• M. Ali KAYA

İMAN DAVASI

M. Ali KAYA

1. "Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır." (Bediüzzaman)


2. En büyük dava imanla kabre girme davasıdır. (Meyve 4. Mesele)


3. “Herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle iftihar eder." Yüce Allah’a abd, peygambere ümmet ve Bediüzzaman’a talebe olmakla iftihar etmeliyiz.


4. "Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Farzları yapıp haramlardan sakınırsak, beş vakit namazı kılar tesbihatı yaparsak, Risale-i Nur ile imana hizmet edersek kurtuluruz. Bu zaman nafileleri arayacak zamanda değiliz.


5. İman zaafı insanın imansız kabre girmesine sebep olur. Bunun dışında imansız kabre girmeye sebep olacak hususlar şunlardır. İslam nimetine şükretmemek, imansız ölmekten korkmamak, müminlere zulmetmek.


6. Süfyan-ı Servî (ra) (v. H. 97-61) hacca giderken devamlı ağlayarak dua eder. Sebebini sorarlar. “İmansız ölmekten korkuyorum” der.


7. “İlim öğrenmek erke kadın tüm inananlara farzdır.” (Hadis) Din demek iman demektir. İlimlerin şahı ve padişahı iman ilmidir. Bütün ilimler Allah’ın bir ismine istinat ederek hakikat olurlar.


8. Peygamberimize (asm) soruldu: “Amellerin hangisi üstündür?” Peygamberimiz (asm) “İlim öğrenmektir” buyurdular. “Biz ilmi sormadık ameli sorduk” dediler. Peygamberimiz (asm) “Allah’ın isim ve sıfatlarını bildiren ilim her şeyden üstündür. Marifetullah ile işlenen ameller az da olsa fayda verir. Allah’tan gafil işlenen amelin faydası olmaz.” (İhya, 2:92.)


9. İman-ı tahkiki ihlası netice verir. Bu sebeple yüce Allah “Tevhid Suresi”ne “İhlas Suresi” demiştir.


10. “Allah’ın bilen bir arif-i billahın arkasında iki rekât namaz kılmak, Allah’tan gafil birini arkasında kılınan bin rekâttan hayırlıdır.” (Hadis)


11. “İhlasla yapılan az amel ihlassız çok amelden daha hayırlıdır. Siz ihlası esas tutun az amel size kafidir.” (Hadis)


12. İhlas Suresi = İman Suresidir. Allah’ın zatî sıfatlarını haber verir. Halis iman budur. İman Suresi = Kafirûn Suresidir. Putları ve tağutları inkâr etmedikçe iman edilemez.


13. “Rabbim ilmimi artır.” (Taha, 114.) İlmi artırmak için 114 sureyi bilmek gerekir. İlmin kaynağı Kur’ân-ı Kerimdir. İlmin amacı iman ve Allah korkusu denen Takvâ’dır. Abdullah b. Mesud (ra) “Rabbim ilmimi, imanımı ve yakinimi artır!” diye dua ederdi.


14. Enfal Suresinde “Mü’minler o kimselerdir ki Allah’ın adı zikredildikçe kalpleri titrer ve Allah’ın ayetleri okundukça imanları artar ve Rablerine tevekkül ederler” (Enfal, 2.) buyurarak ilmin artması ve Allah’ın varlığının delilleri ve Esma-i Hüsna’sının tecellileri okundukça imanların artacağını ifade etmektedir.


15. İmam-ı Azam ve İmam Maturudî (ra) “Allah peygamber göndermemiş olsaydı dahi insan aklı ile Allah’ın birliğini bulmakla mükelleftir” demişlerdir.


16. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “İlmin i'tası, manen ameli emrediyor; zekânın i'tası, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı manen ve tekvinen emrediyor.” (İ. İ’caz, 311.) demiştir. Bediüzzaman “istidadın bulunması, zekâyı gerektirir” der. Zekâ bir yetenektir, istidattır. Bu yeteneğini işletme ve çalıştırmak gerekir. Çok zeki insanlar var ki zekâ kabiliyetini verimli kullanamıyor ve boşuna zayi ediyor. Potansiyel zekilik kabiliyet olurken, bu zekanın işletilmesi ve çalışması ise bilfiil zekâ oluyor.


17. Bediüzzaman “Ahir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulur. Biri inkâr-ı uluhiyet olan materyalizm ve ondan doğa komünizmdir. İkincisi ise Şeriat-ı Muhammediyi inkâr eden ve tahrip eden münafıkane cereyan ki Süfyan bu cereyanın başıdır. Münafıkane hareket eder. Bu cereyan Süfyanizm cereyanıdır. Deizmi ve Ateizmi yaymaya çalışan ve gençleri heva ve hevesata sevk ederek yoldan çıkaran, kadınları mebzul meta haline getiren kökü dışarıda bulunan Sekülerizm, Masonluk ve Siyonizm gibi Felsefi cereyanlara dayanan zındıka komiteleri ile hareket eder. Adliyeyi ve hükümeti Müslümanlar aleyhine sevk eder.


18. Akıl sahipleri için Allah’a birliğine Tevhide iman farzdır. Peygamberimiz (asm) “İman kendisinden önce işlenen bütün günahları affettirir” buyurmuşlardır. Amellerin en üstünü iman etmek ve imanda terakki etmektir. Böylece küfürden, nifaktan, fısktan ve sefahetten, bid’a ve dalaletlerden uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmaktır.


19. Allah’a iman Allah hakkında vacip, câiz ve müstahil olan sıfatları bilmek ve tasdik etmekledir. İmam-ı Şafi (ra) gibi eâzım-ı ehl-i sünnet “İman dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve erkanı ile amel etmektir” demişlerdir.


20. "İslamiyet fıtrat dini olarak akıl ve mantık, ilim ve hikmet üzere müessestir. Her akl-ı selim sahibinin İslamiyet’i kabul etmesi şanındandır.” (İşaratu’l-İ’câz, 167.)


21. “İslamiyet’in menşei ilim, esası akıldır.” (İ. İ’caz, 260.) Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde aklı şahit tutar ve “Düşünmez misiniz?” “Akletmez misiniz?” “Ey akıl sahipleri düşünün ve ibret alın!” ferman eder. Akletmeyen ve düşünmeyenler için zebaniler kendilerini cehenneme götürürken “Siz peygamber gelmedi mi? Bugünden haber vermedi mi?” suallerine onların “Evet geldi ve haber verdi; ancak biz aklımızı çalıştırmadık ve onları yalanladık. Şayet aklımızı kullanmış olsaydık bu cehenneme düşmezdik” diye suçlarını itiraf edeceklerini haber verir. (Mülk Suresi, 10.) Peygamberimiz (asm) “Kişi imanın noksanı kadar cehennemde azap görür” buyurmuşlardır.


22. Hz. Aişe (ra) Peygamberimize (asm) “Kişinin Allah katında mertebesi neye göredir?” diye sorar. Peygamberimiz (asm) “Aklına göredir ya Aişe!” buyurur. “Ameline göre değil midir?” deyince “Nice akılsızlar vardır ki bir ömür işlediği ameli akılsızlığından bir anda yok eder!” diye cevap verir. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) “Kişinin kıvamı aklıyladır. Aklı olmayanın dini de yoktur” buyurmuşlardır.


23. İman aklın iknası ve kalbin tatmini ile kazanılır ve ilimle tekâmül eder. İman ilim ve amelle artar ve güçlenir. Bediüzzaman “Kişi akılla iman ve tevhidi kabul, kalbiyle teslim ve ınkıyad, amelle ibadetle mükelleftir” (İ. İ’caz, 260.) buyurur. Burada Bediüzzaman’ın İmam-ı Şafi’nin (ra) “İman dil ile ikrar, kalp ile tasdik, erkanı ile amel etmektir” tarifini desteklediğini görüyoruz. Bununla beraber “amel imandan bir cüz değil, imanın alameti ve kemaline delildir.”


24. Ehl-i Sünnet İlm-i Kelam ulemasının en büyüklerinden Saadettin-i Taftazani de “İman, kişinin iman yönünden cüz’i ihtiyarını sarfettikten sonra Allah’ın onun kalbine ilka ettiği bir nurdur” şeklinde tarif ederek akıl ve iradenin imandaki rolünü ifade etmiştir. (İ. İ’caz, 74.)


25. Bediüzzaman hazretleri de “İman hem nurdur hem kuvvettir. İman bir intisaptır. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” (23. Söz, 17. Söz, s.331.) buyurur.


26. Aklın istikameti “Hikmet”tir. "Akıl ile nakil tearuz ettikleri vakit akıl esas alınır ve nakil tevil olunur, ancak o akıl hikmetle mücehhez bir akıl olmalıdır.” (Muhakemat, 12.) Hikmet aklın doğru ve istikamette düşünmesi ve eşyayı hakkıyla tanıması, hakkı hak batılı da batıl bilmesidir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Kime hikmet verilmiş ise ona pek çok hayır verilmiştir” (Bakara, 2:269.) buyurur. Her şey ilim ve hikmetten kaynaklanır.


27. Akıl anlama aletidir; itiraz aleti değildir. Aklın vazifesi anlamak ve tefekkür etmektir. Peygamberimiz (asm) “Tefekkür gibi ibadet yoktur.” “Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır” buyurur. Bediüzzaman bu tefekkürün iman hakikatlerini anlamak için Esma-i Hüsnâ’nın tecellilerinde tefekkür etmek olduğunu izah etmiştir. Tasavvuf uleması ise tefekkürü “Allah’ın nimetlerini düşünüp şükretmek, azabını düşünüp tevbe etmek, günahlarını düşünüp istiğfar etmek, cenneti düşünüp rağbet etmek ve kul haklarını düşünüp helalleşmek” şeklinde anlamış ve izah etmişlerdir.


28. Peygamberimiz (asm) “Kişinin aklı tam olunca işleri de tamam olur” buyurmuştur. Yine “Akıl Allah’ın kalbe koyduğu bir nurdur ki kişi onunla hakkı ve batılı birbirinden ayırır” buyurmuşlardır.


29. Ziya Paşa “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” demiştir. Kişinin akıllı olup olmadığı amelinden ve yaptığı işinden belli olur.


30. Bid’a ve dalalet aklîdir. Aklın tersine işlemesi, ifrat ve tefrite kaçması ile istikametten ayrılması dalaleti ve bid’aları meydana getirir. İlim sahipleri yanlış düşüncelerini Kur’ân ve Sünnet ölçüleriyle tashih edecekleri yerde kendi yanlış düşüncelerini savunmak için Kur’an ve Sünnetten delil aramaya başladıkları zaman “Enaniyet” hastalığına yakalanırlar. Böylece gurura düşerler. Gurur da onları hatalarını görmekten ve yanlıştan dönmekten alıkoyar. Allah da ceza olarak onları “Dalalete” atar. Böylece onlar akıllarını doğru kullanmadıkları ve gurur, kibir ve enaniyet gibi kötü hastalıklara yakalanıp fısk ve fücura daldıkları için Allah da fısklarının cezası olarak onları dalalete atar. Dalaletin sebebi düşmanlık, ahmaklık, cerbeze, gurur, kibir ve enaniyet gibi affedilmeyen günahlardır. İslam bilginleri “şehvetten ve öfkeden kaynaklanan günahların affı umulur; ancak gururdan ve enaniyetten kaynaklanan günahların affı umulmaz. Zira gurur ve enaniyet sahibi hatasını kabul etmez, tevbe ve istiğfar etmez” demişlerdir.


31. Şair Talibi “Çeşm-i insaf gibi kamile mizan olamaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz” demiştir. Bediüzzaman da “Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de yüz tevil ile tevil ettirir. “Ve aynurrıza an külli aybin keliletin” yani “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.” (İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk, 33:219; 36:319; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 3:36; Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ, 9:196.) sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder; ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” (Yusuf Sûresi, 12:53.) dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. (Nisâ Sûresi, 4:110.) Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur. (Deylemî, Müsned, 5:199; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 2:44.) (Lem’alar, 13. Lem’a, s.160.)


32. Peygamberimiz (asm) “Akıllı nefisin ittiham eder ve ölümünden sonrası için amel eder. Aciz ve ahmak da nefsinin hevasına tabi olur sonra Allah’tan kendisini affetmesini ümit eder” buyurmuşlardır. Akıllı insan geleceğini düşünen ve onu kazanmak için gayret içinde olan ve her türlü sıkıntıyla mücadele etmede sabırlı olan ve zorluklara göğüs gerendir. Sabır beklemek değil, mücadele etmektir. İhlas da tembelane tevekkül değil, çalışmada, amelde ve gayrette samimi ve ciddi olmak ve çalışmaktır.


33. Dinin amacı insanı ahirete ve cennete hazırlamak, cehennem azabından kurtarmaktır. Kişi cehennemden kaçarken ve cenneti arzularken mükemmel insan olur. Sonra cenneti de istemez yalnız Allah’ın rızasını ve yakınlığını talep eder. Yunus gibi “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana Seni gerek Seni” der. Bu da imanla kabre girmeye bağlıdır. Bu sebeple akıllı bir insan namazda teşehhüdde selam vermeden önce “Allahumme la tuhricnâ mine’d-dünya illa maa’ş-şehadeti ve’l-İman” yani “Allahım! Beni ancak kelime-i şahadetle ve imanla dünyadan çıkar” diye dua eder.


34. Bediüzzaman hazretleri “Aklın verilmesi marifetullahı, zekanın verilmesi ilmi emrediyor. İlmin verilmesi ameli manen ve fıtraten emrediyor. Kudretin verilmesi çalışmayı, cesaretin verilmesi cihadı manen ve tekvinen emrediyor” (İ. İ’caz, 371.) buyurur.


35. Akıllı bir insan okumaya ve ilim öğrenmeye önem verir. Yüce Allah’ın muallim olarak peygamber göndermesi, okumak için kitap inzal etmesi ve “Oku!” emretmesinin hikmetini iyi anlar. En büyük hastalık ve günah olan ve bütün günahların anası ve kaynağı olan cehaletten kurtulmaya ve beşikten mezara kadar okumaya devam eder. Selh b. Tüstüri’ye soruldu: “En büyük günah nedir?” “Cehalettir” diye cevap verdi. “Ondan daha büyük günah var mı?” dediler. “Evet vardır!” dedi. “Nedir?” dediler. “Cehaletini bilmemek ve ilme ihtiyaç hissetmemektir” diye cevap verdi.


36. Peygamberimiz (asm) “Miraçta cehennemi gördüm. İçinde en çok fakirler vardı” buyurdular. “Malı olmayan fakirler mi?” dediler. “Hayır! İlim fakirleri” buyurdular. Bu zamanda ilim yaygın hale gelmiştir. Devletler ve hükümetler cehaletle mücadele etme adına okullar, kurslar, üniversiteler açmaktadırlar. Okuma ve yazma oranı yüzde yüzdür ve toplumun büyük bir kesimi “Üniversite” mezunudur. Bütün bunlara rağmen Peygamberimiz (asm) “Ahir zamanda ilim kalkar cehalet yaygın hale gelir. Alimlerin fetva verme konusunda ilimleri olmaz, halk arasında imtiyazları da kalmaz. O zaman benim neslimden Mehdi gelir de ilmi yeniden ihya eder; ölmüş olan dini yeniden diriltir” buyurdular. Bu hadis-i şerif bize cehaletin bilmemek değil, yanlış bilmek olduğunu ifade etmektedir. Evet “Cehalet bilmemek değil, yanlış bilmektir." "Kâinat bütün ayetleri, harfleri, noktaları ile Allah’ın varlığını ve birliğini ispat ederken üniversitelerde materyalizmin, inkarcılığın yaygın olması, imansızlığın ilim adına yapılması gösteriyor ki ilim hak ve hakikati bilmek, yaratıcıyı tanımak, yaratılış amacını bilmektir. Cehalet ise bunları bilmemek ve ilmin amacından sapması, yani yanlış bilmektir. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) “Cehennemde en çok ilim fakirlerini gördüm” buyurur. Zira Peygamberimiz (asm) “İlim iman etmeyi gerektirir. Kişinin ilmi artar ameli artmazsa Allah’tan ancak uzaklığı artar” buyurmuşlardır.


37. Peygamberimiz (asm) “Elbiselerinizin eskidiği gibi iman da eskir. Sizler Allah’tan imanınızın yenilenmesini isteyin ve imanınızı ‘La ilâhe illallah’ diye Allah’ı zikrederek, Allah’ın ayetlerini okuyarak yenileyiniz” buyurdular. (Mektubat, 556.)


38. İmanın kemali “İhsan” mertebesine yükselmesidir. İhsan imanda takva mertebesidir. Peygamberimiz (asm) Hz. Cebrail’in (as) “İman ve İslam nedir?” sorusuna cevap verdikten sonra “İhsan nedir?” sorusuna da “Allah’ı görüyor gibi ibadet etmektir. Siz onu görmezseniz de o sizi görmektedir” buyurarak cevap vermiştir. Allah’ın görüyor gibi ibadet ancak “Ayne’l-Yakîn” mertebesinde imanın inkişafı ile olur. O da masnuattaki tefekkür ile marifetullahta terakkiye bağlıdır. O da bu zamanda Risale-i Nurları anlayarak okumaya bağlıdır.


39. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Siz nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir. Allah tüm yaptıklarınızı görmektedir” (Hadid, 57:4.) buyurarak Allah’ın her yerde hazır ve nazır olup her şeyi gördüğünü ifade eder. Bu ise ayne’l-yakin imanın mertebesini ifade eder. Bu da akrebiyet-i ilâhiyenin inkişafı demektir. Bu da Sahabe Mesleğidir. Sahabenin imanı akrebiyet-i ilahiyenin inkişafı suretiyle idi. Nitekim Peygamberimiz (asm) “İmanın en faziletlisi kulun nerede olursa olsun kendisi ile beraber olduğunu bilmesidir” buyurmuşlardır.


40. İmanın kemali amel iledir. Amel ise ahlakın kemalini netice verir. İman ameli gerektirir. Peygamberimiz (asm) “Sizin imanca kâmil olanınız ahlakça mükemmel olanınızdır” buyurmuş iman ile ahlak arasındaki ilişkiyi ifade etmiştir. Akıl ile iman, iman ile ahlak arasındaki ilişkiyi Hz. Ali (ra) “Edebi olmayanın aklı yoktur” şeklinde ifade etmiştir.


41. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “İman edenler ve salih amel işleyenler” buyurarak imandan sonra ameli emretmiş, ameli imanın kemaline delil kabul etmiştir. “İman ve amel” Kur’ân-ı Kerimde 46 yerde geçer. Yüce Allah ameli imana izafe etmiştir, imandan sonra istemiştir. Bu sebeple “Daire-i itikat ile daire-i muamelâtı karıştırmamak lazımdır.” Amel imanın kemalindendir.


42. Peygamberimiz (asm) “İman ve amel iki kardeştirler. Allah biri olmadan diğerini kabul etmez” buyurarak kurtuluş için iman ve amelin beraber olması gerektiğini ifade etmiştir. Bediüzzaman hazretleri “İslamiyetsiz iman ve imansız İslamiyet medar-ı necat olmaz” demiştir. (Mektubat, 9. Mektup, s.58.)


43. Peygamberimiz (asm) “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir, Allah için men ederse imanı kemâle erer” buyurmuşlardır.


44. Salih amel, imanda terakki ve tekâmül etmektir. İmam-ı Rabbani hazretleri “Bütün tariklerin nokta-i müntehası hakaık-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır” (Mektubat, 5. Mektup) demiştir. Farzları yapmak ve haramlardan kaçmak imanı korumak ve imanda terakki ve tekâmül etmek içindir. Abdulkadir Geylani hazretleri “İman korunması gereken bir cevherdir. Farzlar onu koruyan altından iç kaledir. Sünnetler farzları koruyan demirden kaledir. Ahlak ve adaplar ise sünneti koruyan taştan dış kaledir. Düşman önce dış kaleye hücum eder. Onu aşarsa sünnetlere hücum eder, onu aşarsa farzlara hücum eder, onu da aşarsa imana hücum eder” demiştir.


45. İmanı ve ameli korumak malayaniyatı terk etmekle olur. Peygamberimiz (asm) “Malayaniyi terk etmek İslam’ın güzelliklerindendir” buyurmuştur.


46. Peygamberimiz (asm) “Ahir zamanda şeytan alim sıfatında yeryüzünde dolaşır. Sizler her alimim diyenin ilminden istifade etmeyiniz. Ancak beş şeyden beş şeye davet eden gerçek alimdir. Onun ilminden istifade edin” buyurdular. “Onlar nedir?” dedikleri zaman şöyle buyurdular: “O alimin sohbeti sizin imanınızı güçlendirir, şüphelerinizi giderir. Siz dünyadan ahirete davet eder. Sizleri riyadan ihlasa, kibir ve gururdan tevazuya ve düşmanlıktan dostluk ve kardeşliğe davet eder. Gerçek alim budur” buyurmuşlardır. (İhya, 2:93.)


47. İmanın hassası “Hürriyettir.” Hürriyet Allah’ın insana en büyük ihsanı ve imanın hassasıdır. Bediüzzaman “Hürriyetün atıyyetü’r-Rahmani / İz ennehâ hasıyyetü’l-imani” buyurur.


48. İmandan kaynaklanan yönetim “Hürriyet, adalet, meşveret ve kanun hakimiyeti” şeklinde olandır. Şeriat kanun demektir ve kanunlar vahiy ve aklın ortak ürünüdür. Kanunlar ortak aklın, meşveretin ürünü olup üstün akıldır. Bu sebeple ona uymak aklın gereğidir. Aristoles “Kanun düzendir; iyi kanun iyi düzendir” demiştir.


49. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Asyanın bahtını İslamiyet’in taliini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir. Ancak şeriat-ı garranın terbiyesinde kalmak şartıyla. Mehasin-i medeniyet denilen emirler şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir” (Muhakemat, 9. Mukaddime) demektedir.


50. Akıl imanı, iman hürriyeti, hürriyet saadeti netice verir. “Çünkü iman bağı ile kâinatın sultanına hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül etmez ve tenezzül etmez. Onun izzet ve şehamet-i imaniyesi başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeyi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeye de şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. İman ne kadar mükemmel olursa, hürriyet o derece parlar. İşte Asr-ı Saadet!” Asr-ı Saadet bunun en güzel bir örneğidir. (Münazarat, 1996, s.58-59.)

8 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör