• M. Ali KAYA

İŞTİRAK-İ AMEL-İ UHREVİYE

Güncelleme tarihi: 5 Mar

M. ALİ KAYA

Soru: 1

“İştiraki A'mali Uhreviye” meselesi. Üstad bu meseleyi mantıken gayet güzel izah ediyor. Peki, bu önemli ve karlı konuda acaba bir nas var mı, Kuranda veya Sünnette? Bu sevap iştirakini gerektiren sebepler bizim için olduğu kadar, evleviyetle ashab için de vaki olsa gerek. Onlar acaba bu konuda bilgilendirilmişler mi? Hem de madem sevaplar paylaşılıyor, o zaman herkesin sevabının günahından rahatlıkla fazla olacağını söyleyemez miyiz? "Es-sebebu kel fail" sırrı mahfuz. Ama o başka mesele, değil mi? Ne dersiniz?


Cevap: 1

“İştirak-i a’m’al-i saliha” iman, ortak hizmet ve faaliyet ile samimi tesanüt ve ihlas sırrına bağlı olup inanç, amaç ve hedef birliğinden kaynaklanan bir sinerjidir. Bediüzzaman bunu İhlas Risalesinde İhlas sırrı ile “Bir insanın azaları gibi veya bir fabrikanın çarkları gibi birbirine yardımcı olan hakiki bir tesanüt ve ittifakla gaye-i hilkatlerine” çalışma şartına bağlamıştır.


“İnsan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâları” olma “Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları olma” “Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademe olma” şartları ile… “Dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye” ile “Üç elifin yüz on bir kıymetinde olması” sırrına dikkati çeker. “Hakiki müttehit adamların” bu sırra vakıf olacağını söyler.


İştirakın prensipleri ve düsturları vardır:

Birincisi “kardeşleri tenkit etmeme ve faziletfüruşluk ile gıpta damarını tahrik etmeme” prensibidir. İkinci “Bütün kuvveti hakta ve ihlasta bilmek” güçtee, kuvvette, parada ve dünyevi makamlarda bilmemektir. Üçüncü prensip birlikte olduğu “kardeşlerin meziyetleri ve faziletleri ile iftihar etmek” ve her yerde şükrederek övünmektir. Bu da en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmaktadır. Bu da, “samimî ihlâsta”dır. Samimî ihlâsı kıran adam birliğin ve davanın gayet yüksek kulesinin başından düşer. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.

Böyle bir şekilde “İmana ve Kur’ana hizmet etme davasına gönül verenler” sahabeler gibi “Cadde-i Kübra-i Kur’âniye Mesleğine girmiş olurlar.” Sonra herhangi bir bahane ile bu meslekten ayrılarak yukarıda sayılan ihlas düsturlarına aykırı harekete başlarsa “İmana ve Kur’ana düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmiş olurlar. Ortada tutunacak yer yoktur. Yol ikidir. Üçüncü bir şık yoktur.


Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Size amellerinde en çok hüsrana uğrayanları haber vereyim mi? Onlar ki dünyada büyük bir gayret içinde güzel ameller peşinde koştuklarını zannederler. Hâlbuki bilmeden amellerini zayi etmişlerdir. Allah’ın kendilerine ihsan ettiği iman ve İslamiyet gibi nimetleri nankörlükle kendilerine mal etmişler ve bütün amellerini heder etmişlerdir. Biz mizanda onların amellerine hiçbir değer vermeyiz, onlar için mizan bile tutmayız. İşte iyi yaptıklarını zannederek ihlastan yoksun güzel ameller işlediklerini zannedenlerin durumu budur” (Kehf, 18:103–105) buyurur.


Bu nedenle ihlastan yoksun ameller ve hizmetler hiçbir zaman Allah’ın kabul ettiği ameller olmadığı için Allah katında sinek kanadı kadar değeri de olmaz ve sevabı da olmaz. Hal böyle olunca ortada hayırlı amel olmaz ve “iştirak-i amal-i uhreviye” de olmaz.


İhlas ise hiçbir beklenti ve menfaat içinde olmadan sırf Allah emrettiği için ameli işlemek ve amel işleyenlerle iftihar edip hayırlı amellerine destek olmaktır. En azından kendisi yapamazsa ihlasla yapana sahip çıkarak kendisi yapıyor gibi onu başkalarına iftiharla anlatmak ve yapanlara teşekkürle hayır dua etmektir. Başka şekilde asla “Amele iştirak” etmiş olmaz. Tenkit ediyorsa zaten “Bu ben iştirak etmiyorum” demektir. Nasıl sevabından istifade edecek?


Neden?

Çünkü Üstad Bediüzzaman “Bu zamanda dini hizmet yapıyorum diyenlerin ihlassızlıkları yüzünden ehl-i dalalete yardımcı olduklarını ve samimi olanların da yalnız kaldıkları için mağlup olduklarını tespit ederek “İhlas Risalesini” yazmıştır.


Orada bir hadis-i şerifi ders verir: “İnsanlar helak olurlar ancak alimler kurtuldular. Âlimler de helak olurlar ancak ilmi ile amel edenler kurtulurlar. İlmi ile amel edenler de helak olurlar ancak ihlasla amel edenler kurtulurlar. İhlaslı olanların da çetin imtihanlar beklemektedir.”

Bu hadise göre yukarıda ifade edilen ihlas prensiplerini ihlal edenlerin helak oldukları ve ihlaslıların da imtihanlarla deneneceklerini ve kaybedenlerin de yine helak olanlara iltihak edeceğini açıkça anlatıyor. İhlaslılardan ayrılanlar İhlassızların tarafına geçmiş olur. İhlassızların tarafına geçen Allah rızasından ayrılmış olur. Allah rızasından ayrılan başka rızalar peşinde gider, yoksa neden hizmet ve ibadet etsin? O zaman da şeytanı ve dostlarını razı etmiş olur. İşte bu nedenle Bediüzzaman “Samimî ihlâsı kıran adam birliğin ve davanın gayet yüksek kulesinin başından düşer. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz." Herhangi bir bahane ile bu meslekten ayrılarak yukarıda sayılan ihlas düsturlarına aykırı harekete başlarsa “İmana ve Kur’ana düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmiş olurlar. Ortada tutunacak üçüncü bir şık yoktur” demektedir.


Bediüzzaman İhlas Risalesine şu ayetleri almış ve bunların tefsiri olarak 21. Lem’a olan İhlas Risalesini yazmıştır.


Birinci Ayet: “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider.” (Enfâl Sûresi, 8:46) Bu ayet ihtilaf içinde olanların ihlaslı olamayacaklarını anlatır.


İkinci Ayet: “Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin.” (Bakara Sûresi, 2:238) Bu ayet Allah için olmayan ve içinde herhangi bir garaz ve amaç karışan şeyin ihlastan uzak olduğunu ifade eder.


Üçüncü Ayet: “Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür.” (Şems Sûresi, 91:9–10) Bu ayet günahlardan kaçmayan ve Allah’tan korkmayanın ihlastan yoksun olduğunu haber verir.


Dördüncü Ayet: “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” (Bakara Sûresi, 2:41) Bu ayet dini ve hizmeti herhangi bir dünya amacına alet edenlerin iştirak-i amel-i uhreviye değil, “iştirak-i amel-i dünyeviyeye” dâhil olacağını belirtir. Böyleleri dünyada amellerin mükâfatını mal, mülk ve makam şeklinde alacakları için Allah katında hiçbir hak dava edemeyeceklerini anlatır.


Beşinci Ayet: “Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse - o başka.” (Yusuf Sûresi, 12:53) Bu ayet nefse hisse verilmemek gerektiği, nefse hisse verilirse amelin ihlastan uzaklaşacağını ima ve işaret eder.


Tam ihlasla İmana ve Kur’âna hizmete Sahabeler muvaffak oldukları için “İştirak-i Amâl-i Uhreviye” den en çok onlar istifade etmişlerdir. Onlardan sonra bu kapı ehl-i küfür ve ehl-i dalalet ile mücadele eden ve hakiki ihlas sırrında muvaffak olan Mehdinin has talebeleri azami derecede istifade edeceklerdir. Yine Allah rızası için bir araya gelen Müslümanlar da aynı amaç etrafında toplandıkları için yaptıkları hizmetten aynı oranda istifade ederler. Salavatlar ve tüm mü’minleri içine alan dualar iştirakin varlığını ispat eder.


**

Soru: 2

Lakin benim kafamı kurcalayan kısım, bu kadar karlı bir hadise neden Kitap ve Sünnette yerini almamış? Veya ben bilmiyorum. Sadece "Es sebebu kel fail" kaidesi var. Bir de "Bir hayra delalet eden onu yapan gibidir " hadisi var. Ki onlar da biraz farklı noktalara temas ediyor. Bu konuda bir açıklama bekliyorum.


Cevap: 2

Bu sorunuzun cevabı özeldir...

Genel olanı duaların umumi yapılmasıdır. Peygamberimizin “Allahümmeğfir lil-mü'minîne ve'l-mü'inât” “Allahım bütün inanan kadın ve erkekleri bağışla” tarzında umumi duası ve "Rabbenağfir lî ve li-valideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmu'l-hisâb” (İbrahim, 14: 41) ayetinde bütün mü'minlere şamil olmasıdır.


Ama bu iştirak-i amal sayılmaz iştirak-i duadır. “Es sebebu kel fail” kaidesi ve “Bir hayra delalet eden onu yapan gibidir” hadisindeki ameller sadece özel ameli kapsar. Genele şamil olmaz...


Hususi ve özel olanı ise “İştirak-i a'mal-i uhreviye” sırrının sahabeye ve ahir zamanda “Sahabe Mesleğini” takip eden Mehdi ve onun has talebelerine ait olmasıdır.


Bu nedenle diğerlerine şamil değildir. Bu da sahabenin İslamın temel taşı olmalarından ve peygamberle beraber çektiği sıkıntılar ve bunlara katlanmalarından, Mehdi'nin de asrının dehşetinden ve deccal ve süfyana ve hilelerine aldanmamalarından dolayı Allah'ın onlara hususi ihsanı ve ikramıdır. (Hakiki ihlas sırrına uymalarından…)


Malumunuz düşman karşısında ve her an ölümle burun buruna olan bir askerin bir saat nöbeti bir sene ibadetten hayırlıdır. Barış zamanında bir sene nöbet tutmasından daha sevaplıdır. Bir dakika düşmanla çarpışırken ölen şehadet mertebesini kazanır ki başkası yüz sene askerlik yapsa bu mertebeye ulaşamaz...


Gerisini ferasetinize havale ediyorum.


12 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör