• M. Ali KAYA

İLİM, İRADE VE KUDRET

Güncelleme tarihi: 5 Mar

M. Ali KAYA

Evlat edinmekten münezzeh olan ve mülkünde ortağı olmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı için eşi benzeri ve ortağı olmayan Allah’a hamdolsun. Tekbir getirerek onun büyüklüğünü zikret!” (İsra, 17:111.)


Birinci Mertebe: Sebeplerin Tesiri Yoktur

Evet, biz de buna “Lebbeyk ve sa’deyk” diyoruz ve kâinat kitabından Allah’ın büyüklüğünü okuyup anlamaya ve anlatmaya başlıyoruz…


Cenab-ı Allah ilim ve kudretiyle her şeyden büyüktür. O öyle bir Halık, Bârî ve Musavvirdir ki kudretiyle insanı bir kâinat gibi kâinatın bir küçük numunesi ve çekirdeği şeklinde tüm kâinattan süzerek yaratmış, aynı şekilde kâinatı da kalem-i kaderiyle insanın nüsha-i kübrâsı olarak kâinatı da yaratmıştır.


Kâinat Allah’ın alem-i ekberi, insan ise onun benzeri âlem-i asgarıdır. Kâinatı bir mescit şeklinde yaratan Allah insanı da o mescidde ibadet eden sacid vaziyetini vermiştir. Alem-i ekberi mülk yapmış, insanı da o mülkte çalışan memeluk kılmıştır. Kainattaki sanat-ı ilâhî o derece harika ve mucizedir ki bir kitap şeklini almış, insanda da o kâinatı okumak için hitap çiçeğini açmıştır.


Kainattak eserler kudret-i Rabbaniyenin haşmet ve celalini gösterdiği gibi, insanı da rahmeti ile yaratıp kainattaki nimetleri onunla tanzim etmiştir. Kainattaki varlıkları Onun Vahidiyetini gösterdikleri gibi, insandaki tecellisi de Onun Ehadiyetini göstermektedir. Kainattaki her şey Onun sikke-i samediyeti olduğu gibi insandaki cisim ve azalarda, hücre ve zerreler de onun birer hatemidir.


Kainattaki varlıkların yaratılmasındaki sür’at ve çoklukla beraber intizam-ı mutlak’ın bulunması, çoklukla beraber mutlak kolaylık ve hüsn-ü sanatla yaratılmaları, karışıklığı ile beraber çok mükemmel temyiz içinde birbirinden ayrılması, kolaylık, çokluk ve sür’atle beraber çok mükemmel sanatlı ve harika olması, akıl sahibi ehl-i tahkik için Onun varlığına, birliğine, ilmine, iradesine ve kudretine en büyük delildir.


Evet, vahdette mutlak bir kolaylık ve suhulet, şirkte ve kesrette işin içinden çıkılması imkânsız bir zorluk ve suubet vardır. Bütün eşyanın Allah tarafından yaratılması bir hurma çekirdeğinden hurma ağacını yaratmak kadar kolaydır. Şayet bir hurma ağacının yaratılması çokların ellerine bırakılsa bir çekirdek bir ağaç kadar, bir ağacın icadı ve yaratılması kâinat kadar müşkülat peyda eder ve her bir ağaç için ayrı bir kâinatı yaratmak gerekir. Zira kâinat bir zatın eseri olsa bütün kâinatı bir ağacın imdadına gönderir ve bütün ağaçları o kolaylıkla yaratır. Şayet her bir ağaç bir başkasına ait olsa her biri bir ağacı yaratmak için ona lazım olan bir kâinatı yaratması gerekir. Yoksa ağacı yaratamaz. Hem ağaç başkasının çekirdek bir başkasının olamaz. Zira o çekirdek o ağaçtan icat edilir.


Evet, vahdette vücup derecesinde bir kolaylık, kesrette ise imtinâ derecesinde bir zorluk vardır. Vahdette maddeye ve zamana ihtiyaç duymadan bir mevcudu adem-i sırftan ibdâ ve icad etmek o şeyi adem-i mutlaktan icat etmektir. Şirk ve kesrette yoktan var etmek ise bütün ehl-i aklın ittifakıyla imkân haricidir.


Vahdetin kolaylığına misal şudur ki: Bir kumandan bir orduya kolaylıkla verdiği vaziyeti ve aldığı müspet sonucu, birçok kumandan aynı orduya vermesi muhaldir. Bir neferin idaresi birçok kumandana verilse o nefer hiçbir şey yapamaz. Bir binadaki taşların aldığı vaziyet bir mimara ve ustaya verilse kolayca şekil aldığı halde, o vaziyeti almak ve o binayı yapma işi, akıllı ve şuurlu farzedilen taşlara bırakılsa her bir taş hem hâkim hem mahkûm olması gerektiği gibi özellikle kemerli ve kubbeli bir mabedi inşa etmeleri imkânsız olacaktır. Aynı şekilde kainattaki yıldızların ve gezegenlerin hareketi yüce Allah’a verilse bir kumandanın askerlerini bir emirle idare etmesi gibi kolay olurken, o vaziyeti almaları tabiata veya tesadüfe bırakılsa ve kendi kendine oluyor denilirse aklen muhal ve imkânsız olur.


Evet, çünkü vahdetteki, birlikteki intisap, gayr-i mahdut bir kudret sahibinin makamına bağlanarak kıyam bulur. Böyle bir makam-ı kudrete bağlananlar esbab olsun, eşya olsun kendi güç ve kuvvet kaynalarını kendisi yüklenmeye mecbur olmuyor. İntisab edlen kudretin makamına göre eşyanın eserleri onda birikip büyüyor. Bu sebeple bir nefer askere intisap etmekle padişahın gücünü ve ordularını arkasında bulur ve bu kudretle bir şahı esir edebilir ve bir kasabayı padişah namına boşaltabilir. Fakat şirkte ve kesrette her şey her sebep kendi gücünü kendi beline ve başına yüklemeye mecbur olduğundan ancak kendi gücü kadar iş yapabilir veya büyük güç gerektiren şeyi asla yapamaz.


Hem bütün eşyanın icadını bir vahide vermekle icâd o derece kolay olur ki, Vahid-i Zülcelâlin ilmindeki eşyanın aynını vücûd-u hariciye nakletmek şeklinde olur. Yani, aynada temessül eden bir sureti fotoğraf kağıdına nakledip harici vücut vermek kadar kolay olur. Yahut daha önce yazılmış, ama görünmeyen bir yazıyı göstermek için bir maddeyi sürüp göstermek gibi kolaydır. Fakat eşyayı sebeplere vermek ve kesrete isnat etmek mutlak yokluktan icad edilmesi lazımdır. O ise imkansızdır. Demek vahdetteki kolaylık derece-i vücûba vasıl olmuş, kesretteki suubet ise derece-i imtinâa girmiştir. Bu sebeple yüce Allah şerik ve muinlere hiçbir cihette muhtaç olmadığı için onlardan müstağnidir.


Sebepler ancak kudret-i ilâhiyenin tasarrufu içinde ince bir perdedirler ve kudretin haşmetini gösterirler, Zât-ı uluhiyeti naks ve kusurdan tenzih için kusurları ve noksanlıkları üzerlerine almak için icat edilmişlerdir. İzzet ve azametin perdesidirler. Nefsü’l-emirde icada hiçbir tesirleri yoktur. Esbab içerisinde en eşref ve ihtiyarı en geniş olan insandır. İnsanın en zahir ef’âl-i ihtiyariye içerisinde olan konuşmak, yemek ve düşünmektir. Bunların dahi insanın ihtiyarında olanı yüz cüz’ünden şüpheli bir tek cüz’üdür. İşte en eşref ve ihtiyarca en geniş bir sebep dahi böyle tasarruftan eli bağlı olsa acaba behimiyât ve cemadat Hâlık-ı arz ve semavatın icadında nasıl şerik olabilir?


Evet, bir padişahın hediyesini içine koyup gönderdiği bir zarf veya ihsanını sana sunduğu bir mendil veya nimetini eline verip sana gönderdiği bir nefer o padişahın saltanatına şerik olabilir mi? Aynen bunun gibi bize Allah’ın nimetlerini getirmeye vasıta olan sebepler dahi hiçbir cihetle şerik-i uluhiyet ve rububiyet olamazlar.


İkinci Mertebe: Her Şey Onu Zikreder

Yüce Allah ilim ve kudretiyle her şeyden büyüktür. O öyle büyük bir Hallâk-ı Alîm, Sâni-i Hakîm ve Rahmânu’r-Rahîmdir ki kainattaki varlıklar, üzerinde yaşadığımız dünyadan yıldızlara, galaksiler kadar her şey Hallâk-ı Alîm’in kuretinin mucizeleridir.

Şu yeryüzü bağında serilmiş rengârenk süslü nebâtât ve hayvânât bizzarûre, o Sâni-i Hakîmin sanat harikalarıdır. Bağlar ve bahçelerdeki şu mütebessim çiçekler ve süslü meyveler, bilmüşâhede o Rahmâni’r-Rahîmin rahmet hediyeleridir. O kudret mucizelerini yaratan her şeye kadirdir ve her şeyi bilerek ve tüm varlıkların arasındaki ilgiyi ve alakayı kurarak yapıyor. Onun ilmi, kudreti ve rahmeti her şeyi ihata etmiştir. Kudretinde nispeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, büyük ve küçük her şey müsavidir. O Sani-i Hakîmin mucizeleri olan geçmişin bütün vukuatı ve garâibi şehâdet eder ki, o Sânî istikbalin bütün imkânât ve acaibine kadirdir; zirâ O Sânî, Hallâk-ı Alîm ve Azîz-i Hakîmdir.


Yeryüzünü sanatının meşheri, mahlukatının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekdanlığı, cennetinin tarlası, mahlukatının resmigeçit meydanı, mevcudatının seyelangahı, masnuatının ölçeği yapan Zât-ı Alîm-i Kadîr her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Dünya bahçesinin müzeyyen hayvânâtı, münakkaş tuyûratı, meyveli ağaçları ve çiçekli bitkileri Onun ilminin mucizeleri, sanatının harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun ve rahmetinin delilleridir.


Yeryüzündeki bütün bu nimetler, canlılar ve bitkiler; çiçeklerin tebessümü, kuşların secaları, validelerin küçük yavrulara olan terahhumu, cin ve insanlara, hayvanât, ruhaniyat ve melâikeye bunları yaratanın mahlukatına kendisini tanıtması, sevdiğini göstermesi, rahmetini bildirmesi, mahlukatına merhameti ve şefkati ve rahmet cilvelerini izhar etmesidir.


Meyveler ve tohumlar hikmet-i Rabbaniyenin telvihatıdır ki yüce Allah’ın ilim, irade ve kudretinin her varlığın bizatihi yanında olduğunu gösterir ve ispat eder. Nasıl ki bir meyve ağacın en son ve en güzel sonucudur. Aynı şekilde insan da kâinat ağacının en güzel meyvesidir. Ağaçtan maksat meyvesi olduğu gibi kâinattan maksut olan da insandır. İşte şu hikmettendir ki, şu küçük insan bu mevcudatta haşir ve neşre ve kâinatın tahribi ve tebdil ve tahvil ve tecdidine en zâhir bir medar olmuştur.

Evet, bütün kâinattaki her şey beraberce “La ilâhe illallah” “Ya Hak” “Ya Hayy” derler.


Üçüncü Mertebe: Kaza ve Kaderi İlim, İrade ve Kudret Eseridir

Allah Teâla ilim ve kudretiyle her şeyden büyüktür. O öyle bir Kadir, Muktedir, Alim, Hakîm, Musavvir, Kerîm, Latif, Müzeyyin, Mün’im, Vedûd, Müteârif, Rahman, Rahim, Mütehannin, cemal ve kemâl sahibi bir Cemîl, Kâmil-i Mutlak ve Nakkâş-ı Ezelîdir ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll ve cüz olarak hakikatleri ve bu mevcudatın küllî ve cüz’î olarak vücut ve bekâ itibarıyla hakikatleri; Onun kazâ ve kader kaleminin ilim ve hikmetle tanzim ve takdir ettiği hatlarıdır.


İlim ve hikmet pergelinin sun’ ve tasvir ile işlediği nakışlarıdır. Lütuf ve kereminin, teveddüt ve taarrüfünün latifelerinden rahmet ve nimetle tebessüm eden çiçekleridir. Rahmet, nimet, terahhüm ve tahannününün pınarından cemal ve kemal ile akıp gelen semereleridir.


Aynaların faniliği ve mazharların seyyaliyetiyle beraber onlarda tecelli eden asırlar ve mevsimler boyu tecellisinin gelip geçmesi ile beraber devam etmesinin şehadetiyle sermedî bir cemâlin ve daimî bir kemâlin parıltılarından başka bir şey değildir.


Evet, aynaların faniliği ve mevcudatın zevaline rağmen feyzin kaybolmaması ve tecellinin devam etmesi, pek zahir bir surette onlarda görünen cemâl ve kemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder. Pek fasih bir beyanla ve pek açık bir bürhanla gösteriyor ki, o tecelliyat Vacibu’l-Vücûdun ve Bâki-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve daima teceddüd eden ihsânâtının eseridir.


Evet, eserin kemâli bilbedâhe fiilin kemâline delalet eder. Mükemmel fiil ise, bizzarure ismin ve fâilin kemâline, sıfatın kemâli şeksiz ve şüphesiz şe’nin kemâline, şe’nin kemâli ise kat’î bir surette o Zâta layık bir şekilde Zâtın kemâline delalet eden hakka’l-yakîn bir hakikat-ı sabitedir.


Dördüncü Mertebe: Kainattaki Nizam ve İntizam Onun Kudret Eseridir

Azamet ve Celal sahibi olan yüce Allah her şeyden büyüktür. Zirâ O öyle bir Adl-i Âdil-i Mutlak, Hakem-i Hâkim-i Hakîm-i Ezelîdir ki, şu kainat şeceresinin binası, meşiet ve hikmetinin temelleri üzerinde altı günde tesis etmiş; Onun kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil etmiş; âdet ve sünnetinin kanunlarıyla tanzim etmiş; inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin etmiş; masnuattaki intizamının ve mevcudattaki tezyinâtın kainatın eczasındaki teşabüh, tenâsüb, tecâvüp, teâvün ve teânukun ve her şeyde her şeyin kamet-i kabiliyetine göre kader tarafından şuurlu bir şekilde takdir edilmiş itkân-ı sanatın şehadetiyle sabit olduğu üzere esmâ ve sıfatın cilveleriyle tenvir etmiştir.


Kainatın tanzimatındaki hikmet-i âmme, tezyinatındaki inâyet-i tâmme, taltifatındaki rahmet-i vâsia, terbiyesindeki erzak ve iâşe-i şâmile, tahsinatındaki kasdî güzellikler, cüzlerinde fayda ve maslahatları gözeten tasarrufât, nebâtâtındaki hâkimâne tedbir, hayvanatındaki kerîmâne terbiye, erkânının tagayyürâtındaki mükemmel intizâmât, külliyetinin intizamında gözetilen pek büyük gâyeler, maddeye ve zamana muhtaç olmayarak gayet kemâldeki bir hüsn-ü sanatla def’aten yaratılması, hadsiz imkânât içinde mütereddit iken verilen hakîmâne teşahhusât, en küçük aruzlarına bile elleri yetişmediği halde nihâyetsiz çok ve çeşitli ihtiyaçlarının umulmadık yerlerden akıl almaz bir şekilde layık ve münasip vakitte yerine getirilmesi, zaafındaki kuvvet-i mutlaka, aczindeki kudret-i mutlaka, cansızlığında tezahür eden hayat, cehlindeki ihatalı şuur, tagayyüratındaki mükemmel intizam, istidat ve ihtiyac-ı fıtrî ve ıztırar lisanıyla edilen duaların makbuliyeti, Fâtırını zikretmekle mutmain olmaları ve hâkezâ kâinatın sair şuûnât ve hal ve keyfiyetleri şehadet eder ki, bütün bunlar bir-tek Müdebbir-i Hakîmin tedbirinde ve Ehad-i Samed olan bir Mürebbi-i Kerîmin terbiyesi altındadır.


Evet, her bir vadi ve dağdaki, sahra ve ovadaki her bir çiçek ve meyve, her bir bitki ve ağaç, her bir canlı ve taş, hatta her bir zerre ve toprak, nakışla eser arasında bir hâtemdir ve dikkatle nazar edenlere gösterir ki o eserin sahibi kim ise, ibretle dolu şu mekânın sahibi de odur; yeryüzünün ve denizlerin altının kâtibi de odur; ibretle dolu semâvât sayfasında Güneş ve Ayı nakşeden de odur. O Nakkâşın celâli her şeyden nihayet derece yücedir.


Her şey lisan-ı haliyle, her daim bütün eczasıyla hep beraber “Lâ ilâhe illallah” ve “Allahü Akber” derler.


Beşinci Mertebe: Semavat ve Arz Onun Kudretine Şahittir

“Allahü Ekber min külli şey’in.” Allah her şeyden büyüktür. O öyle bir Kadîr, Hallâk, Basîr ve Musavvirdir ki, şu ecrâm-ı ulviyye ve inci misal seyyâreler Onun uluhiyet ve azamet bürhanlarının nurları ve rububiyet ve izzet şahitlerinin şuâlarıdırlar. Bütün bunlar Onun saltanat-ı Rubûbiyetinin şâşâsına, hüküm ve hikmetinin genişliğini ve azamet-i kuretinin haşmetini ilan ederler.


Üstlerindeki gökyüzüne bakmazlar mı, onu nasıl bina edip döşemişiz” (Kâf, 50:6.) buyuran yüce Allah bizim semaya bakıp Allah’ın kudretini görmemizi istiyor. Semanın yüzüne bak ki nasıl sessizlik içinde çok muhteşem deveranlar var. Hikmetli ve faydalı hareketler var. Büyük bir faaliyet içinde tebessüm eden yıldızlar var. Çok mükemmel bir nizam ve intizam var. Dünyamızın her hareketi varlıkların ve canlıların devamı ve ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığını gör.


Mevsimlerin tebdili, gece ve gündüzün tedviri, ay ve güneşin ışık ve ısı vermesi yanında pek çok faydalı hizmetleri yapması onların benzerleri ve arkadaşları olan yıldızların, güneşlerin, gezegenlerin ve uyduların da nice faydalı, hikmetli faaliyetlere sebep olduklarına bizi ikna ediyor. İlmi, iradeleri ve akılları olmayan ve kendi akılları ile diğer güneşler ve gezegenlerle anlaşarak ve faydaları düşünerek hareket etmekten aciz olan o varlıkları böyle nizam ve intizam içinde fayda ve maslahata uygun çeviren elbette bütün kainatın ve mahlukatı yaratan, idare eden ve ihtiyaçlarını bilerek ona göre tanzim eden kudreti sonsuz Allah’ın varlık ve birliğine şahitlik edip ilan ediyorlar.


“Yaratan bilmez olur mu? O Allah her şeyi bütün incelikleriyle ve gizlilikleriyle bilen ve her şeyden haberdar olandır.” (Mülk, 67:14.) Bu ayet ifade eder ki bir şeyin var olması, o şeyle alakalı ilmi istilzam eder. Eşyadaki nur-u vücut, ona dair nur-u ilmi istilzam eder.


İnsana ait hüsn-ü sanat insanın aklına ve şuuruna delaleti ile, hilkat-i insanın ilm-i hâlıka delaleti arasındaki nispet, karanlık gecede yıldız böceğinin ışıkçığının gün ortasında parlayan güneşin şâşâlı ışığına nispeti gibidir.


O Hâlıkın ilmi nasıl her şeyi ihata etmişse, iradesi de her şeyi ihata etmiştir. Onun meşieti olmadan bir şeyin tahakkuku mümkün değildir. Keza, kudret tesir eder, ilim temyiz eder, irade tahsis eder; ondan sonra eşya vücuda gelir. Hak Teâlânın irade ve ihtiyarına ait şahitler, eşyanın keyfiyat, ahvâl ve şuûnâtı adedincedir.


Evet şu ince ve hassas nizama zıt cereyanların eline kalmış mevcudata hadsiz imkanlar, neticesiz yollar ve karmakarışık ihtimaller arasında şu sıfatları tahsis ederek onları tanzim etmek, hassas ve nazik mizanlarla gözle görünen tanzim ve tevzin etmek ve camit unsurlardan muntazam ve muhtelif canlı varlıkların yaratmak, insanı bir damla sudan, kuşları bir yumurtadan, ağacı bir çekirdekten yaratması delâlet eder ki, her şeyin tahsis ve tayini Hak Sübhânehunun iradesi, ihtiyarı ve meşietiyledir.


Altıncı Mertebe: Kainatı Bir Ağaç Gibi Yaratmıştır

Allah ilim ve kudretiyle her şeyden büyüktür. O öyle bir Vâhid-i Ehad ve Sultan-ı Ezelîdir ki bütün bu alemler Onun nizam ve mizanının, tanzim ve tevzininin, adl ve hikmetinin, ilim ve kudretinin kabza-i tasarrufundadır. Mükevvenattaki nizam ve mizan, tanzim ve tevzin İmam-ı Mübîn ve kitab-ı Mübiînden iki babdır. İmam-ı Mübîn Onun ilim ve emrine, Kitab-ı Mübin ise Onun kudret ve iradesine iki unvandır. Kainattaki hiçbir şey hiçbir zaman O Rahman’ın kabza-i tasarrufundan ve o Hannân’ın tanziminden ve Mennân’ın tezyininden ve o Deyyân’ın tevzininden hariç kalamaz.


Hallâkıyette ism-i Evvel ve Âhir’in tecellisi mebde’ ile müntehaya, asıl ile nesle, mazi ile müstakbele, emir ile ilme bakar ve İmam-ı Mübîne işaret eder. Hallâkıyet zıllinde tecelli eden ism-i Zâhir ve Bâtın ise Kitâb-ı Mübîne işaret eder.


Kâinat bir şeceredir. Kâinatın her bir âlemi dahi bir ağaca benzer. Cüz’î bir ağacı bütün envâ ve âlemleriyle beraber kâinatın yaratılışına kıyas edebiliriz. O ağacın aslı ve mebdei bir çekirdekten neş’et eder. Kezâ ağacın ölümünden sonra onun vazifesini idame ettiren bir de nesli vardır ki, o dahi ağacın meyvesindeki çekirdektir. İşte mebde’ ve müntahâ ism-i Evvel ve Âhir’in tecellisine mazhardır.


Ağacın dış yüzü ise ism-i Zâhir’in tecellisine mazhardır. Kemâl-i intizamla tezyin ve hikmetle tanzim edilen o ağacın zahiri, sanki o ağacın kâmetine uygun şekilde kemâl-i hikmet ve inayetle biçilmiş muntazam, müzeyyen ve murassâ bir elbisedir. Batını ise ism-i Bâtın’ın tecellisine mazhardır. Akılları hayrette bırakan o ağacın batınındaki kemâl-i intizam ve tedbir ve hayat içim muhtelif maddeleri muhtelif azalara kemâl-i intizam içinde tevzi etmesiyle o ağacın bâtını gayet intizamla düzenlenmiş harika bir makine gibidir.


Nasıl ki ağacın tarifesi olan evveli ve harika bir fihristesi olan âhiri İmam-ı Mübîne işaret ediyorsa, pek acip bir sanat eseri olan zâhiri ile nihayet derecede muntazam bir makine olan bâtını da Kitab-ı Mübîne işaret eder.


Aynen bunun gibi insanda da aynen bu dört ismin tecellisi vardır. Ayrıca insandaki kuvve-i hafızalar Levh-i Mahfuza işaret edip onun vücudunu ispat eder. Ruhu ruhlar alemine, hayali alem-i misale işaret eder. İşte bu ağaca ve insana mazi ve müstakbeli ile şecere-i arzı, evveliyatı ve geleceğiyle şecere-i kâinatı, ecdadı ve nesilleriyle şecere-i insanı kıyas edebilirsiniz. Bütün bu ağaçları, insanı ve kainatı yaratan Hâlıkın şanı çok yücedir ve Ondan başka ilah ve ibadete layık hiçbir şey yoktur.


Allahü Ekber! Sen öyle bir Zât-ı Zülcelâlsin ki, azametini ve büyüklüğünü tavsif etmekte akıllar âcizdir. Ceberutunun künhüne erişmekte zihinler ve anlayışlar çaresiz kalır. Senin büyüklüğünü akıllar anlayamaz, fehimler idrak edemez.


Yedinci Mertebe: Enbiya, Evliya ve Ulema Kudretine Şahittir

Azamet ve Celal sahibi olan yüce Allah ilim ve kudretiyle her şeyden büyüktür. Zira O öyle bir Hallâk, Fettâh, Fa’âl, Vehhâb ve Feyyâz’dır ki ve öyle bir Şems-i Ezelîdir k, şu kâinat bütün envâ ve mevcudatı ile Onun envarının gölgeleri, efâlinin eserleri, esmâsının envâ-ı tecelliyâtının rengârenk nakışları, Onun kaza ve kader kaleminin hatları, sıfatlarının Celal ve Cemal ve Kemâlinin tecelliyâtının aynalarıdır.


Bütün kitapları ve suhufları ve Kur’ânî ayetleri ile Şâhid-i Ezelînin icmaı ile beraber zatındaki ve zerrâtındaki acz ve iftikar ve ihtiyâcâtıyla beraber üzerinde tezâhür eden gınây-ı mutlaka ve servet-i mutlaka ile arz ve âlem icmâ ile Onun kudret ve gınasına şehadet ederler.


Zîruhlardan ervâh-ı neyyire, kulûb-ü münevvere ve ukûl-ü nuraniye ashabı olan bütün ehl-i şuhûd, enbiya ve evliya ve asfiya, bütün tahkikat ve keşfiyat sahibi ulema ilimleri, fuyûzât ve münâcâtlarıyla beraber icma ile Onun varlığına, ilim, irade ve kudretinin sonsuzluğuna şahitlik ederler.


Bütün bunlarla beraber yeryüzünde ve gökyüzünde ne varsa hepsi birden, had ve hesaba gelmez kat’î şehadetleri ve kesin bilgiye dayanan tasdikleriyle, bu kevnî ve Kur’ânî ayetlerin şahadetlerini, kütüp ve suhuf-u enbiyanın haber verdiği hususların hak ve hakikat olduğunu kabul ve ittifak etmişlerdir ki bu mevcudat Onun kudretinin eserleri, kaderinin mektupları, esmasının aynaları ve envarının temessülâtıdır.


Evet, Onun azamet ve celâli her şeyden yücedir ve Ondan başka ilah yoktur.


KAYNAK:

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ, MESNEVİ-İ NURİYE'DEN ÖZETLE ALINMIŞTIR. (M. Ali KAYA)

20 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör