• M. Ali KAYA

İSTİDAT VE KABİLİYET AYNI ŞEY MİDİR?

M. ALİ KAYA

SORU:

“Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizâsı ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sayfa olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşv ü nemâya sebeptir. O neşv ü nemâ ise, istidadların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezâhürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezâhürü ise hakâik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakâik-ı nisbiyenin zuhuru ise Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye sûretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffî eder, ayrılır.” Bu paragrafı izah edermisiniz ve istidat ve kabiliyet aynı kavramlarmıdır yoksa farklımı? İstidat ve kabiliyetin kaynağı nedir? Esma mı? Sıfatmı? Hangisi hangisine denk geliyor? Selam ve dua ile...


CEVAP:


Allah insanı ahirete hazırlanmak ve cennete layık olmak için yaratmıştır. Cennete ve ebediyete layık olmak için ebedi olan Allah’ın sonsuz olan “Esma-i Hüsna”sını anlayacak ve idrak edecek ve o isimlerin aynasında Rabbini tanıyacak şekilde ruh, akıl ve kalbin, manevi alemlere açılan maddi azaların ve beş duyunun inkişafı derecesinde Allahın o alemlerdeki nimetlerinden istifade edebilir. Dili, gözü, kulağı, derisi ve burnu ile onların açılığı ve gördüğü alemlerdeki nimetlerden dercesine göre istifade eder ve istifadesi ölçüsünde şikreder. Cenab-ı Hakkı o nimetlerden istifade ölçüsünde tanır. Ebedi nimetlerinden istifade etmek için müşteri olur.


Allah’ın sonsuz nimetlerinden istifade etmek sonsuz kabiliyet ve istidatlara sahip olmaya bağlıdır. İnsanın topraktan yaratılmış olan mahiyeti bir tarla gibidir, iyilik ve kötülük tohumları oraya atılır ve orada onlar nemalanır, neşv-ü nema bulur ve gelişir ve meyve verir. Şayet 23. Sözde ifade edildiği gibi “Eğer o istidad çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek evâmir-i Kur'âniyeyi imtisâl edip, cihazât-ı mâneviyesini hakiki gâyelerine tevcih etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihazâtına câmi' kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır. Evet, hakiki terakkî ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sâir kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek; ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakkî değil, sukuttur.”


“Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe Kudretten mânevîve ehemmiyetli cihazât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisâniyle bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun.” (23. Söz)

Burada “istidat” Allah’ın insan ruhuna geliştirmek için verdiği manevi duyguları ifade etmektedir. Kabiliyet ise insanın becerisini gösteren eli ile maddi alemdeki tasarrufu neticesinde yapabildiği şeylerdir.


İstidat manevi duyguları, kabiliyet ise maddi becerileri ve eşyadaki tasarrufunu ifade etmektedir.


İnsan ruhunda bulunan muhabbet, cesaret, cömertlik, zeka, anlayış, kavrama gibi istidatlar iyiye ve kötüye doğru geliştirilebilir. Bu insana bağlıdır. Muhabbet iyiye de kötüye yönlendirildiği gibi, cesaret, cömertlik gibi istidatların ifrat ve tefriti zulüm ve haksızlık olurken istikameti istenen durumdur. Mesela, cesaretin tefriti korkaklık, ifratı zulüm, istikameti akıllı cesarettir ki hakkı ve hukuku müdafaa etmek ve tecavüz etmemektir.


Aynı şekilde akıl ve zekayı kullanarak bedenini ilim ve irade ve kudreti ile eşyada tasarrufuna da kabiliyet denir. Sesi ile güzel ifade ve nağmeler yapmak, eli ile resim, hat ve el becerileri gibi sanatları göstermek gibi eşyada tasarruf etmek kabiliyetini geliştirmek olur ki bu da eşya gibi pek kesretlidir.


İnsan istidat ve kabiliyetlerinin inkişafı derecesinde Yüce Allah’ın İsimlerini ve sıfatlarını ve onların tecellilerini anlayarak imanda inkişaf edebilir. Bu nedenle imanda inkişaf sonsuzdur.


Bediüzzaman "Beşerin cevher-i ruhunda derc edilmiş gayr-ı mahdud istidadat ve o istidadatta mündemiç olan gayr-ı mahsur kabiliyetler..." (29. Söz) ifadesi ile insanın ruhuna yerleştirilen istidatlara ve o istidatların geliştirilemesi ile insanın beş duyusu ile dış alemle kurduğı temas ve bu temas sonucu eşyadaki tasarrufu ile geliştireceği kabiliyetlerine dikkat çekmiştir. Allah insana potansiyel olarak basit bir çekirdek gibi istidatlar ve kabiliyetler vermiş, bunların müspet ve menfi yönde gelişimini insan iradesine ve aklına ve çalışmasına bırakmıştır. Bunlar da kişilere ve kişilerin bunları kullanıp kullanmaması ve bu konuda gayretli olup olmamasına göre inkişafında dereceler ve mertebeler ortaya çıkar.

Bediüzzaman bunu da şöyle ifade eder: “İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe' olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyet ve zılliyet ve asliyet itibariyle cilve-i esma, başka başka suret alıyor. Bazı istidad, cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidadda onun hükmü hükümran oluyor.”


Sonuçta istidat ve kabiliyetlerin gelişmesi tecrübe ve imtihan ile olur. “…ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir. O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir.”


Allah’ın işlerinin her birine bir isim verilmiştir. Biz buna İsimlerin tecellisi adını veriyoruz. Mesela, yaratma fiili “Halık” yani Yaratıcı ismi ile ifade edildiği gibi rızık verme “Rezzak” ismi ile şifa verme fiili “Şafi” ismi ile ve hakeza ifade edilir. Yani bir şifa işi ve fiili vardır bu failin “Şafi” olduğunu gösterir. Diğer isimlerin hepsini buna kıyas edebiliriz.


Esma içinde daima tecellisi ile isimlerin tezahürüne sebep olan külli fiiller vardır ki bunlar isimden öte sıfat haline gelmiş ve pek çok ismin orada temerküz etmesini netice vermiştir. Biz buna sıfat diyoruz. Mesela, Hayat, ilim, irade ve kudret sıfatı her şeyi kendi etrafında toplar. Mesela hayat sıfat, yaratma, rızık verme, terbiye etme, görme, işitme, konuşma, irade etme gibi pek çok sıfatları beraberinde gerektirir, tek başına bir şey ifade etmez. Yani rızıkla devam etmeyen, iradesi olmayan, görmeyen, işitmeyen, konuşmayan bir varlığa hayat sahibi denemez. İlim, irade ve kudretin her şeye şumulü vardır ki hiçbir şey bu üç sıfat olmadan olmaz. En küçük bir fiil dahi ilim, irade ve kudreti gerekli kılar.


İsim ile sıfat arasında da böyle bir farklılık ve benzerlik mevcuttur.


İnsan bütün bu isim ve sıfatların tecellisine mazhar ve hepsinin temerküz ettiği bir odak noktasındadır. Kendisine verilen istidat ve kabiliyetlerle “Esma ve Sıfatı” anlar ve bunlarda terakki eder. Terakki ettiği, istidat ve kabiliyetlerini geliştirdiği ölçüde manen Allah’a yaklaşmış olur. Bediüzzaman İşaratu’l İ’câz’da dediği gibi “Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’sü’l-malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır.”


İnsandaki bir kısım kabiliyetler irsi iken, bir kısmı irsi değildir. Mesela, insanın ahlak ve ilim gibi şeyleri irsen tevarüsen gelmez, kişi kendi gayreti ile kazanır. Bu kazanımları ile de irsi olarak gelen ve fıtratına derç edilen istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirir. Hz. Adem’in meleklere üstünlüğünü gösteren “Talim-i Esma” meselesi işte burada anlaşılır. Meleklerin fıtratına konan kabiliyetlerini ilim ve irade ile inkişaf ettirme imkanları yoktur. Ancak insan irade, ilim ve ahlak gibi hususları gayreti ile kazanıp melekleri geçebilir.

Bütün bu açıklamalardan sonra istidat ve kabiliyetlerin farklı şeyler olduğu istidadın ruha ait olup ruhun gelişimini sağladığı, kabiliyetlerin ise çekirdek şeklinde fıtrata konulduğu ve insanın eşya ile münasebeti sonunu gelişerek sanat şekliden maddi olarak tecessüm ettiği anlaşıldı. Her ikisinin kaynağının ve hakikatinin Esma-i Hüsnaya istinat etmekle beraber insanın ilim ve iradesi ile bunları doğru kullanması ile terakkiye vesile olduğu anlaşıldı.


Esma ve sıfatın eşyadaki tecellisi farklı farklı olmasından mertbeler orataya çıkar ve bu mertebelerin inkişafı eşyaya ve kabiliyetlerin inkişafına göre farklı ve derece derece olması hayra ve şerre yönelmesi ile “Hakikatu’l-Hakaık” ve Mutlak hayır ve Mutlak şer olan her iki uç arasında “Hakaik-ı nisbiye” denen göreceli hayır ve şerlerin ve mertebelerin ortaya çıkması da “Ehven-i şer” denen sonsuz nisbi hakikatlerin tezahürünü netice vermiştir. Bu nedenle mutlak hayır ve mutlak şer kainatta çok az olmakla beraber “göreceli” olan hakaık-i nisbiye ile her iki silsile arasında sonsuz derce ve mertebelerin meydana gelmesine sebep olmuştur.


57 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör