• M. Ali KAYA

KUR’ÂNDA ŞÜKÜR VE NİMET KAVRAMLARI

M. Ali KAYA

SORU:

Şükür kavramı Türk Diline göre şöyledir: “1. Tanrı'ya duyulan minneti dile getirme. 2. Mutlu bir olay veya durumdan, yapılan bir iyilikten duyulan hoşnutluğu bildirme: “Hava kapanık geçti ama yağış olmadı şükür Allah'a!” -R. Enis.


Nimet kavramı Türk Diline göre şöyledir: “1. İyilik, lütuf, ihsan: “Başımızdan gitmesi, ekşi suratından kurtulmamız da bir nimetti.” -S. M. Alus. 2. Yaşamak için gerekli her şey: “Desem ki sen benim için hava kadar lazım / Ekmek kadar mübarek / Su gibi aziz bir şeysin / Nimetsin, nimettensin” -C. S. Tarancı. 3. Yiyecek içecek, özellikle ekmek. 4. Mec. Yararlanılan imkân: Evinizin iş yerinize bu kadar yakın oluşu nimet.


Kur’âna göre bu anlamlar yanlıştır. Doğrusu Kur’âna göre şöyle olmalıdır. Bir defa şükür teşekkür anlamına gelmez. Yani teşekkür eden şükretmiş olmaz. Allah’a teşekkür edilmez. Kur’âna göre şükür, teslim olmaktır. Müslüman olmaktır. Kur’âna göre yaşamaktır. Allah’ın istediği gibi kul olmak anlamlarındadır.


Nimet ise Kur’âna göre peygamber, vahiy, uyarılma, doğru yolun gösterilmesi, Kur’ân anlamındadır. Allah’ın kullarına verdiği şeyler nimet olmadığı için göz, kulak, sağlık, çocuk nimet değildir ve Kur’an bu anlamda nimet kelimesini kullanmamıştır. Bu nedenle bunlara nimet demek Kur’ân’a göre yanlıştır.


Bu nedenle şu ifadeler yanlıştır: “Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Siz hiçbir şey değilken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye sizlere gözler ve kalpler verdi” (Nahl, 16:78) buyurarak göz, kalp ve akıl gibi nimetlerden dolayı Allah’a şükretmek ve onları veriliş amacına göre kullanmak gerektiğini anlatmaktadır.” Şimdi bu ifadelerde Allah şükredesiniz diye gözler ve kalpler vermemiştir. Buradaki göz ve kalp şükretmek için değil, iman etmek için verilmiştir. Göz ve kalp (birer insan organıdır) bu nedenle nimet sayılmaz. Ne diye bunlar için teşekkür edilsin? Gözü, kalbi ve aklı olmayan şükretmeyecek mi? Asıl şükredecek olanlar aklı, kalbi ve gözü olmayanlardır değil mi yani? Çünkü akıl, göz ve kalp nimet değildir.


Sonra siz ne diye dil ile şükür diye “Rabbinin nimetini anlatmayı” sayıyorsun. Allah’ın nimetlerini anlatmak şükür olmaz. Allah’ın nimetlerinde şükürle ilgili bir husus olamaz. Burada Kur’ânın dediği şey “Allah’ın vahyidir. Allah’ın vahyi gelince onu heyecanla ve içtenlikle anlat” (Duha, 93:11) demektir. Siz burada Allah’ın nimeti diye Allah’ın verdiği sağlık, sıhhat, mal ve servet gibi şeylere dersen Kur’âna aykırı hareket etmiş olursun. Bir defa Kur’âna göre mal ve evlat fitnedir. (Enfal, 8:28; Teğabün, 64:15) Fitne ise azap sebebidir. Azabı anlatmak ve senin düşmanın olan mal ve evladı Allah verdi Allah’a şükür demek fitneyi sevmek demektir ve belki de küfürdür. Bu nedenle mal ve evlat sevilmez ve bunları sevmek Allah’a şirk sayılır.


Hem sonra siz “Siyasi ve içtimai vazifeleri de iman hizmeti” diyerek sapıtmışsınız. Siyaset ne zaman iman hizmeti oluyormuş. Siyaset demek iki yüzlülük, yalancılık, sahtekârlık ve küfre hizmettir. Bunlara iman hizmeti demekle iman hizmetini siyasete alet etmiş olmuyor musunuz? Kaldı ki Bediüzzaman “Siyasetten şeytandan Allah’a sığındığım gibi sığınırım” dememiş midir? Şimdi buna ne diyeceksin? Şeytandan kötü olan siyaseti iman hizmeti diye nasıl iman hizmetini çarpıtıyorsun?


**

CEVAP:

Yukarıdaki ifadelerle bizi tenkit eden aziz kardeşim…

Hangi yanlışına cevap vereyim?

Birincisi: Bu ifadelere fıkra ile cevap vermek gerekir…

Adam müftüye gitmiş. Selam verip oturmuş.

- Hocaefendi, demiş, bir sorunum var. Günlerdir düşünüyorum düşünüyorum, bir türlü içinden çıkamıyorum...

- Söyle evladım, demiş müftü, sorun nedir?

- Hocaefendi, Hazreti İsa Tur dağında kurt mu öldürmüştü?

- Eh be evladım, hangi yanlışını düzelteyim bilmem ki, demiş müftü. Bir kere Hazreti İsa değil, Hazreti Musa'ydı; Tur dağı değil Sina dağıydı; kurt değil çakaldı; öldürmedi yaraladıydı...


**

Adam işten yorgun-argın evine döner. Yemeğini yer, koltuğuna çöker ve gazetesini okumaya başlar. Bu sırada hamur yoğuran hanımı, bir fıkra anlatarak beyini dinlendirmek ister:


“Bey, Hz. İsa’nın keçisi bir gün kaçmış…”

Bey, daha da yorgun bir ses tonuyla: “Hangi birisini düzelteyim hanım! Bir kere Hz. İsa (as) değil, Hz. Musa (as); keçisi değil, koyun..


**

Nasreddin Hoca bir gün eve gelir, karısı iki gözü iki çeşme ağlıyor. Nedenini sorunca karısı, bugün bir mesel dinledim, ona içlendim deyip anlatmaya başlamış: “Hz. Davut Allah’a ‘Yarabbi bana bir kız çocuğu ver de sana kurban edeyim’ diye yakarmış. Duası yerine gelmiş ve Ayşe doğmuş. Tam adağını yerine getireceği sırada Azrail gökten bir keçiyle çıkagelmiş, ‘Kızı bırak, keçiyi kurban et’ demiş…”


Hoca kahkahalarla gülmeye başlamış: “Hangi yanlışını düzelteyim: O peygamber Hz. Davut değil Hz. İbrahim… İstediği çocuğun cinsiyeti kız değil erkek… Doğan çocuğun adı Ayşe değil İsmail… Gökten gelen melek Azrail değil Cebrail… Kurban edilen de keçi değil koç…”


**

İkincisi: Hz. Ali’ye (ra) “Sen Allah’ın hükmünü kabul etmedin ve Allah’ın hükmü ile hükmetmeyerek küfre düştün. Seni öldürmek vaciptir” diyen cahil Harici gençlerini ikna etmek için Hz. Ali (ra) Peygamberimizin (asm) “Tercümânu-l-Kur’ân” dediği ve “Allah’ım ona Kur’ânın tevilini öğret” diye dua ettiği Abdullah b. Abbas’ı (ra) gönderirken şöyle dedi:


“Sakın onlarla konuşurken Kur’andan delil getirme! Çünkü Kur’ân ayetlerinin farklı anlamlara gelen ayetleri vardır. Onlar senin verdiğin manayı kabul etmezler. Üstelik seni cahillikle suçlarlar. Seninle alay ederler. Sen onlara Peygamberimizin (sav) sünnetini ve tatbikatını delil getir. Onlar buna itiraz edemezler” diyerek Kur’ân ile delil getirmenin yanlış düşünenleri ikna etmeye yetmeyeceğini belirtmiştir.


**

Üçüncüsü: Bediüzzaman Said Nursi “Asay-ı Musa” ve “Şualar” isimli eserinde şöyle demektedir. “Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı suikastını, tercümesiyle yapmaya başlamış ve demiş ki: "Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin." Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş. Fakat Risale-i Nur’un cerh edilmez hüccetleri kat’î ispat etmiş ki, Kur’ân’ın hakikî tercümesi kabil değil, ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur’âniyenin mucizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye, Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı.” (Asay-ı Musa, 64)


Bu ifadelerden anlıyoruz ki “Mealcilik ve Kur’ânı tercüme hareketi” zındıkanın bir oyunudur. Böyle olunca Kur’anı Türkçeye terceme ederek meal okuyanların temel dini bilgileri olmadığı için kafaları karışıktır. Ne Kur’ânı ve ne de İslamı mealden öğrenmek ve anlamak mümkün değildir. En basitinden Kur’an meallerini okuyarak namazın nasıl kılınacağını, zekatın nasıl verileceğini, orucun nasıl tutulacağını ve haccın nasıl yapılacağını bilmek ve yapmak mümkün değildir. Bunlar ise İslam’ın olmazsa olmaz beş temel şartıdır.


Bu nedenle “Mealciler” büyük bir yanılgı içindedirler…


Dördüncüsü: Şükür, Allah’ın bütün nimetlerine yapılır. Allah’ın affına da şükredilir. Allah’ın insana verdiği ve Allah’tan gelen her şey nimettir. Hepsi şükür gerektirir. Varlık hayata hizmet ettiği gibi, hayatın amacı da Allah’a şükür yapmak içindir. İman nimeti de şükür gerektirir, en küçük nimet sayılan bir ekmeği yemek ve bir yudum su içmek için de şükredilir. Kur’ân ayetleri Allah’ın nimetlerini inkâr ve şükrü gereksiz görecek şekilde yorumlanamaz. Bu nedenle nimetleri Allah’tan bilmek şükür olduğu gibi, bu nimetleri bana Allah vermiştir diye insanlara Allah’ın verdiği nimetleri anlatmak da şükürdür. Ben kazandım demek ise küfran-ı nimettir. Bu bakımdan “Allah’ın nimetlerini saymak elbette” (Duha, 93:11) şükürdür. Şükür nimeti takdir etmek, nankörlük ise nimeti inkâr etmektir. Bu Türkçede de böyledir, Arapçada da böyledir, Kur’ânın pek çok ayeâtinde de böyledir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey İnananlar! Size verdiğim rızıkların en iyi ve temizlerini yiyin ve Allah’a şükredin” (Bakara, 2:172) buyurmaktadır. Bu ayet yenilen ve içilen şeylere şükretmek gerektiğini anlatır.


Beşincisi: Nimet Allah’tan gelen her şeydir. İman da nimettir, yağmur da… İbadet de nimettir, ibadetin sonucu olan cennet de… Yokluk gibi dehşetli bir şerden kurtardığı ve hayata mazhar ettiği için kâfirler için cehennem de bir nimettir. Çünkü yokluk mutlak şer, varlık ise cehennemde de olsa mutlak hayırdır. Bu nedenle nimettir. Her nimet şükür ister. Nimeti Allah’tan bilmemek ve şükretmemek ise nankörlüktür ve küfür de bir nankörlüktür. Zira bu Allah’ı ve dolayısıyla Allah’tan gelen her nimeti inkâr etmek ve Allah’ın nimetlerini tabiata ve esbaba vererek zulmetmektir. Yüce Allah “Şükrederseniz artırırım” (İbrahim, 14:7) buyurur. Neyi artırır? Şükredilen her nimeti…


“Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?” (Rahman Suresinde 30 defa tekrar ediliyor) Hangi nimetler derseniz, bütün hayırlar ve iyi olan her şeydir ve hepsi şükrü gerektirir. Bu nimettir, şu nimet değildir demek yanlıştır.


Ahirette her nimetten mutlaka hesaba çekileceksiniz? (Tekâsür, 102:8) Hangi nimetten hesaba çekileceksiniz? Bir yudum su da bir nimettir. Ondan da sorulacaksınız. Acaba şükrettiniz mi, yoksa nankörlük mü yaptınız?


Sonra teşekkür zaten şükür kökünden gelen bir kelimedir. Türkçe değildir ki… Şükretmek demek teşekkür etmek demektir. Şükür mastardır, teşekkür ise ondan türemiş bir kelimedir. Anlamı da “birinden görülen iyilik ve nimete karşı onu övmek ve takdir etmektir.”


Bazıları şükür ve teşekkür, nimet kelimelerine farklı anlam yükleyince bizim söylediğimiz yanlış mı olur? Yoksa farklı anlamlar yükleyenlerin anlamları mı yanlış olur? Burada doğruyu ve yanlışı ayıracak kadar ilim sahibi olmayana diyeceğimiz bir sözümüz yoktur. Herkes istediği gibi anlamakta hürdür.

Vesselam…


Altıncısı: “Ahmağa cevap sükût olduğu” gibi, “sözün tamamı da aptala söylenir.” Ayağını boğazımıza basan İngiliz Papazının mağrurâne altı sualine “bir tükrük” ile cevap veren Bediüzzaman da zamanında ve yerinde mükemmel, “muktezay-ı hâle mutabık” “veciz” bir cevap vermiştir. Arap edebiyat ve belağatının en büyük imamlarından olan müfessir Zemahşeri “yerinde küfretmek de mükemmel bir cevaptır” ve “muktezay-ı hâle mutabık belâğatın gereğidir” demiştir.


Bazı zaman olur ki bazı insanlara bir tokat atmak yerinde bir cevaptır. Bu nedenle “Ebu lehebin eli kurusun” (Tebbet, 111:1) ayetindeki beddua ve hakaret Ebu Leheb’e verilen en güzel cevap olmuş ve bu ayetin nazil olmasından sonra Ebu Leheb halkın gözünden düşmüş ve herkesin alay ettiği biri haline gelmiştir.


İslamiyeti bildiği halde değerini düşürmek ve küfre hizmet etmek için çalışan, hayırhahımız gibi görünüp müslümanları yoldan çıkarmaya çalışan zındıka komitesi ve münafıklar güruhuna Mevlana’nın “Kabak hikâyesi” ile cevap vermek de muktezay-ı hale mutabık beliğ ve en güzel bir cevaptır.


Herkese anladığı dilden konuşmak belağatın gereğidir. Mevlana “kabak hikâyesi dâhil” bütün anlattığı gerçekleri boş yere kitabına almamış, muhataplarının seviyesine göre konuşmuştur. Bu nedenle her hikâyeye herkes kendisini muhatap almamalı, muhatabına hikâye etmekten de çekinmemelidir.


İman hizmeti ve siyaset konusunda yazdıklarım doğrudur. Herkesin doğruları anlaması mümkündür, ama vaki değildir. Zaten anlamış olsa ve gereği yerine getirilse siyasi hayatımız çok mükemmel olur ve hiç kimse yanlış yapmazdı. Bediüzzaman’ın da bunları yazmasına gerek kalmazdı. Çünkü herkesin bilgi kaynağı gerçeklerden beslenmez, yalan ve yanlış bilgilerden beslenenlerin ve onları doğru zannederek iddialar peşinde koşanların gerçekleri anlaması ve görmesi mümkün değildir.


Yanlıştan Allah’a sığınmak ve doğru olanı yapmak her Müslümanın görevidir. Siyaset de buna dâhildir. Bir insanın hastalığı hangi uzvunda ise tedaviyi de o uzva yapmak gerekir. Dişi ağrıyanın gözü çıkarılmaz.

Maasselâm…



20 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör