• M. Ali KAYA

MAHİYET-HÜVİYET VE HAKİKAT

M. ALİ KAYA

“Hak, Hakikat, Suret, Hüviyet ve Mahiyet” kavramları ne anlam ifade etmektedir? Risale-i Nurda sıklıkla geçen bu kelime ve kavramları bilmek gerekir. Kelime ve kavramlar yerli yerinde kullanılmazsa yanlış anlamalara vesile olur. Bu da gerçeklerin anlaşılmamasını netice verir ve bizi yanlış anlayışlara sevk eder.


Hak, inkârı mümkün olmayan gerçektir. Eşyanın varlığı ve yoktan yaratılması haktır. Bu durumda bir yaratıcının olması ve onun yaratılmamış, ezeli ve ebedi olması haktır. Cahillerden ve kafirlerden başkası bunu inkâr edemez.

Yaratılmış olan varlıkların her birinin birer sureti, hüviyeti, mahiyeti ve hakikati vardır. Biz lügat manası olarak bir şeyin şekline ve biçimine “suret” onun ne olduğuna “hüviyet” ve başkalarından ayıran hüviyet özelliklerine “mahiyet” ve mahiyetin hariçte sübutuna ise “hakikat” diyoruz.


Suret: Eşyanın dıştan görünüşü, biçimi ve şekli, bir şeyi diğerinden ayıran görünüşteki özellikleridir. Suret maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi varlığı olmayan cinlerin, ruhların ve meleklerin de suretleri vardır. Onlar da birbirlerinden bu suretleri ile ayrılır ve farklılıkları sabit olur.


Mahiyet: Arapça “Ma Hiye?” yani “O nedir?” sorusuna verilen cevabı ifade eder. Bu da onun tarifinde ifade edilen özellikleridir. Makul olması bakımından mahiyet hariçte sübutu bakımından hakikat, başkalarından farklılığı yönünden hüviyet diye isimlendirilir. Her insanın hüviyeti onu diğerlerinden ayıran özellikleridir. Hakikat mevcut olan şeyler için kullanıldığı halde mahiyet madum, yani hakikati olmayan şeyler için de kullanılır. Meselâ; şirkin bir hakikati yoktur, vehmî ve hayalidir. Ancak “Şirk nedir?” diye sorulduğu zaman “Allah’a eş ve otak koşmaktır” şeklinde cevap veririz. Şirkin mahiyetini ortaya koyarız. Bu sebeple mahiyet hakikatten daha geniş bir anlam ifade eder.

Mantık ilminde “İnsan nedir?” sorusuna verilen “İnsan düşünen ve konuşan canlıdır” demekle onun mahiyetini ortaya koymuş oluruz. İnsanın mahiyeti böylece aklımızda yer tutar. İnsanın hakikati ise onun suretidir. Bir insanı diğer varlıklardan ve diğer insanlardan ayıran özellikleri de onun mahiyetini teşkil eder.


“O nedir?” sorusu insanın veya eşyanın cüzleri, organları ve parçaları için de sorulabilir. Mesela, gözü, eli veya kulağı göstererek “Bu nedir?” denildiği zaman onu diğerlerinden ayıran özellikleri ile tarif etmemiz onun mahiyetidir. Mahiyetinin harici vücudu ise onun hakikatidir. O şeyi başkalarından ayıran ise onun sureti ve hüviyetidir. Bu sebeple her varlığın sureti, hüviyeti, mahiyeti ve hakikati var olduğu anlaşılır.

Hakikat: Varlığı kesin olan şeydir. Edebiyatta bir kelime lügatte ne maksatla kullanılıyorsa ona hakiki manası denir, lügat manası dışında kullanılmasına ise “mecaz” adı verilir. Bir kelime mecazi manada kullanılmıyor kendi öz manasında kullanılıyorsa “hakikat” denir.


Hakikat maddi varlıklar için kullanıldığı gibi manevi varlıklar için de kullanılır. Zira maddi olmayan varlıkların da hakikati vardır. Meselâ, hastalık bir hadisedir. Onun sureti insanın sıhhatinin bozulması ve normal halinin dışına çıkmasıdır. Hastalığın hakikati ve iç yüzü ise insanlar için bir imtihan vesilesi olması, sabredenlerin sevap kazanması, derecelerinin artması ve günahlarına kefaret olmasıdır.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri hakikatin kaynağını şöyle ifade eder:

“Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kainatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder… Hatta muhakkikîn-ı evliyanın bir kısmı demişler: Hakikî hakaik-ı eşya esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.” (Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, s.617.) Âlemin varlığı bir hakikat; Mucid ismine dayanıyor. Bu âlemde her şeye bir suret, bir şekil verilmiş olması da ayrı bir hakikat; bu da Musavvir ismine dayanır. Her suretin ayrıca benzetildiği, en güzel bir biçime sokulduğu da bir başka hakikat; bu da Müzeyyin ismine dayanır. Bu ziynette rengin de ayrı bir yeri vardır; Mülevvin ismine dayanır. Ölümün hakikati Mümit ismine, hayatınki Muhyi ismine dayanır... Misaller çoğaltılabilir.


Akla kapı açmak ve anlamasını sağlamak için şöyle bir misal verilebilir: Kütüphaneden bir kitap çekerek bu nedir diye sorsanız “kitap” diye cevap alırsınız. Demek ki, kitap o şeyin mahiyetidir. Kitabın sureti, şekli, cildinin boyası vesaire ise suret kelimesinde dahildir. O kitap mânâsı, elimizdeki kitapta tahakkuk etmesi cihetiyle de hakikat olur. Bu hakikat onu yazanın bir ismine dayanır. Eğer o eser bir tıp kitabı ise onda “tabip” ismi tecelli etmiştir. Daha doğrusu o kitabın hakikati, gerçekte, tıp ilmi ve tabip ismidir. İşte “Hakiki hakaik-i eşya Esma-i İlahiyedir” hakikatine bu misalle bir derece bakılabilir.


“Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir” ifadesine gelince: Zat olmasaydı gölgeden söz edilemezdi. Tıp ilmi ve tabip ismi de olmasaydı bu kitap varlık sahasında boy gösteremezdi. Demek ki, onun varlığı gölge makamında; aslı ise tıp ilmi ve tabip ismi. İlim sıfatı, tecelli olmaksızın bilinmez ve görünmez. Ancak böyle bir eser o isme ayna olur ve onu gösterir. Ama yine de elimizdeki bir eserin yaprakları ile yazarının ilmi arasında bir ilgi kurmak, o sayfalarda ilmin mahiyetini aramak boş bir çabadır. İlim sıfatı, mahiyetiyle yine bizce bilinmemektedir. Biz o kitapta o ilmin zatını değil, bir tecellisini seyretmiş ve mahiyetini değil varlığını bilmiş oluyoruz. Nitekim, gölgede, gölge sahibinin varlığını görürüz, ama onun sıfatlarını, meselâ ilmini, irfanını, güzel ahlakını seyredemeyiz.


Gölgenin varlığı, aslın varlığı yanında çok sönük kalır; derece itibariyle onun çok aşağılarında bulunur. Bir cismin aynadaki tecellisi onun bir bakıma gölgesidir. Yani onun varlığı ile gölge varlık arasında büyük farklılıklar vardır. Bir taşın aynadaki görüntüsünde sertlik bulamazsınız. O gölge, taşı gösterir, taştan haber verir, ama taşın varlık mertebesinin yanında onun derecesi ancak bir gölge kadardır.


Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ta, “Eşya zeval ve ademe gitmiyor, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor; âlem-i şehadetten, âlem-i gayba gidiyor… Şu mahlukat, izn-i İlahî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor… Âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahiri giyidiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor.” (Mektubat, 24. Mketup, s.278.) Bu cümlede, ilim dairesi “âlem-i gayb,” kudret dairesi ise “âlem-i şehadet” olarak alınmıştır.


Buna göre, eşya yaratılmadan önce ilim dairesindedir. Yaratılınca kudret dairesine geçer. İşte eşyanın ilim dairesindeki vücutları mahiyet, kudret dairesindeki vücutları ise hakikattir. Bu hakikatler varlık mertebesi itibariyle gölgenin gölgesi makamındadırlar. Yani, asıl olan İlâhî isimlerdir. İlim dairesindeki vücutlar, bu isimlere göre gölge gibidirler; kudret dairesindeki vücutlar ise gölgenin gölgesi...


Suret, hüviyet, mahiyet ve hakikat bir varlıkta birlikte bulunurlar. Ama, farazî olarak, bunları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde, mahiyet ve hüviyet âlemlerinde İlâhî ilmin, suret ve hakikat âlemlerinde ise İlâhî kudretin daha fazla tecelli ettiğini hisseder gibi oluruz. Mevcudat yaratılmadan, bütün bu ordular bütün neferleriyle Allah’ın ilminde hazır idiler. Ve bu sonsuz ilim tablosunun tek âlimi vardı: Allah. Bu hâlen de böyledir.


Kaynak: Sorularlarisale.com


37 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör