• M. Ali KAYA

MARİFETULLAH’IN DELİLLERİ

M. Ali KAYA

Onuncu Nota

Bil ey gafil, müşevveş Said! Cenab-ı Hakk’ın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahitlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berahin ve deliller mesamatıyla temaşa etmek iktiza ediyor ki senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen her bir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme! Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma; belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü ben müşahede ettim ki:


Marifetullahın şahitleri, bürhanları üç çeşittir.


Bir kısmı: Su gibidir, görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalattan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.


İkinci kısım: Hava gibidir, hissedilir fakat ne görünür ne de tutulur. Ona karşı sen yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkit ile el atsan o yürür, gider; senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.


Üçüncü kısım ise: Nur gibidir, görünür fakat ne hissedilir ne de tutulur. Öyle ise kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle; belki kendi kendine gelir. Çünkü nur; el ile tutulmaz, parmaklar ile avlanmaz belki o nur ancak basîret nuruyla avlanır. Eğer harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi kayda da giremez, kesifi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.” (Mesnevi Nuriye, 265.)


İzahı:

Cenâb-ı Hakk’ın mevcûdiyeti, mâhiyeti ve varlığı hiç şüphesiz kâinât veya kâinâtta var olan hiçbir şeyin cinsinden ve mâhiyetinden değildir. O’nun Mukaddes Zâtı tektir, benzersizdir, yegânedir. İsimleri ve sıfatları dâimâ kemâl haldedir; her türlü noksanlıklardan, eksikliklerden ve kusurlardan berîdir, münezzehtir, muallâdır. Mevcûdiyetinin ve varlığının mâhiyeti Kendine mahsustur, hiçbir mâhiyete benzemez, hiçbir şey O’na denk değildir.


Biz, eserleriyle ve kavrayabildiğimiz isim ve sıfatlarıyla Cenâb-ı Hakk’ı tanımaya çalışırız. Ama O bizim için yine meçhuldür. O meçhul bir mevcuttur. O’nu gerçekten kavradığımızı iddiâ edemeyiz. Bu bizim beşerî gücümüzün kaldıracağı bir yük değildir. Nitekim Kur’ân, “Gözler O’nu idrâk edemez. O gözleri görür. O Latîf’tir, Habîr’dir.” (En’am, 6:103.) buyurmaktadır.


Saîd Nursî Hazretlerine göre, mârifetullahın şâhitleri ve burhanları üç çeşittir:


1. Bir kısmı su gibidir. Görünebilir ve hissedilebilir. Bu kısmı idrâk etmek için hayallerden ve evhamlardan sıyrılarak, bütünüyle ve bütün hulûs-u kalple O’na yönelmek gerektir. Bu kısım parmaklarla yakalanmaz, tutulmaz, tenkit edilmez. Tenkit parmakları uzatılsa, su gibi akar ve kaybolur. Çünkü o hayat kaynağı mârifet nûrları, parmakları mekân olarak benimsemez. Onların mekânı evhamlardan sâfî, şüphelerden ve tereddütlerden uzak ve günah kirlerinden arınmış kalptir.


2. Mârifet nurlarından ikinci kısmı hava gibidir. Hissedilebilir; fakat görünmez ve tutulmaz. Bu rahmet nesîmine karşı insan yüzüyle, ağzıyla ve rûhuyla teveccüh etmeli, kendini ona mukâbil tutmalıdır. Rûhuyla teneffüs etmeli, tenkit elini uzatmamalıdır. Tereddüt eliyle bakması veya tenkit ile el atması halinde, bu kısım rahmet nesîmi buna râzı olmaz, yürür, gider. Eli mesken olarak kabul etmez.


3. Üçüncü kısım ise nur gibidir. Görünür, fakat hissedilmez ve tutulmaz. Bu kısım rahmet nesîmine karşı insan kalbinin gözüyle ve rûhunun nazarıyla kendini ona mukâbil tutmalı, gözünü ona tevcih etmeli ve onun kendi kendine gelmesini beklemelidir. Çünkü nur el ile tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Nur ancak basîret nuru ile avlanabilir. Eğer hırs dolu ve maddeden ibâret olan eli uzatsan ve maddî mîzanlarla tartmaya kalksan, sönmese de gizlenir. Çünkü nur maddede hapse râzı olmadığı gibi, kayda da girmez. Kesif olan maddeyi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.


Hiç şüphesiz bu hususlar, mücerret meselelerdir. Çok net elle tutulur örneklerle anlatmaya gücümüz yetmez. Şu kadar söylenebilir ki, meselâ, Peygamber Efendimiz’in (asm) “Îmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ ile tazeleyiniz.” Emri mûcibince çok sık tekrarlamamız gereken kelime-i tevhidde veya çok tekrarlarla okunan Kur’ân âyetlerinde veya zikirlerde, ya da günün beş vaktinde aynı zikir ve tekbirlerle tekrar tekrar kılınan namazlarda, namazları müteâkip otuz üçer adet çekilen tesbih, tekbir ve tehlillerde, yüksek hâsiyeti rivâyet edilen metinlerde, Cevşen’ül-Kebîr’de ve Risâle-i Nûr metinlerinde böyle mânevî mârifet nurlarını akıl, kalp, rûh, sır, nefis ve sâir latîfe ve hislerle; kimi zaman bunların biriyle veya bir kısmıyla, kimi zaman da hepsiyle duymak ve hissetmek mümkündür.


Burada ehemmiyetle altı çizilen husus: Kalp tam teslim olmalı; şüphe, teredddüt ve tenkit gibi bir takım fevrî ve yersiz endîşeler taşımamalıdır.


**


Üstad Hazretleri, İkinci Şua'da, “Tevhid ve vahdette kemal-i İlahî ve cemal-i Rabbanî tezahür eder” buyurarak, İlahi sanatları, Rabbani ihsanları tefekkür ederken onları tek başlarına düşünmek yerine bir bütün olarak düşünmemizi tavsiye eder. Bu takdirde Allah’ın varlığının ve birliğinin daha geniş bir dairede, daha parlak ve geniş bir aynada temaşa edilebileceğine dikkatimizi çeker.


Bu konuda üç örnek verir: Rızk, şifa ve hidayet. Aldığımız bir gıdayı tek olarak düşünmek yerine yeryüzünde bir milyonu aşkın hayvan türlerinin de bizimle birlikte rızıklandığını düşünsek tefekkürümüz daha bir kuvvet kazanır.


Şöyle ki:

Rızık, Allah’ın varlığına ve birliğine su gibi bir delil,

• Şifa hava gibi,

• Hidayet ise nur gibi.


Birinciyi çok rahat tefekkür edebildiğimiz halde, ikinciyi aynı netlikte seyredemiyoruz, üçüncüsü ise daha bir perdelidir.


Şu nokta çok önemlidir: Su parmaklarla tutulamadığı gibi, hava da tutulamıyor, nur da. Demek oluyor ki, sadece akli delil getirmek iman için yeterli değil. İnanmaya niyetli olmayan yahut kalbi isyanlarla çok fazla yaralandığı için imana ihtiyacını hissetmeyen ve imani konulara yabani kalan bir insana en parlak delilleri de getirseniz onun iman etmesi için yeterli olmuyor.


Parmaklarla tutulmama olayında, bize verilen mesaj ise, iman hakikatleriyle ilgili delilleri bir kelam alimi gibi yahut bir fen bilgini gibi sadece akılla tartmaya kalkışmayıp kalbin hissesini ihmal etmememizdir. Kalbin hissedebileceği bir feyzi akla da kabul ettirmek için fazla yorulmamak gerek. Bu konu müzakere edilirken bir başka iman hakikatinden şöyle bir örnek verilebilir:


• Ahiretin varlığına, ölmüş yerin dirilmesi su gibi bir delildir,

• Geceden sonra sabahın gelmesi hava gibi bir delil.

• Ruhumuza konulan ebediyet arzusunun ahirete delil olması ise nur gibi; yani diğerlerine göre daha ince ve derin bir delildir.


Şimdi biz “vermek istemeseydi istemek vermezdi” cümlesini okuduğumuz zaman, ondaki o derin sırrı hissedecek, zevk edecek ve üzerinde daha fazla durmayacağız. “Nasıl olur da bu his ahiretin varlığına delil olur?” diye üzerinde fazla düşünsek, o nur kaçar gizlenir. Ondan o anda hazzımızı alacak ve yolumuza devam edeceğiz.


Üstadımız, bazı risalelerinin “akıldan ziyade kalbe hitap ettiğini” kaydeder. Bu derslerde havayı teneffüs eder gibi kendimizi ona kaptırmalı, nurla tenevvür eder gibi bir havaya girmeliyiz. Yoksa orada zikredilen ince hakikatleri su gibi görmek ve hissetmek istersek kendimizi yorarız ve öyle bir düşünce ile o ince hakikatlerden uzaklaşırız. Nurların her dersinde bu üç delili bulmak mümkün. Bu delillerin sıralandığı paragrafın hemen üzerinde çok önemli bir mesaj verilir:


Gaflet esbabından tecerrüt et, onlara müteveccih ol dur.” Buna göre, başta günahlar olmak üzere kalbimize zarar veren, aklımızı gereksiz yoran ve ruhumuzu iman hakikatlerinden uzak sahalarda dolaştıran sebeplerden ne kadar uzak durursak, hakikatleri zevk etmemiz de o nispette artacaktır.


Üstadın ifadesiyle Marifetullah şahitleri, burhanları üç çeşittir. Birinci kısım ise su gibidir. Bunlar görünür, hissedilir lâkin parmaklarla tutulmaz. Akıl ile iman hakikatlerinin idraki yeterli olmayıp kalben dahi tasdik ve teslim gerekir. Bu şahitlerle muhatap olurken hayallerden sıyrılıp, bütünüyle dalmak gerekir, tereddüt etmeden, sağını solunu kurcalamadan teslim elzemdir. Su gibi olan bu hakikat, aklı kendine mekân kabul etmediği gibi başkalarının kabulüne, teslimiyetine gider, orada hane tutar.


Külliyatın bazı risaleleri akıldan ziyade kalbe hitap eder. Burada su misali İkinci Şua’da işaret edildiği gibi bizi, rızka tevcih var. Rızık bir küçük ayna iken, birden bütün rızka muhtaç olanların bir araya, yan yana getirilmesi, ittisali ile hâsıl olan mana bir büyük aynaya dönüp cemâl ve kemâl sahibi Rezzak’ı işaret eder. Rızkı görür ve hissedersin ancak nereden nasıl vs. geldiğine aklını karıştırarak yol bulmaya çalışıldığında kaçırırsın. Rızık vermek vazife-i İlâhiyeye ait bir keyfiyettir. O’na ait olan bir işi aklen çözmeye çalışmak yerine üzerine düşen vazifeni yap, ubudiyetine dön. Evet rızık, tek başına Marifetullah şahitlerinden su gibi olanlara bir delildir, misaldir.


Kışın ölmüş arzın, bahar haşirinde dirilmesi ahiretin varlığına su gibi bir delildir.

Marifetullahın şahitlerinden ikincisi ise hava gibidir. Bu şahit ise hissedilir, fakat ne görünür ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet havasına karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkitle el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.


Her şifaya muhtaç olana şifanın verilmesi ikinci delile misaldir. Şifayı ne görür ve ne de tutabilirsin ancak hissedersin. Şifayı istiyorsan, karşılamaya çalış, ism-i Şafi’nin tecelligahı olmaya kendini hazırla, tedbirini al ve nihayet kendini mukabil tut. Ruhunla yaşa. Haşiri andıran sabah havası da buna ayrı bir misaldir. Hissedersin ancak göremez ve tutamazsın.


Marifetullahın şahitlerinin üçüncüsü ise nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer hırslı ve maddî elini uzatsan ve maddî terazilerle tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, şeffaf olmayanı kendine malik ve seyyid kabul etmez.


İlâhî ihsan ile verilen hidayet, hayatımızın ruhudur. Ruhumuzdaki ebediyet arzusu ise ahiretin varlığına nur gibi bir delildir. Daha derin olan bu şahidi kalb gözü, ruh nazarı, basiret nuru ile görünür. Kalb, ruh, basiret maddî olmayan şeylerdir.


Marifetullahın ilk şahitlerini rahat hissedebilir ve görür iken ikinciyi ancak hissedebildik. Ancak üçüncü en ince ve sırlı olanıdır, yani perdelidir, bu da görülür ancak hissedilmez ve tutulmaz. Bu hususlara dikkat edilmeli. Su ve hava parmakla tutulamıyor. Bu nevi delillerin akılla idraki mümkün olmuyor. O halde aklen ikna olmak, imanda tek başına yeterli değil. Kalbi itiraz ve isyanlarla yaralı olanın ruhî tatmini de zordur. O halde sınırları bilelim. Aklın ikna olması konuları ile kalbin teslimi mevzularını karıştırmamak gerekir. Haddin bilinmesi sorumluluğun ve edebin gereğidir. Her makamdaki havayı yaşayalım ama kaptırmayalım. Kaptırmak bazen mevcudu elden kaçırmaya sebep oluyor, zarara düşeriz.


Bunun gibi ince konularda Üstadın ikazını hatırlayalım: “Pencerelerden seyret, içlerine girme.”

8 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör