• M. Ali KAYA

İSTİŞARE VE DEMOKRASİ

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. ALİ KAYA

Siyasi hayatta “istişareyi” esas alan sistemin adı hürriyetçi demokrasidir. Demokraside “meşveret ve şûrâ” vardır. Bu haliyle krallık ve istibdad yönetimlerinden ayrıldığı gibi, Kur’an’ın emrine uymuş olur. Kur’an’a uymak için müslüman olmak gerekmez, akıllı olmak yeterlidir.


Bilgisi sınırlı olan insanoğlunun başkasının bilgisinden, tecrübelerinden ve görüşlerinden istifade etmesi için başkaları ile danışıp akıl alması ve bilgi edinmesi aklın ve insanlığın gereğidir. Bunun için müslüman olmaya gerek yoktur; insan olmak ve akıllı olmak yeterlidir.

İstişare insana has genel bir prensiptir. Her konuda bilgi ve tecrübe, ustalık ve ihtisas sahibi olanlarla görüşüp fikir alışverişinde bulunmak akıllı insanların işidir. Peygamberimiz (asm) de bir insan olarak vahiyle belirlenmemiş hususlarda bilgi ve tecrübe sahipleri ile istişare ederek karar vermiş ve uygulamıştır.

İstişare, danışıp görüşme manasında olduğu gibi, “arı kovanından bal almak” anlamına da gelmektedir. (Tacu’l-Arûs min Cevahiri’l-Kamus, 12:252.) Ferdî ve topluma ait konularda her iş için doğru karar almanın metodudur. Yani, istişare bir usuldür, metottur. Peygamberimizin (asm) hadislerinde de böyle geçer. (Tirmizi, Fiten, 78.) Hukukun da temel prensiplerindendir. “Usul esasa mukaddemdir.” “Usulsüz vüsûl olmaz.”


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin!” (Nisa, 4:59.) ferman eder. Burada Allah’a ve Resulüne itaat Kur’an ve Sünnete başvurmak ve onların emirlerine göre hareket etmek demektir. “Ulul’-Emre” itaat ise işi bilen, kendi sahasında uzman olan alimler, adil idareciler ve işin otoriteleri ve ustaları ile istişare ederek onlara itaat etmek anlamını ifade etmektedir. Her işin ulu’l-emri o işin uzmanıdır. Yönetimde adil olanlara itaat gerektiği gibi, eğitimde ve ilimde âlimler, iş ve sanatta ise uzman ve usta olanlar ulu’l-emr sayılırlar. Bir işe teşebbüs eden o işin uzmanına danışmadan kendi kafasına göre cahilce iş yaparsa sonunun hüsran olacağı kesindir.


Nitekim bir başka ayette yüce Allah şöyle buyurur: “Emniyete, yahut korkuya ait bir haber duysalar derhal onu yayarlar. Halbuki Peygambere ve içlerinden emre salahiyeti olanlara başvursalardı bu haberi arayıp duyarak yayanlar, elbette onlardan gerçeğini öğrenirlerdi. Allah'ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı pek azınız müstesna, Şeytan'a uyup gitmiştiniz.” (Nisa, 4:83.) Bu ayet-i kerime günümüze pek güzel ışık tutmaktadır. Şöyle ki:


Kamuda ve medyada uluorta yayılan haberlerin tahkik edilmeden ve sonuçları hesaplanmadan hemen halka yayılmasının zararlı olması yalnızca savaş haline mahsus değildir. Her çeşit haberin topluluğa yayılmadan önce hem doğruluğunun araştırılması hem de yayıldığı takdirde toplulukta hâsıl edeceği sonuçların hesaplanması gerekmektedir. Âyet, günümüzde tartışılan “medyanın duyarlık ve sorumluluğu” meselesi bakımından da ilgi çekici ve yol göstericidir.


Haberlerin halka duyurulmadan önce “Resûlullah’a ve ülü’l-emre götürülmesi” emri, onların hem haberin doğru olup olmadığı hem de halk üzerinde yapabileceği tesiri daha iyi ölçüp biçebilecek ve anlayacak durumda olmaları gerekçesine dayanmaktadır. Burada “yetki sahipleri” diye çevirilen “ülü’l-emr”den maksat sadece âlimler veya yöneticiler değildir; işten anlayanlar ve her konuda uzman olup görev üslenmiş olanlardır. (Diyanet Kur'an Yolu Tefsiri, 2:104-105.)


Peygamberimiz (asm) kendisi ile istişare edilen kimsenin güvenilir olmasını şart koşmuştur. “Sizden biriniz kardeşi ile istişare ederse, kardeşi görüşünü söyleyerek ona yardımcı olsun ve yol göstersin” (İbn-i Mace, Edeb, 37.) buyurur. Zira istişarede fikir vermek bir sorumluluktur ehil olmayı ve iyi niyetle doğru söylemeyi ve yardımcı olmayı gerektirir. Yoksa ihanet olur ve istişare edeni yanıltmak hainliktir. (Ebu Davud, İlim, 8-9.)


Herhangi bir yönetici hangi makam ve kurumda olursa olsun hukuka aykırı bir tasarrufta bulunamaz ve millet menfaatine ters düşen kararlar alamaz. Herkes sorumluluk aldığı alanda yönettiği kişi ve kurumların çobanıdır ve “Her çoban güttüğünden sorumludur.” (Buhari, Cuma, 11.)


Hak ve hürriyetlerin korunması kanun hakimiyeti ve istişare ile yönetimi esas alan demokrasilerde mümkündür. İslam dünyasında, özellikle “Asr-ı Saadette” ve “Hulefa-i Raşidin” döneminde “Kanun hakimiyeti” esas alınıyordu. Bu haliyle müslümanların yönetimi, hakimiyet tek kişide görünse dahi “Nomokrasi” kavramı ile ifade edilmiştir.


Yani, normların, yasaların, kanunların hakim olduğu, yöneticilerin keyfî yönetimi değil, yasaları esas aldığı yönetim şekli idi. Bu durumda yöneticiler hükmetme yetkisine sahip değillerdi, sadece mevcut normları, yasaları uygulamakla yükümlü idiler. (Casim Avcı, Hilafet, DİA, 17:540; Şerif Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, İstanbul-1998, İletişim Yayınları, s. 97.)


İslamda ve Demokraside Hürriyetler Esastır

Hürriyet insan olmanın olmazsa olmaz temek şartı ve insanlığın temel karakteridir. Hürriyetin olmadığı yerde kölelik vardır. İstişare de hür insanların korku ve kaygıdan uzak bir şekilde fikirlerini ifade etmesidir. Aksi taktirde baskı ve korkunun olduğu yerde hür irade tecelli etmediği için istişare de sağlıklı olmaz. Zira insanlar baskı altında doğru düşünemez ve doğru karar veremezler. Bu bakımdan istişareler otoriter yöneticilerin başkanlığında yapılmaz. Yöneticiler istişareye çoğu zaman katılmaz, perde arkasından izlemeyi tercih ederler. İstişareyi yönetecek olan sekreterya yine istişareye katılanların hür iradeleri ile seçilerek istişare süresince görev yaparlar.

İstişareyi etkileyen ve diktaya götüren sebepler insanların hür iradelerini kullanmamaları ve yöneticilere müdahane, riyakarlık ve hoş görünme arzusundan kaynaklanır.

Bu konuda Mithat Cemal Kuntay’ın şiiri çok manidardır:


“Zincirin altınsa da hatta koparıp kır,

Susmak ne demekmiş, yere haykır, göğe haykır!


Vicdan bile duymaz çıkmazda bir âhı,

Sessiz kölelerdir doğuran binbir ilâhı!


Elbet put olurlar öpülen eller, etekler,

Elbet öpen oldukça olur öptürecekler.


Hürriyet, o son şerefindir onu satma!

Bir Tanrı yeter kendine, bin tanrı yaratma!


İnsandaki dört ayak devrini bilme,

Mahvolsa eğilmezdi baban, sen de eğilme!


Demokrasi: “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik, hür ve eşit seçim, vatandaşların siyaset üzerinde etkin denetimi, sorumluluğunu bilen halka hesap veren yönetim, siyasette dürüstlük ve şeffaf yönetim, liyakat, bilgili ve akılcı istişare ve tartışma, hür basın, inanç ve ifade hürriyeti, çoğulculuk ve eşit katılım ve siyasi ahlak ve diğer erdemler” demektir. (Nilüfer Narlı, İslam ve Demokrasi, “Demokrasinin Batı ve Avrupa ve ABD’de Doğuşu ve Gelişme Süreci, Ankara-1998, TDV Yayınları, s.127-128.)


Eşitlikten kast edilen mutlak eşitlik değil, adalettir; yani hak sahiplerine hakkını vermede eşit davranmak, eğitim ve meslek seçiminde imtiyazsızlık ve tarafsızlık demektir. (Ariel-Will Durant, Tarih Üzerine, Çev: Hüseyin Zamantılı, s. 48-49.)

Bediüzzaman hazretleri “Şeriat âleme gelmiş, tâ her nevi istibdad ve baskıyı mahvetsin, insanlar meşru dairede şahane hür olsunlar” buyurarak şeriatın fert ve topluma bakan yönünün hürriyet olduğu demokrasinin de buna dayandığını ifade eder.

17 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör