalara mukabil rahmet-i ilahiye’nin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-i rahmet görünüp, "Ya Rabbi şükür, elhamdülillah” diyeceklerini bildim ve kati surette kanaat getirdim." (s. 45.) Şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya mensup Hristiyanların mazlumlarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehitliktir. " (Bk. Kastamonu Lahikası, 2006, s. 146-148.) (Vatikan ve FETÖ projesi “Diyalog” uğruna İSLAM FEDA MI EDİLİYOR? Türkiye / 28.09.2019 /Dr. C. Ahmet Akışık.)


Maalesef, garazkar ve düşmanca yaklaşım “Bizimle savaşmış da olsalar” cümlesini ilave edip, Bediüzzaman’ın ifadelerini tahrif etmekle başlıyor. İkinci yanlış da Bediüzzaman II. Dünya Savaşı zamanında yazdığı bu mektubu I. Dünya Savaşı olarak göstermek istemeleridir.

Bediüzzaman’ın ilgi mektubunu okuyalım:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevi ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:


Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.


Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevi ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:


O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.


On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahirzamanda Hazret-i İsâ’nın (as) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (as) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum.


Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.


Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakarlığın manevi ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.” (KL, 146-148.)

Birincisi: Bu mektup Kastamonu Lahikası’nda olduğuna göre II. Dünya Savaşında 1939-1945 yıllarını kapsamaktadır. Bu savaşta Müslüman ülkeler savaşa girmemişlerdir. Hristiyanlar da müslümanlarla savaşmamaktadır. Hal böyle iken “Said Nursî. Birinci Dünya Savaşı'nda bizimle savaşmış olsa da, bir Hristiyan ölmüşse şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır demiştir” (Türkiye / 28.09.2019 / Dr. C. Ahmet Akışık) iftirasının ne kadar büyük bir iftira ve ne derece yalan ve cerbeze dolu olduğu anlaşılmaktadır.


Ne var ki bu iftiraya Türkiye Gazetesi alet edilmiştir.


İkincisi: İkinci dünya savaşı büyük bir felakettir. Bu savaşta zarar gören daha çok masum çocuklar, kadınlar ve savaşla hiçbir alakası olmayan mazlumlardır. Bunların çoğu da fetret döneminde yaşama durumunda kalan, İslamiyetten haberi olmayan samimi Ortadoks ve Katolik Hristiyanlardır. Mazlum ve masum oldukları için elbette Rahmet-i İlahiye muhtaçtır ve ona yalvarmaktadırlar. Elbette zalimlerin zulümlerine mukabil rahmet-i ilahiye onlara bir mükafat verecektir. Allah’ın mükafatı da onları “Ehl-i Fetret” kabul ederek cehennemden kurtarmak olsa ki Bediüzzaman bunu ifade etmektedir. Bunun İslama ve dine ne zararı olacaktır? Allah’ın rahmeti bu kullarına merhamet etmesin mi? İslam bunu mu bize emrediyor veya öğretiyor.


Ehl-i Fetretin Durumu ve Günümüzde Ehl-i Fetret

“Biz Peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz” (İsra Suresi, 17:15.) ayetini esas alarak “Ehl-i Fetret”i üçe ayıran İslam bilginleri bu konuda şu yorumları yapmaktadırlar:


1. Hz. İsa (as) ile Hz. Muhammed (asm) arasındaki dönemde yaşayanlar Allah’ın birliğine iman ettikleri zaman Hristiyan ve Yahudi de olsalar kendi dinlerine göre ibadet ettikleri halde kurtulurlar. Sorumlu olmazlar.


2. Ergenlik çağına gelmeden ölen hiçbir insan, hangi dinden olursa olsun sorumlu olmaz ve ehl-i fetret gibi kurtulur. Ancak ibadetlerinin mükafatını görürler. Sadece günahlarından sorumlu olmazlar.


3. İslamdan önce olduğu gibi İslamdan sonra da Peygamberin davetin emuhatap olmayan, Kur’ân-ı Kerimden ve Peygamberimizden (asm) haberi olmayan kimselere gelince;


a) Eş’ârî ve takipçileri “Peygamber gönderilmedikçe insanların helâk edilmeyeceğini ve azaba uğratılmayacağını” (İsra Suresi, 17:15-16; Şuara Suresi, 26: 208.) ifade eden âyetleri delil gösterenler, fetret ehlinin, tek başına akıl yürütmeyle iyi ve kötüyü bilemeyecekleri; iman ve küfür ayrımını da yapamayacakları için sorumlu olmadıklarını söylemişlerdir.


b) Maturudi ve bir kısım alimler de Fetret döneminde olsalar da akıl yürütme ile Allah’ın varlığına birliğine iman etmek şartı ile sorumlu tutulmayacaklarını ifade etmişlerdir.


c) Bir kısmı da İslamiyet’in yayılışından sonra hak din mevzuunda kimsenin mazeretinin kalmadığını ileri sürmek teoride mümkün olmakla birlikte, dünyanın çeşitli yerlerindeki insanların içinde yaşadıkları psiko-sosyal çevre, örf-adet gibi realitelerin bu peşin hükmü daima haklı çıkarmayacağı açıktır. Bu sebeple İslamiyet’ten haberdar olmayan topluluklar bulunabileceği gibi, psikolojik ve sosyolojik engeller yüzünden onun hidayetinden mahrum kalanlar da mevcuttur. Şu halde fetret kavramının İslamiyet’ten önce ve İslam asırlarında yaşayan belli grupları kapsamına aldığını kabul etmek gerekir. (Yurdagür, Fetret, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 12: 47.)

d) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de Ehl-i kitabın masum, yaşlı, mazlum II. Dünya Savaşı gibi bir savaşın mağduru olarak zalimlerin ellerinden çok büyük sıkıntılara girdiği için bir kısmının ehl-i necat olabileceklerini söylemiştir. Dolayısıyla İslam alimlerinin ortak görüşünü yansıtmıştır.


Bunun tenkit edilecek hangi yönü olabilir? Bilakis takdir edilecek ve İslam’ın insana ve insanlığa olan şefkatini, tüm insanlığa rahmet yönünü göstermesi ve Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı gerçeğinin bir ifadesi olarak kabul edilmesi gerekir.


Kaldı ki Bediüzzaman Küfür ve kafirlerle ilgili çok şiddetli ifadeler kullanır. “İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakk’ın hayvanatından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imareti için halk etmiştir. Mün’im, ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.” (Mesnevi-i Nuriye, 2006, s. 252.) ifadeleri de Bediüzzaman’a aittir.


Şefkatin Yanlış Kullanılmasından Cehennemi Allah’ın Rahmetine Uygun Görmeyenlere Bediüzzaman’ın Cevabı


Yine Kastamonu Lahikasında Bediüzzaman “Şefkat yüzünden esasat-ı İslâmiyenin haricindeki bid'at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattır” başlığı ile şunları söylemektedir:


“Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (asm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.


Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir.


Risale-i Nur'da kat'iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, "İstirahatimizin selbine sebep oldular" diye rivâyet-i sahiha vardır.


O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman mâsumlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.


Bir zaman, eski Harb-i Umumîde, düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.


Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir malla mübadele olur. Hattâ o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i İlâhiyenin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görünüp, "Ya Rabbi, şükür elhamdü lillâh" diyeceklerini bildim ve kat'î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.” (Kastamonu Lahikası, 2006, s.91-92.)


Bediüzzaman kafirler ve zalimler hakkında şiddetli ifadeler kullanırken mazlum olanlar hakkında müjdeli işaretlerde bulunmaktadır. Savaşlarda ölen masum, mazlum ve ihtiyarların manevi şehadet derecesi kazanabileceğini söylemektedir.


Konuyla ilgili açık ifadelerinden birisi de aynen şöyledir: “On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (as) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (as) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmin’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.” (Kastamonu Lahikası, s. 147.)


Bu iki mektuptan şunları anlamak mümkündür:

Birincisi: Ahirzamanda savaşlarda ölen mazlumlar aynen Müslümanlar gibi manevi şehadet mertebesi kazanabilir. Çünkü bu insanların bulundukları yerlerde İslamiyet’in tanınmasına engel teşkil eden hususlar, hak dinin bilinmesine fırsat vermeyebilir.


İkincisi: Bir çok yerlerde Hz. İsa (as) dönemindeki hakiki Hıristiyanlık hükmedecek. Hıristiyanlığın hakiki vechesi İslamiyet’le omuz omuza verecektir. Günümüzde bir çok Hıristiyan devlet ve düşünürün, Müslümanların içinde bulundukları savaş, hukuksuzluk, tanınmama gibi kangren olmuş problemlerde Müslümanlara destek vermesi bunun bir numunesini teşkil etmektedir. Günümüzde maalesef müslüman ülkelerde büyük haksızlık ve zulümler yaşanırken masumlar ve mazlumlar “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”ne müracaat ederek haklarını alabilmektedir. Bediüzzaman’a itiraz edenler bunu ne ile izah edeceklerdir?


Üçüncüsü: Hıristiyanlardan zulme ve gadre maruz kalarak ölenlerin çektiği sıkıntılar, “medeniyetin sefahati ve küfranından, felsefenin dalaleti ve küfründen ortaya çıkan günahlarına birer keffaret” olabilir. Bu ise ahiret noktasından ve dünyevi sıkıntıların karşılığını alma yönüyle büyük bir teselli kaynağıdır. Ama bu onların cennete girmeleri anlamına da gelmez. Zira yüce Allah cehennemde onlar için diğerlerine göre çok daha hafif ve azabı az bir hayat verebilir. Nitekim Bediüzzaman’a Peygamberimizin dedesi Ebu Talibin imanı konusunda sordukları soruya Bediüzzaman’ın verdiği cevapta bulabiliriz.


Ebu Talibin İmanı Konusu

Diyorsunuz ki: "Amcası Ebu Talib'in imanı hakkında esah nedir?"


Elcevap: Ehl-i teşeyyu', imanına kàil; Ehl-i Sünnetin ekserîsi imanına kàil değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki:


Ebu Talib, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın risaletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî, o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Talib'in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda, uyku vasıtasıyla, bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevi cennete çevirebilir.” (Mektubat, 2005, s.657-658.)


Bu cevapta da görüldüğü gibi yüce Allah kafirlerin dünyadaki hayırlı amellerine mükafat olarak cehennem içinde azabı daha hafif hususi bir cennet yaratabilir. Nitekim Peygamberimiz (asm) “Allahü Teâlâ, cehennem kapıcısına, cömert kâfir için, 'Buna azap et, fakat dünyadaki cömertliği derecesinde azabını hafiflet.' buyurması.” (Deylemi, Müsnedü’l-Firdevsi’l-Ahbar, 1:152.) Çünkü yüce Allah’ın va’di “Zerre kadar iyilik yapanın bunun mükafatını göreceği” şeklindedir. (Zilzal Suresi, 99:7.)


Dördüncüsü: Bediüzzaman aulüm altında ezilen ve zarar gören masumların “Ehl-i Fetret” hükümlerine tabi olabileceğini ifade ederek o hükümlere bina ediyor. Doğrudan cennete girer demiyor. Nitekim Bediüzzaman “Biz kendisine peygamber göndermedikçe, bir kavme azap vermeyiz.” (İsra Suresi, 17:15) sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.” (Mektubat, s. 655.) buyurmaktadır.


Ehl-i Sünnet Ulemanın Fetret Konusunda Görüşleri

Aslı hak olup da tahrifata uğramış dinlere inanan, zulüm ve zarardan uzak bir şekilde yaşayanların kurtuluşa erebilecekleri, İslami bilimlerin teşekkül devri alimlerinden Abdullah b. Halimi tarafından da dile getirilmiştir. “El-Minhac fi Şuabu’l-İman” adlı eserinde Halimi, Hz. Muhammedin (as) dâveti kendisine ulaşmamış, fakat aslı hak ve müstakim olup, sonradan bozulan bir dine inanan kişiyi “Müslüman” olarak niteler. Çünkü ona hak dinin peygamberinin dâveti ulaşmamıştır. Böyle birisi, Kâbe’nin kıble olduğunu bildiren ayetler gelmeden önce Kudüs’e yönelerek namaz kılan, ya da vaktinin bir kısmında namaz kılamadıkları için “dinen eksik” sayılan kadın gibidir. O, “Peygamber göndermedikçe Biz, kimseye azap edici değiliz” (İsra Suresi, 17:15.) âyetini bu fikre mesned gösteriyor. Ona göre resulün gönderilmesi, tebliği ifade eder. Davetin ve tebliğin ulaşmadığı kimse kendilerine resul gönderilmemiş hükmündedir. Nitekim, Hz. Peygamber’e (as) gelen bir vahyin içeriğinden, ulaştırılana kadar, kavminin bireyleri mesul tutulmuyordu. Hz. Peygamberin (as) kavminden tebliğ ulaşmayanları mes’ul tutmamış olması gösterir ki, dâvetine uzakta kalanların hükmü de aynıdır. İslam Peygamberi, Muaz b. Cebel’i (ra) Yemen’e gönderirken, ona, düşmanla karşı karşıya gelirse, önce insanları Allah’ın bir olduğuna inanmaya; sonra, Muhammed’in (asm) O’nun risaletini kabule çağırmayı emretti. Savaşa öncelik vermiş olsaydı, tebliğ gerçekleşmezdi. Davete öncelik vermesi, daveti işitmeyenlerin mes’ul olmadıklarını gösterir. (Halîmî, Minhâc, 1:176.)


Halimî’nin aslı muharref bir dine yönelmiş kimseleri de “müslim” sıfatıyla anması kendine mahsus bir yorum olarak dikkat çekmektedir. Bu görüşün “Allah’ın vaadi ne sizin kuruntularınıza ne de Ehl-i Kitabın hayallerine bağlıdır. Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka dost ve yardımcı bulamaz. Erkek olsun, kadın olsun kim de mü’min olarak iyi işler yaparsa işte böyleleri cennete girer. Zerre kadar bile olsa haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4:123-124) ayetine uyduğunu kabul edebiliriz.


İmam-ı Gazali’nin Ehl-i Fetret İle İlgili Yorumu

İmam-ı Gazali “Peygamber’in (asm) ismini ve vazifesini işiten, ancak bundan menfi şekilde haberdar edilen kimselerin durumu ne olacaktır?” sorusuna cevaben İmam-ı Gazâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle demektedir:


"İnancıma göre, inşâallah Allah Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir.


Bunlar üç kısımdır:

a. Hazret-i Muhammed'in (asm) ismini hiç duymamış olanlar.


b. Hz. Peygamber’in (asm) ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu'cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.


c. Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hz. Peygamber’in (asm) ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamberi (asm) tâ küçüklüklerinden beri "İsmi Muhammed olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur" şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa' olan yalancının biri Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in (asm) ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.” (İmam-ı Gazali, İslâm'da Müsamaha, Tercüme: Süleyman Uludağ, s. 60-61.)


Günümüzde “Bilgi”nin yaygın olduğu bir zamandır; ama 1940’lı yıllar Hristiyan âleminde ve gerekse demir perde ülkelerinde İmam-ı Gazali Hazretleri'nin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamak mümkündür. Hristiyan âleminde ücra bir köşede içtimaî hayattan uzak ve Din-i Hakk'ı bulma imkânından mahrum birçok insanlar bulunduğu gibi, demir perde gerisinde esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bile habersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayat şartlan ve imkânları ile din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarının zorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti her şeyi ihata eden Allahü Azimüşşân'ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içinde bulundukları şartlarla göre olacaktır.


Bediüzzaman da bundan farklı bir şey söylememektedir. Aslında Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ifade ettiği hususlar Ehl-i Sünnet ulemanın ortak görüşünü yansıtmaktadır.


Sonuç

Hak dinin ulaşmadığı insanlardan mazlumen ölenler kafir de olsalar ehl-i fetret olarak kabul edilebilir. Onlar da Müslümanlar gibi manevi şehadet derecesi alabilir. Bu görüş, geçmişte amelde ve itikadda mezhep imamı olarak kabul edilen İslam alimlerince dile getirildiği gibi, günümüzde de Bediüzzaman’ın eserlerinde açıkça ifade edilmiştir. Bediüzzaman bu tür kimselerin maruz kaldığı sıkıntıların, geçmiş hayatındaki sefahet ve dalaletine keffaret olabileceğini ifade etmiştir. Bu yaklaşımın, İslamiyet’in rahmet ve şefkat boyutuyla uygunluk arzettiğini, ehl-i kitap tarafından tanınması ve kabul edilmesine de vesile olduğunu düşünmekteyiz. (Köprü Dergisi, Bahar-2004.)

187 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör