İMAN İLMİNİN DEĞERİ

M. ALİ KAYA

Kalbinde iman hakikatlerinden birisine ait bir şüphesi olanların bir Kelam ve "Usulu’d-Din" âliminin yanına giderek şüphesini gidermesi farzdır. Zira şüphe imana zıttır ve imanı giderir. İslam’a hizmet için imana dair şüpheye sevk eden bid’atçıyı susturmak, şüpheleri izale etmek, imanı ve dini korumak amacı ile “İman İlmini” ve sahih doğru İslam Akaidini tahsil etmek ise “Farz-ı Kifaye”dir. İmanı korumak için imana ait bilgileri öğrenmek ise “Farz-ı Ayn”dır.


Özellikle ahir zamanda dinsizlik cereyanlarının hükmettiği ve imanların tehlikede olduğu zamanda tahkika çıkartmak vaciptir. Marifetullah bilgileri ile aklı ikna ve kalbi tatmin ve tenvir ederek gönülleri Nur-u İlâhi ile aydınlatıp nurlandırmadıkça gerçek marifete ulaşılamaz. Bu zamanda şüpheleri gidermek için iman hakikatlerini öğrenerek imanı güçlendirmedikçe, bid’a ve dalalet fikirlere kapılmaktan kişi kendisini kurtaramaz. Taklidi olan iman bu zamanda kişiyi kurtarmaz. Bu sebeple taklidi imanı tahkika çıkarmak vaciptir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır.” (Nisa, 4:136.) buyurur.

Bu ayette inananların imana davet edilmesi öncelikle iman ettiklerini söyleyen münafıkları ihlaslı bir imana, ihlasla iman edenleri bu imanda devam ve sebata, kâmil manada inananları da imanlarını devamlı olarak kuvvetlendirmeye ve taklitten tahkika, ilme’l-yakinden, ayne’l-yakin ve hakka’l-yakîne terakki ve tekâmül ettirerek terakki etmeye davettir.

Nitekim yüce Allah “Müminler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler, namazlarını özenle kılarlar, kendilerine verdiğimiz şeylerden bir kısmını Allah yolunda harcarlar.” (Enfal, 8:2-3.) buyurur.


Kur’ân-ı Kerim nazil oldukça, Tevhid, nübüvvet ve haşir delillerini zikrettikçe ve sahabeler bunları okuyup öğrendikçe imanları artıyor, güçleniyor ve kuvvetleniyordu. Bu da onların iman konusunda devam ve sebatını artırıyordu. Bu sebeple en ağır işkencelere rağmen açıkça imanlarını izhar etmekten çekinmiyorlardı. Daha sonra Allah’ın emri ve yasaklarına muhatap oldukları zaman şevkle ve büyük bir iştiyakla bu emre itaate koşuyorlardı.


Yüce Allah ayrıca “Görmedin mi Allah’ın gökten su indirip onu yerdeki kaynaklara akıttığını? Sonra onunla değişik renklerde ürünler bitirir, sonra bu bitkiler gelişip olgunlaşır; ardından onun sarardığını görürsün, sonunda Allah onu kırılıp ufalanmış hale getirir. Kuşkusuz bunda akıl iz‘an sahipleri için bir ders vardır. Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? Allah’ı anma konusunda kalpleri katılaşmış olanlara ise çok yazık! Onlar apaçık bir sapkınlık içindedirler.” (Zümer, 39:21-22.) buyurarak önce imana ait bir delili zikreder sonra yağmurla tabiatı canlandıran Allah’ın irade ve kudreti, hidayetiyle de insanın gönlünü İslâm’a açmakta; ona, ilâhî emirlere teslim olan bir ruh yapısı kazandıracağını ifade etmektedir.


Göğsün yarılmasından kast edilen ise İslam alimlerine göre göğsün imanla doldurulması, melekî nurların üstün gelmesi, beşerî duyguların zayıflatılması ve kalp yapısının mukaddes âlemden gelecek feyizleri kabule hazır duruma getirilmesi ile kişinin ahirete iştiyak duyması ve ahiretine ciddi şekilde çalışmaya başlaması demektir. Nitekim “şerh-i sadr” Peygamberimize (asm) sorulunca “Yalan dünyanın aşkından vazgeçerek kalbin ve gönlün ebedî olan ahirete meyletmesi ve yönelmesi” (Gazali, İhya, 1:82.) şeklinde cevap vermiştir.


18 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör