• M. Ali KAYA

“MATBUAT ALEMİ İLE TEZAHÜRE BAŞLAMAK”

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. ALİ KAYA

Giriş

Basılmış olan kitap, gazete, dergi, broşür gibi bilumum neşriyata matbuat denir. Bediüzzaman hazretleri 1950 yılına kadar Risale-i Nurları Osmanlıca el yazısı ile gizli olarak yazdırarak neşriyat vazifesini yapmıştır. Çünkü, 1928 yılında “Harf İnkılabı” yapıldıktan sonra dini neşriyata da yasak gelmiş olduğu için matbuat alemi ile neşriyat yapma imkânı yoktu. 1950 sonrası Demokratların kurduğu DP’nin iktidarı ile meydana gelen “Hürriyet” havası içinde Risale-i Nurlar da önce gazete ve dergilerde serbest neşredilmeye başladı. Daha sonra Bediüzzaman’ın Risale-i Nurları “Latin harfleri” ile basılmasına izin vermesinden sonra da matbaalarda kitap olarak basılmaya başladı. Böylece Risale-i Nurdaki Kur’an ve iman hakikatleri her tarafa yayılmasıyla özellikle okullarda okuyan gençlerin imanlarını kurtarıp İslam’a sarılmalarına vesile oldu.


Zaman Tarikat Zamanı Değildir

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Hürriyet Inkılabı” ile hayata gözlerini açmıştı. Zira 1876 yılında I. Meşrutiyet ilan edilmiş, Osmanlı Anayasa’sını yapmış ve parlamenter sisteme geçmişti. Bediüzzaman da 1878 baharında dünyaya gelmişti. Dünya yeni bir döneme girmiş ve Hürriyetçi Demokratik sistemlerle yönetilmeye başlamış, krallıklar ve istibdat yönetimleri yerini “Meşveret ve Şura” yönetimlerine devreder olmuştu. Ama ne var ki zaman ve zeminin müsadesizliği ve halkın hürriyet konusunda cehaleti, yöneticilerin de kendi beceriksizliklerini hürriyetçi yönetimlere yüklemesi ile 30 sene devam eden bir “Zayıf istibdat” dönemini yaşanmıştı. Ancak uyanan aydınlara 1907’de İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın da büyük destek vermesiyle 23 Temmuz 1908’de Sultan Abdulhamid’e yeninde II. Meşrutiyeti ilan ettirerek yeni bir Hürriyet dönemi başlattılar.


Bu yeni döneme o zaman revaçta olan tarikatlar karşı çıktılar ve hürriyet havasını hazmedemediler. Onlara medrese talebeleri ve mollalar ile din adamları da iştirak ederek Hürriyet ve Meşrutiyete karşı “Din elden gidiyor” “Şeriat isteriz” diye ayaklandılar. Gerçekte “Sahabe yönetim sistemi” olan Hürriyet ve Meşrutiyet ve seçime dayana hilafeti anlamadıkları için Hürriyet ile Âlem-i İslam’ın uyanmasını ve terakki etmesini istemeyen İngilizlerin oyununa geldiler. Böylece meş’um 31 Mart hadisesi ortaya çıktı. Selanikliler gelerek yönetime el koydular ve İttihat ve Terakki içindeki Manastırlı ve hürriyetçi ekibi tasfiye ettiler. Abdulhamid’i de azlettiler. Böylece “Tebeddül-ü Saltanat” dönemi başladı.


İttihat Terakki Selanikliler eliyle iktidarı güçlendirmek için bu defa “müstebit” dedikleri Abdulhamit’ten daha fazla baskı ve istibdada yönelerek “Güçlü İstibdat” dönemini başlattılar. Abdülhamit din adına hilafeti istibdadına alet ederken, İttihatçıların bozuk kısmı Meşrutiyet ve Hürriyeti istismar ederek istibdatlarına alet ettiler. Bunun sonucu olarak Osmanlı daha da zaafa uğradı düşmanlar tarafından kuşatıldı, İttihatçılar çareyi I. Dünya Savaşında güçlü görünen Almanların yanında yer alarak başarı elde etme ve halkın desteğini alma siyaseti takip ettiler; ama ne var ki Almanlar mağlup olunca Osmanlı tamamen işgal edildi.


1920’de Ankara TBMM’de toplanan Osmanlı Meclis-i Mebusanı yeniden bir ordu kurarak “Büyük Taarruza” geçti ve 30 Ağustos 1922’de Yunanları denize dökerek Ege Bölgesi’ni kurtarınca Anadolu’yu işgal eden Fransızlar, İtalyanlar ve İngilizler de çekilmek durumunda kaldılar. Anadolu’da Askerî, Mülkî ve Ulemanın birlikteliği ve gayreti ile teşkilatlanan “Kuvay-ı Milliye”nin ve Meclis-i Mebusan’ın vekillerinin gayreti ve tam demokratik I. Meclisin Meşveret ve Şurasının zaferi olan “Anadolunun işgalden kurtulması” ve Zaferini İttihat ve Terakkî’nin Selanikiler kanadının önde gelenleri sahiplenerek CHP çatısı altında toplandılar. İttihat ve Terakkinin siyasi oyunları ile Ahrarları tasfiye ettikleri gibi CHP de 1923 yılında aynı taktikle I. Meclisin Demokrat kanadını tasfiye etmek amacı ile 1 Nisan 1923’te seçim kararı aldılar. Muhaliflerin parti kurmalarına ve teşkilatlanarak seçime girmelerine fırsat vermeden 28 Haziran 1923’te seçime gittiler. Kanun-i Esasiye bağlı olan Meclis-i Mebusandan gelen milletvekillerinin tamamı tasfiye edildi. Böylece yeni meclis CHP’den oluştu. Onlar da 23 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşmasını imzaladılar Ankara Hükümetinin varlığını batı devletlerine kabul ettirmiş oldular. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan ederek Osmanlı Kanun-i Esasisini kaldırdılar. Yerine ilk Cumhuriyet Anayasası olan “Teşkilat-ı Esasiye Kanununu” kabul ettiler. Böylece Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de Başbakan olduğu “Devrimleri” yapacak meclis oluşmuş oldu.


“En büyük hürriyet Cumhuriyettir” sloganı ile seçime giren CHP devrimleri yapmak ve oturtmak “Türkiye’yi çağdaş milletler seviyesine çıkarmak için” tam bir “İstibdad-ı Mutlak” dönemini başlatmış oldu. Böylece devir değişti, her şey değişti ama Bediüzzaman’dan başka bu değişimi doğru okuyarak “İman ve Kur’an Hizmeti” için alternatif bir hizmet ortaya koyan olmadı, Bediüzzaman’ı anlayan da olmadı. Bediüzzaman da onların hepsinden yüzünü çevirerek “İnayet-i İlahiyeye” sığındı ondan meded istedi. Sadece Kur’an’a yöneldi. Kur’an-ı Kerim ona açıldı ve “Sahabe Mesleği” yeniden açılmış oldu. Ama ne var ki bu mesleğin anlaşılması ve kabul edilebilmesi bin yıllık bir geleneğin bir anda ortadan kalkması mümkün olmadığı ve zamana mütevakkıf olduğu için Bediüzzaman bunun esaslarını Kur’an ve Sünnetten Sahabelerin uygulamasından yeniden tespit ederek prensiplerini oluşturdu. Uygulamasını da Risale-i Nur Talebelerine bıraktı.


Bediüzzaman şöyle diyordu:

“Risale-i Nur'un mesleği, sair tarikatlar, meslekler gibi mağlûp olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri imana getirmesi, pek çok hâdisâtın şehadetiyle, bu asırda bir mu'cize-i mâneviye-i Kur'âniye olduğunu ispat eder. O dairenin haricinde, ekseriyetle, bu memlekette ve hususî ve cüz'î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbane perde altında veya bid'alara müsamaha suretinde ve te'vilât ile bir nevi tahrifat içinde hizmet-i diniye tam olamaz diye, hâdisat bize kanaat vermiş.” (Tarihçe-i Hayat, 601.)


Bu zamanda ehl-i dalalet ve küfre alet olmadan dine hizmet etmenin bir tek yolu vardır; o da Risale-i Nur dairesine girmek ve onun “İman ve Kur’an” hizmetine “Hürriyet ve Adalet” siyasetine destek vermektir. Bu sebeple Bediüzzaman “Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risale-i Nur’un mizanları ve muvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırk bin şahit vardır. Demek, Risale-i Nur’un dairesine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimalî kavîdir.” (Hizmet Rehberi, 211.) buyurdu.


“Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor; ondan nizâ çıkıyor. Ehli hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor. Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî meşrep zatlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şakirtlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, Risale-i Nur'a karşı rakîbâne başka bir çığır açmakla hem o zarar eder hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, zındıkaya bir nevi yardım olur." (Kastamonu Lahikası, 84. Mektup, s. 154.) buyurarak bu zamanda Risale-i Nurun ortaya koyduğu hizmetin dışında kalanların bilmeyerek zındıkaya alet olacağını ifade eder. Zira hadis-i şerifte belirtildiği gibi “Süfyanla siyaset yoluyla mücadele edilmez.” Ancak iman hakikatleri ve hürriyetçi bir anlayışla onlarla mücadele edilir ki işte bu Bediüzzaman’ın Risale-i Nurda gösterdiği istikametli yoldur. Cadde-i Kübra ve Sırat-ı Müstakim budur.


Risale-i Nurun Mesleği Sahabe Mesleğidir

Risale-i Nurun mesleği “Sahabe Mesleği”dir. Artık tarikat dönemi kapanmıştır. Kader onların kapatılmalarına fetva vermiş bir zalimin eliyle kapatmıştır. Üstadımız da “Tarikatları neden kapattınız? Bunlar din hizmeti yapıyorlar. Allah’ı zikrediyorlar ve insanları irşad ediyorlar” dememiş “Zaman tarikat zamanı değil” demiştir.


Vazifemiz “Sahabe Mesleği” olan Nurculuğu savunmak ve dairesini genişletmeye çalışmaktır. Gerek tarikat yapıları olan cemaatler dediğimiz kitleler, gerekse “Siyasal İslamcı” gazete ve dergiler ve gerekse “Solcular ve Irkçılar” Nurculuğa ve Bediüzzaman’a durmadan saldırıyorlar. Biz de gazete, kitap ve dergilerle, her nevi modern vasıtalarla Nurculuğu, Risale-i Nuru ve Bediüzzaman’ı savunmalıyız.


Günümüzde imansızlık nifak suretinde tüm Müslümanların inançlarını tahrip ediyor. Ateizm ve Deizm suretinde saldırıyor ve gençleri etkiliyor. O gençlere Risale-i Nurun hakikatlerini “İlim Teknik Serisi” “Tarih Serisi” “Dini İlimler Serisi” şeklinde “Broşüre ve cep kitapları şeklinde “İnternet Siteleri” suretinde “Video Yayınları” suretinde vermek bizim asli görevimizdir.


Sahabe Mesleğini ortaya çıkarıp savunmak yerine “zamanı geçmiş” “asli vazifesini yitirmiş” tarikat yapılarını savunmak bizim iman ve Kur’an hizmetine zarar verir.

Bediüzzaman’ın “Matbuat lisanı ile neşriyat” dediği husus budur.


Afyon Hapsinden Sonra Üçüncü Said’in Neşriyat Hizmetleri

Afyon hapsinden sonra ülkede CHP’nin “İstibdad-ı Mutlak” yönetiminin alternatifi olan Hürriyetçi Demokratlar ortaya çıkmıştı. 1950’de iktidara geldiği zaman Hürriyetçiliğini göstererek “Din ve Vicdan Hürriyeti”nin gereği olarak ezanı aslına çevirmişti.


Üstad Said Nursî, Afyon Hapishanesinden 1949'da bir Eylül sabahı tahliye edildi. Üstadın Afyon hapsinden sonraki hayatında ve hizmet-i Nuriyesinde şu surette bir inkişaf görünür: Afyon hapsinden sonra Üstad - kendi tabirince - bir nevi “Üçüncü Said” olarak görünüyordu. Çünkü, bundan sonra hizmet-i Nuriye başka safhalarda tezahür edecekti; küllî bir inkişaf olacaktı. Üstadın hizmetine koşan ve Nur hizmeti için yanına gelenler, bilhassa mektepli gençlerdendi. Rahmet-i İlâhiye, Afyon hapis musibetini çok cihetlerle rahmete çevirmişti.


Isparta'da, teksir makinasıyla Nur mecmualarının neşrine devam ediliyordu. Üstad, yine âdeti veçhile tashihat ile meşguldü. Yalnız hapisten sonra hizmet-i Nuriye birkaç kısma inkısam etmişti; yalnız teksirle ve el yazısıyla neşre münhasır olmuyordu. Bu zamanlardaki hizmet safhaları şu suretle ifade olunabilir:


1. Muhtelif vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nur Talebeleri, bulundukları muhitlerinde Nurları okumak, yazmak, okutmak ve neşrine çalışmak.


2. Isparta ve İnebolu'da, teksir makinesiyle Nur Risalelerinin mecmualar halinde teksiri ve etrafa neşri.


3. Ankara ve İstanbul'da, muhtelif halk tabakaları arasında, hususan üniversite ve diğer mektep talebeleri, gençler, memurlar ve hanımlar arasında Nurların yayılması, okunması; Risale-i Nur dâvâsına çokların yakın mânevî alâkaları; bunlardan halis fedakârlar ve iman hâdimlerinin çıkması; nur-u imanın, bu iki büyük merkezde hararetle inkişafı.


4. Kitapların iadesi ve yeniden bazı yerlerde Nurlara ve talebelerine ilişmek, dolayısıyla resmî makamlarla münasebet; Risale-i Nur'un, vatan ve milletin, nesl-i âtinin saadetine vesilesi cihetinin duyurulması, ispat edilmesi; yeni Türk hükûmetinin, Kur'ân'ın bu yeni ve ekmel Nuruna takdirle bakması; en modern neşir vasıtasıyla hem Anadolu’ya hem âlem-i İslam’a ve insaniyete duyurulmasının temini.

5. Şark vilâyetlerinde Risale-i Nur'un intişarı…


İşte, Said Nursî, Afyon hapsinden tahliye edilip Emirdağ’ına geldiği zaman, nazarındaki hizmet safhaları bu surette idi ve merkez-i hükûmetle de hizmet itibarıyla alâkadardı. Bu zamana kadar Nur hizmeti, ancak risalelerin yazılıp çoğaltılmasına münhasırdı. Üstad, tâ Barla'dan beri daima has talebeleriyle, Nurların neşrine çalışanlarla görüşmüş, onları hizmetlerinden dolayı tebrik ve teşcî etmişti. Bu tarihten sonra mektepliler ve memurlar Nurlara müteveccih oldular. Nur hizmetini hayatlarının gayesi addeden ve bu hizmetle vatan, millet ve İslâmiyet’e en büyük faideyi temin eden talebeler meydana çıkarak hizmete başladılar. (Tarihçe, 766-767.)

Bediüzzaman hürriyetçi demokratların iktidara gelmesinden ve ülkeye hayırlı hizmetler yapmaya çalışmalarından dolayı kendilerini tebrik etti. Hürriyet içinde uhuvvet, muhabbet inkişaf edeceği için, hürriyet içinde iman ve Kur’an hizmeti yapılabileceği için ve hürriyetçi demokratların adaleti sağlayabilecekleri için onlara ve özellikle Başbakan Adnan Menderes’e mektuplar yazarak yol ve yöntem gösterdi. Uhuvvet-i İslam’ın inkişafı, millete hizmet, adalet-i mahzayı netice verecek olan “suçun şahsiliği” “birinin hatası ile başkasını mesul etmemek” prensiplerini hatırlattı. Demokrasi içerisinde bu Kur’ânî prensiplerin hayata geçebileceğini, istibdadın buna engel olduğunu ifade etti.


Nurcular Neden Neşriyata Önem Veriyorlar?

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Demokrasi döneminde Nur Talebelerine matbuat alemi ile Risale-i nurun hakikatleri olan “İman hakikatlerini” ve imanın hassası olan “Hürriyet” prensiplerini ve hürriyet içinde hizmet ölçülerini ders vermeye başladı. Zira istibdat döneminde memurlar, mektepliler ve üniversiteliler Risale-i Nurlara yönelemiyor ve Risale-i Nurları okuyamıyorlardı. Zira istibdat müsaade etmiyordu. Ama hürriyet dönemine geçilince demokrasinin nimeti olarak Risale-i Nurları açıktan okumaya, iman ve Kur’ân hizmeti yapmaya başladılar. Üstadımız da onlara yöneldi ve onların Risale-i Nurları matbuatla neşretmeleri için “Latin harfleri” ile Risale-i Nurların neşrine müsaade etti.


Sonra şöyle buyurdu:

“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevî bir halaskârı olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belâyı def etmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.” (Mektubat, s. 812.) buyurdu.

Nur Talebeleri Üstatlarının emrine uyarak Matbuat alemi ile neşriyata başladılar.


1967 yılında haftalık “İttihat” Mecmuası ile İstanbul’da neşriyata başlayan Bediüzzaman’ın birinci talebesi Zübeyir Gündüzalp’in gayreti ile 21 Şubat 1970 yılında günlük Yeni Asya Gazetesi yayın hayatına başladı. Nur Talebeleri 1963 yılından itibaren Anadolu’nun çeşitli vilayetlerde haftalık dergiler şeklinde yayınlar yapıyorlardı; ama bu süreli olmuyordu. İstanbul ise Neşriyatın merkezi olduğu için Yeni Asya 50 yıldır yayın hayatına devam ediyor.


Yeni Asya gazetecilik ve neşriyat alanında 1992 yılına kadar Türkiye’nin en güçlü neşriyatı idi. 1970’li yıllarda ilk olarak “Minyeli Abdulah” isimli roman ile İslamî Romanı yayın hayatına sokan Yeni Asya olmuştu. 1980’de Almanya’dan en son teknoloji matbaayı getirdi. 1984 yılında ilk olarak Görüntülü Video Yayınlarını başlattı. İlk olarak “Can Kardeş” ismi ile Çocuk Yayıncılığın başlattı. Daha sonra Siyasi ve Aktüel Köprü ve Bizim Aile Dergisini yayın hayatına soktu. “Genç Yorum” isimli Gençlik dergisini de buna ilave etti.


1970’li yıllardan sonra “The Light” (Nur) isminde İngilizce ve Arapça neşriyat yapan beynelmilel bir dergiyi de ABD’de yayın hayatına geçirmişti.


Zübeyir Gündüzalp “Davasını ifade eden kazanır” diyordu. Davayı ifade edecek olan da günlük gazete ve dergilerdi. Bu sebeple gazete ve dergi neşriyatına büyük önem veriyordu. Gazete ve dergi neşriyatı sadece fikirlerin yayılmasına aracılık yapmıyor, fikir erbabı yazar, çizer, gazeteci, romancı, hikayeci, şair, araştırmacı ve ilim adamlarının yetişmesine de büyük katkılar sağlıyordu. Bu da Türk-İslam kültürünün gelişmesine ve yayılmasına, medeniyetin inkişafına büyük katkı sağlıyordu.


Ahir zamanda ilim ve fennin hükmedeceğini haber veren Bediüzzaman hazretleri Nur Talebelerine yol gösteriyor ve “Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezalet, bütün envaıyla âhir zamanda en mergub bir suret alacaktır.” (Sözler, 20. Söz, s.357.) diyor ve edebiyata ve belağata dikkat çekerek Nur Talebelerini neşriyata yönlendiriyordu.


Neşriyatın Gayesi ve Amacı Nedir?

Bediüzzaman neşriyatın amacını ve yayın politikasını şöyle belirlemiştir:

“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevi bir halaskarı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevi belayı def etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.


O dehşetli beladan birisi: Hıristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevi istilasına karşı Risalei’n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’âni vazifesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.


Ben dünyanın halini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilakârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, alem-i İslam’ın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir. Bu memleketin vatanperver siyasileri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tab ederek resmi neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.


Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikiyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda, acip inkılap ve infilaklarda bu mübarek vatan, Kur’ân’ını, imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edebilir miydi? Her neyse... Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez; daha kimseyi o bahaneyle inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı - iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi - istimal etmek ve Risale-i Nur’a ve şakirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar. İnşaallah muvaffak olamazlar.” (Emirdağ Lahikası, 62. Mektup, s.187.)


Bediüzzaman bu mektubunda iki dehşetli manevi beladan bahsediyor.


Birincisi: Hristiyanlığı mağlup eden dehşetli dinsizlik belası. Komünizm, Ateizm ve Deizm gibi imansızlık cereyanlarıdır ki Bediüzzaman buna “Küfr-ü Mutlak” adını vermiştir. Risale-i Nurun ve Nurcuların birinci görevi küfr-ü mutlaka karşı Kur’an ve İman hakikatleri ile mücadele etmektir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Risale-i Nurun siyasete bakan yönünü siyasete doğrudan müdahale etmeden yön verme görevini şöyle tarif eder: “Risale-i Nurun siyasetle alakası yoktur. Fakat, küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdad-ı mutlakı, esasıyla bozar, reddeder. Emniyeti ve asayişi ve hürriyeti ve adaleti temin eder.” (Şualar, 13. Şua, 252; Tarihçe-i Hayat, 427.)


İman hakikatlerinin izahı ve ispatı ile küfr-ü mutlakı, maddeci felsefeyi, tabiatperestliği kırar yok eder. Küfr-ü mutlak yönetime geçerse istibdad-ı mutlakı doğurur, aşağı halk tabakasında da anarşi ve terörü ortaya çıkarır, hürriyeti, emniyet ve asayişi ortadan kaldırır. Bu sebeple küfr-ü mutlak, dinsizlik, komünizm istibdad ve anarşinin kaynağıdır. Risale-i Nur bunu kırar, bozar ve reddeder, ortadan kaldırarak dolayısıyla siyasette hürriyet, emniyet ve asayişi korur. Risale-i Nuru bu vazifesine Ahrar ve Demokratlar yardımcı olurlar. Bu sebeple Bediüzzaman siyaseten Ahrar ve Demokratları destekler. Nur talebelerine de “Demokratlara nokta-i istinat olun!” emreder.


İkincisi: Nifak cereyanı ki bu cereyan “din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı - iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi - istimal etmek ve Risale-i Nur’a ve şakirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar” buyurduğu nifak cereyanıdır. Bu nifak cereyanı siyasete girdiği zaman “Siyasal İslam” şeklinde tezahür etmektedir. Bu cereyanın arkasında dinsizlik cereyanı vardır. Bu sebeple Bediüzzaman Salih Özcan’a “Kardeşim Menderes’in aleyhinde konuşma! Menderesin kalbi bizimle beraberdir. Savunduğun Millet Partisinin içinde çok münafık var!” diye ikaz etmiştir.


Bediüzzaman hazretleri “Ahir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulur” diye bize bunu haber vermiştir. Nifak cereyanı nedir? Din istismarıdır. Dindar görünüp din üzerinden dünyayı, malı, serveti ve makamı amaç edinmektir. Burada Allah rızası olan ihlas olmadığı için ihlasın zıddı olan nifaka düşmüş olmaktadırlar ve bu din için vatan için büyük bir tehlike olduğundan Bediüzzaman “Din, vatan ve İslamiyet adına demokratlara destek olmuştur.”


Bediüzzaman “Ahir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak. Birisi, nifak perdesi altında risalet-i Ahmediye’yi (asm) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın (münafıkların) başına geçecek, şeriat-ı İslamiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i nebevinin silsile-i nuranisine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nurani, o Süfyanın şahs-ı manevisi olan cereyan-ı münafıkâneyi öldürüp dağıtacaktır.


İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyân-ı nemrudâne, gittikçe ahir zamanın felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar edecek bir dereceye gelir. O cereyanı da Hz. İsa’nın (as) şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, hali hazır Hristiyanlık hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakâik-ı İslamiye ile birleşerek manen Hristiyanlık bir nevi İslamiyete inkılap edecektir.” (Mektubat, 15. Mektup, s. 90-91.) buyurarak bu iki cereyanı haber verir.,


Matbuat lisanı ile Risale-i Nurun hakikatlerinin intişarının amacı bu iki cereyanı teşhis etmek ve ehl-i imanı bu cereyanlara alet olmaktan kurtarıp birinci cereyan olan Süfyanın başını çektiği nifak cereyanına alet olmaktan kurtarmaya çalışmaktır. İkinci cereyan olan dinsizliği terviç eden tabiatperestlik ve maddeperestliğe karşı Hirıstiyan dindarları ile ittifak ederek iman hakikatleri ile mücadele etmek ve bu iman hakikatlerini dindar Hirstiyanlara anlatmak ve onlara şeriat-i İslamiyenin hakkaniyetini anlatarak hakâık-i İslamiyeye tabi olmaları için çalışmaktır.


Bugün Risale-i Nur talebeleri bu vazifelerden hangisini yapmaktadır ve ne kadar yapmaktadır. Verilen vazife ve yapılması gereken budur. Bu vazife yapılmazsa manen sorumludurlar. Zira Muhammed İkbal’in dediği gibi “Dünyanın kötü gidişinden Müslümanlar mesuldür.” Zira Allah’ın peygamberi de kitabı da dini de onların elindedir. Tebliğ görevini yapmazlarsa sorumlu olurlar. Ellerinde Risale-i Nur hakikatleri bulunan Nur Talebelerinin durumu da sorumluluğu da budur. Bu da Avrupa Birliği ile iyi ilişkiler kurmayı ve Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeyi, iktidarda değilse iktidara gelmelerine çalışacak şekilde neşriyat yapmayı gerekli kılar.


Münafıkane Süfyanizm Cereyanına Karşı Neşriyat Vazifesi

Bediüzzaman “Ben dünyanın halini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilakârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, alem-i İslam’ın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir. Bu memleketin vatanperver siyasileri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tab ederek resmi neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.” (Emirdağ Lahikası, 62. Mektup, s.187.) buyurmaktadır.


Buna göre, Risale-i Nur kuzeyden ve batıdan gelen felsefi dinsizlik cereyanlarına karşı bu memleketi koruduğu gibi, âlem-i İslam’dan gelen uhuvvet-i İslamiyeyi parçalayan maddeperest dinsizlik ve ırkçılıktan beslenen; fakat dindar görünüp münafıkâne hareket ederek hocaları ve ehl-i tarikatı yanına çeken ve Risale-i Nur’a karşı mücadele eden, dindarları aldatıp iktidar nimetlerini onlara rüşvet olarak verip kendilerinin dayandığı Süfyanizmin devamını sağlayanlara karşı da o nifak cereyanını teşhis edip mü’minleri uyandırarak dini istibdada alet edip istismardan kurtarmak için hürriyetçi demokratlarla beraber hürriyet, emniyet ve asayişe, uhuvvet-i islamiyeye, ittihad-ı kulübe ve hürriyet içinde kalkınma ve refaha hizmet edecek olan demokratlara manen nokta-i istinat olup âlem-i İslam’ın da hürriyet ve demokrasiye geçmesine hizmet etmesi gerekmektedir. Yoksa âlem-i İslam’ın itirazlarına hedef olacak ve “bizleri aldattınız!” demelerine sebep olacaktır.


Risale-i Nur talebelerinin matbuat lisanı ile neşriyata başlamaların amacı ve vazifesinin ikinci kısmı budur. Acaba bu vazifeyi ne kadar yapıyorlar ve nasıl yapıyorlar? Bunun sorgulanması ve bu amaca hizmet edecek şekilde neşriyat yapılması gerekmektedir.

Günümüzde Süfyanizmin münafıkane cereyanına kapılan “Siyasal İslamcı” yönetimin iş başına getirilmesi ve yirmi seneye yakın tek başına iktidar olması Bediüzzaman’ın Risale-i Nurda gösterdiği hizmete mi yardımcı oldu, yoksa bu vatanda dinsizliğin ve Süfyanizmin gelişmesine mi hizmet etti? Bunu Risale-i Nurları okuyanların vicdanlara havale ediyorum.


“Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikiyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda, acip inkılap ve infilaklarda bu mübarek vatan, Kur’ân’ını, imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edebilir miydi? Her neyse... Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez; daha kimseyi o bahaneyle inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı - iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi - istimal etmek ve Risale-i Nur’a ve şakirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar. İnşallah muvaffak olamazlar.” (Emirdağ Lahikası, 62. Mektup, s.187.)


Evet Üstadımızın buyurduğu gibi bu memlekette Risale-i Nur olmasaydı dinsizliğe karşı ne cami hocaları ne de ehl-i tarik bu dehşetli asırda, acip inkılap ve infilaklarda bu mübarek vatan, Kur’ân’ını, imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edemezdi. Bu durumda ehl-i tarik, medrese hocaları ve resmî hocalar iman hakikatlerini izah ve ispat eden Risale-i Nurlara sahip çıkmaları gerekmez mi idi? Ama onlar maalesef Risale-i Nurlara değil, Süfyana sahip çıktılar. Süfyanizm de cepheyi değiştirip “din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı istimal ederek ve Risale-i Nur’a ve şakirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye” devam ediyorlar.


İşte onların bu oyunlarını ortaya çıkarıp ehl-i imanı ve samimi hocaları uyandırmak Nur Talebelerinin neşriyatla yapacakları vazifelerden en önemlisidir. Bediüzzaman bu iki cereyana karşı “matbuat lisanı ile tezahür ederek” Risale-i Nurun iman ve Kur’an hakikatlerini hem din için dindarlara hem siyaset için siyasilere yol göstermek amacı ile yayın yapılmasını istemektedir.

Peki bu neşriyat hizmetinin neresindeyiz? Ne kadarını yapıyor ne kadarını ihmal ediyoruz. Biz Risale-i Nur talebelerinin “Meşveretlerinin” konusu bunlar olmalı değil midir? Ehl-i insaf Nur talebelerinin vicdanına havale ediyorum.


20 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör