• M. Ali KAYA

MÜMİNLERİN VASIFLARI

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. Ali KAYA

Mü’min, Allah’a iman edip Resulünün sünnetine ittiba ederek yolundan giden insandır. Peygamberimiz (asm) Allah’tan aldığı vahy ve ilhamla Allah’ın sevdiği bir mü’minin vasıflarını şöyle açıklıyor. Allah’ın razı olduğu ve peygamberin (asm) sevdiği bir mü’min böyle olmalıdır.


1. “El-Mü’minü keyyisun, fatınun, hazirun.”

“Mü’min çok akıllı, zeki ve ihtiyat sahibidir.” (Ramuz, s. 231.)


Açıklaması:

Akıllıdır, aklını kullanarak hareket eder. Aklını güçlendirmek için tecrübeden yararlandığı gibi “İstişare” ederek başkalarının akıllarından da faydalanmasını bilir. Zekidir, işleri yüzeysel değerlendirmez, iç yüzlerine ve arka planlarına da bakar. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve olmayacağını düşünür, iç yüzlerini öğrenmeye ve gerçek sebeplerine inmeye çalışır. İman nurundan aldığı ferasetle tedbirli ve ihtiyatlıdır. Her söylenen söze inanmaz, her gördüğünü gerçek zannetmez; sözde yalan gözde yanılma olacağını bilir. Peygamberimiz (asm) buna “Feraset” demiş ve “Mü’minin ferasetinden korkun! O Allah’ın nuru ile bakar” buyurmuştur.

Yüce Allah mü’minin vasfını “Nurun alâ nûr!” ayeti ile ifade eder. Yani, mü’min iman nuru yanında akıl nurunu da birleştirerek onları ilimle takviye eder de “Nur üzerine nur” sahibi olur ve Allah’ın “Nur” ismine bir ayine olur. Bu sebeple mü’mine her şey Allah’ın verdiği basiret nuru ile aydınlıktır. Mü’minin nazarında karanlık bir şey yoktur. Zira o Allah’ın kendisine verdiği hidayet ve iman nuru, akıl ve basiret nuru ile hareket eder. İşlerin iç yüzünü kavrar. Nefis ve şeytana aldanmadığı gibi, ehl-i dalalet ve ehl-i ilhada da aldanmaz, onların hile ve desiselerini bilir ve ona göre tedbirli ve ölçülü davranır.


2. "Mü'min sırf menfaattir, her yandan faydalıdır: Onunla beraber yürürsen sana faydalı olur, ona danışsan sana fayda verir. Onunla ortaklık yapsan sana faydası dokunur; onun her işi faydadır." (Camiu’s-Sağir, 8777.)


Açıklaması:

Mü’min faydalı insandır. Peygamberimiz (asm) bir başka hadisinde “Mü’min elinden dilinden kimsenin zarar görmediği faydalı insandır” (Buhari, İman, 4, 5; Müslim, İman, 64; Tirmizi, İman, 12.) buyurmuşlardır. Mümin akrabasına ve topluma faydalı insandır. Kendisi ile konuşursan faydalı bilgiler verir, yolculuk yaparsan sana faydalı olur, kendisinden fikir alacak ve istişare edecek olursan sana faydalı olur, arkadaşlığından ve yolculuğundan ve kendisi ile yaptığın ticaretinden daima fayda görürsün. Zira mü’min yalana, hileye, hıyanete asla yönelmez. Kendisinden fazla etrafını ve arkadaşını düşünerek hareket eder.


Mü’min hizmet adamıdır. Başkasına hizmet etmekten hoşlanır, kendisine saygı duyulmasından ve hizmet edilmesinden rahatsız olur. Hizmeti Allah rızası için yapar ve karşılığını yalnız Allah’tan bekler.


Şair ne güzel söylemiş:

“Adem olanın hayr olur âdemlere kastı

İnsanın insanlığına işte budur delâlet.”


3. “Mü’min ülfet eden ve ülfet edilen, tevazu ile topluma karışan insandır. İnsanlarla iyi geçinir. Kimse ile geçinmeyen, kendisi ile iyi ilişkiler kurulmayan geçimsiz kimsede hayır yoktur. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır.” (Buhari, Megazi, 35; Müsned-i Ahmed, 2:400.)


Açıklaması:

Mü'minin vasıflarından biri de iyi huylu, uysal olmaktır. İyi geçinmek, güzel ahlakla olur. Geçimsiz ve huysuz kimselerden hayır gelmez ve beklenmez. O gibilerden herkes nefret eder. Çünkü onların imanı zayıftır. İmanları kuvvetli olsa, ahlakları güzel olurdu. Güzel ahlakın icabına uyarlardı, insanlarla güzel geçinirlerdi, Hazret-i Peygamber'i kendilerine örnek tutarlardı. Muaşeret adabına göre hareket ederler, beşerî münasebet kaidelerine riayet eylerlerdi. İnsanlara güler yüz gösterirler, tatlı söz söylerler, geçimli ve sevimli olurlardı. Yanlış bir davranışta bulununca özür dilerler, gönül alırlar, fazilet sahibi olurlardı. İşte cemiyeti bu ruh ayakta tutar. Millet bu gibi hayırlı kişiler sayesinde mutlu olur. Yoksa huysuz, geçimsiz kişiler içinde yaşamak azaptır. Peygamberimiz (asm) “Kendisi için sevip istediğini diğer insanlar için de sevip istemeyen gerçekten iman etmiş olamaz.” (Buhari, İman, 7.) buyurmuşlardır.


4. “İnsanların içlerine karışıp onların eza ve cefalarına katlanan bir mü’min, insanların arasına karışmayan ve ezalarına katlanmayan mü’minden daha hayırlıdır.” (Tirmizi, Kıyamet, 55.)


Açıklaması:

Müslüman toplum adamı, halk adamıdır. Mü’min kendisinden çok başkalarını düşünerek hareket eder. Akılsız nefis taşıyan havanlar menfaatlerini takip ederler; ama akıllı bir insan başkalarının menfaatini düşünür. Menfaatini başkalarına faydalı olmakta ve başkalarının faydasında görür. Çünkü başkası için çalışan kendisi için çalışmış olur. Siz ürettiğinizi başkaları için üretiyorsunuz. Başkaları ona müşteri olup faydalanmazlarsa sizin çalışmanız boşuna bir çaba olur ve siz de fayda göremezsiniz. Üretimin amacı başkalarına fayda sağlamaktır.


İslam faydalı olmayı, çalışmayı, üretmeyi, insanlara faydalı olacak şekilde onların maddi ve manevi faydasına çalışmayı, üretmeyi, kültüre ve medeniyete, ilme ve fenne katkı sağlamayı emreder, ruhbanlığı, toplumdan kaçıp Allah’a ibadet etmeyi hoş görmemiştir. Ancak özrü varsa o zaman uzlete çekilerek ibadet edebilir; buna da cevaz vermiştir.


İnsanların toplum içinde yaşamalarının iki temel sebebi vardır. Birincisi, ihtiyaçlarını karşılamak içindir. Zira insanın ihtiyacı çok olduğu ve tek başına karşılayamadığı için başkalarının yardımına muhtaçtır. Bir ekmeği yese kaç ele muhtaçtır, bir elbise giyse kaç kişinin minnetine girmektedir. Bir diğer sebebi de acizliği ve merhamete muhtaç olmasıdır. Zira insan başına gelecek binlerce bela ve musibetlerden ancak başkalarının merhameti ile kurtulabilir. Öyle ise başkalarına, en önce çocuklarına, anne-baba ve akrabalarına sonra diğer insanlara merhamet etmekle mükelleftir. Bunun için Peygamberimiz (asm) “Nefsim küret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmedikçe Cennete giremezsiniz. Merhamet ise sadece insana değil tüm mahlukata şamil olmalıdır” (Hâkim, Müstedrek, 4:185.) buyurmuştur.


Peygamberimiz (asm) toplum adamı idi ve hayatı boyunca toplumun, insanlığın refah ve saadeti, dünya ve ahiret mutluluğu için çalıştı. Onun bütün gayreti “Ümmetî! – Ümmetî!” buyurarak ümmeti olan tün insanlığın dünya ve ahiret saadetine hizmet etmekti. Bu sebeple himmeti tüm insanlığı ve tüm zamanları kuşatacak kadar geniş ve yüksek olduğu için “İnsanların en hayırlısı” idi. Gerek müşriklerden gerekse münafıklardan ve kaba mü’minlerden gördüğü tüm eza ve cefalara, sıkıntı ve kabalıklara hep merhamet ve şefkatle karşılık vermiş ve onlardan asla yüz çevirmemiştir. En büyük düşmanlarına en hayırlı dualar yapmış ve Allah’tan hidayet temennisinde bulunmuştur.


Peygamberimiz daima toplumun içinde ve onların arasında bulunmuştur. Gerek sahabeleri ile sohbet ederken gerek ibadet ederken daima onlarla beraber olduğu için dışarıdan gelen yabancılar sahabeleri arasında kendisini fark etmiyorlar ve tanımıyorlardı. Yolda yürürken liderler, ağalar, beyeler ve krallar gibi öne çıkıp sahabelerini arkasından yürütmüyordu. Ya onlarla aynı hizada yürür veya onların arkasında yürür ve sahabelerini koruyup kollardı. Sahabeler peygamberimizi korumak için arkalarından yürümezlerdi. Sahabelerine hizmet ederdi. Bu sebeple Bizans elçileri geldiği zaman sahabelerin arasında su dağıtan hizmetçiye “Kavmin efendisi kimdir?” diye sormuş o hizmet eden Peygamberimiz (asm) de “Kavmin efendisi kavme hizmet edendir” (Deylemi, Firdevs bi-Me’suri’l-Hitap, Berut-1986, s. 2:324; Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 2:463.) buyurmuşlardı.


Peygamberimiz (asm) halkın arasında olduğu için kendisine çok eza edilmiş, yüksek sesle bağırılmış ve itilip kakılmıştır. Hatta Hudeybiye Ganimetleri dağıtılırken münafıklar ve henüz Müslüman olmayan kaba müşrikler ganimet dağıtımında kendilerine daha fazla imtiyaz tanınması ve kendilerine göre adil olması konusunda Peygamberimizin yakasını tutarak hak iddiasında bulundukları olmuş ve Peygamberimize (asm) ezada bulunmuşlardı. Peygamberimiz (asm) onlara “Allah’ın Resulü olarak ben adil olmayacağım da kim olacak?” şeklinde mukabelede bulunmuş ama başka bir şey söylememiştir.


Bunun üzerine Hz. Abbas (ra) “Ya Resulallah! Siz çok eziyet görüyorsunuz. Size bir taht yaptıralım, onun üzerinde oturun, etrafınızda da sizi koruyan birkaç kişi bulunsun ta ki bu eziyetlerden kurtulasınız. Yöneticilerin böyle bir imtiyazı vardır ve tüm yöneticiler de böyle kendilerini korurlar” demişti.


Peygamberimiz (asm) “Hayır! İstemem! Allah beni içlerinden huzuruna alana kadar onların aralarında bulunacağım. Varsın onlar ökçelerime bassınlar, boğazımı sıksınlar, elbisemi çekiştirsinler, kaldırdıkları tozlarla beni rahatsız etsinler!” (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 9:21; İbn-i Saad, Tabakat, 2:193.) diye cevap vermiştir.


5. “Mü’min mü’minin kardeşidir; hiçbir zaman ondan nasihatini esirgemez.” (Buhari, İman, 42; Müslim, İman, 95.)


Açıklaması:

Nasihat, iyiliğini istemek, hayrına çalışmak demektir. Doğruyu göstermek, irşad etmek suretiyle yapılır. Bunu yaparken dikkat edilecek bir husus vardır ki, o da gönlünü kırmadan, incitmeden yapmaktır. Mü'minler arasındaki kardeşliğin en büyük örneğini Hazret-i Peygamber, Mekke'den Medine'ye hicrette vermişlerdir. Medine'li yerlilerle Mekke'den gelen Muhacirler arasında gayet samimi bir kardeşlik kurmuştur. Müslümanlar bundan ibret ve ders almalıdırlar.


Nasihat etmek iki şekildedir. Birincisi maruf olan, yani farz ve vacipleri ona tavsiye etmektir; ikincisi, münker olan haram ve harama yakın mekruh olan hususlardan kendisini sakındırmaya alışmak ve ona bu konuda yardımcı olmaktır. Bu husus ise yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerimde emridir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “İnsanlara marufu emredip mükerden nehyedecek bir topluluk bulunsun” (Âl-i İmran, 3:104.) emreder. Bu sebeple bu görev farz bir görevdir ve herkese durumuna göre vaciptir.


6. “Muttaki ve kâmil bir mü’min Allah katında meleklerden daha şereflidir.” (Ebu Davud, İlim, 1; Kurtubî, 1:289-290.)


Açıklaması:

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde insanoğlunu fıtraten mükerrem yarattığını beyan eder. “Biz âdem-oğullarını mükerrem kıldık” (İsra, 17:70.) “Biz insanı en güzel surette yarattık” (Tîn, 5.) buyurur. Çünkü insan istidat ve kabiliyet cihetiyle tüm mahlukattan daha üstündür. Fıtraten meleklerden de üstün olduğu için Hz. Âdem (as) şahsında yüce Allah meleklerine “Ademe secde edin!” ferman etmiş, “Neden ya Rabbi?” diye sormaları üzerine Hz. Âdem ile onları imtihan etmiş ve Hz. Âdem bu üstünlüğünü “Talim-i Esma” ile göstermiştir. (Bakara, 2:30-33.) Bu sebeple yüce melekler onun üstünlüğünü kabul etmiş ve secde etmişlerdir. Şeytan ise bu imtihanı kaybetmiştir, bunun intikamını almak istemiş, yüce Allah da insanları şeytan ile imtihan edeceğini, iman edip salih amel işleyen ihlaslı kullarının sınavı kazanacağını, bu has kullarını da cennetle ve ebedi saadetle mükafatlandıracağını vaat etmiştir.


Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah katında en keriminiz Allah’tan en çok korkan takva sahibi mü’mindir” (Hucurat, 49:13.) buyurur. Hz. Ali (ra) insanın bu yönüne dikkatimizi çekmek için şöyle buyurur:


“Ve tez’umu enneke cirmun sağîrun

Ve fîke inteve’l-âlemü’l-ekber”


“Sen kendini küçük bir cisim zannediyorsun,

Bil ki sende bütün alemler toplanmıştır.”


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu gerçeği şöyle izah eder: “Kâinat bir ağaçtır, insan onun meyvesidir.” Nasıl ki ağaç meyvesi için vardır ve ağaçtan istenen meyvedir. Aynen öyle de insan da kâinatın hülasası ve meyvesidir. İnsanın ihtiyaçları kâinata dağılmış, emelleri ve arzuları ebede kadar uzanmış böyle mükemmel bir varlıktır. Bu derece mükemmel yaratılan insan Allah’ın kendisine verdiği bu kabiliyetlerini hayra değil de şerre yöneltir ve yeryüzünde fesat çıkartırsa elbette en büyük cezayı hak eder. Hayra yönelten ve manen terakki ve tekâmül ederek hayırlı bir insan ve kâmil bir mü’min olursa elbette meleklerden daha şerefli ve yüce bir mevkiye çıkmış olur.


Şeyh Galib, meşhur “Terci-i Bend”inde bu hususu şöyle ifade eder:


“Ademe muttasıl ol, ta ki cüda olmayasın,

Secdeler eyle ki, merdud-i Huda olmayasın.


Hoşça bak zatına kim, zübde-i alemsin sen,

Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen."

27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör