• M. Ali KAYA

PROPAGANDA-İ SİYASET YALAN ve İSRAF

M. Ali KAYA

Maalesef AKP “12 Eylül 2010” Referandumunda 20 gün boyunca sadece (Yeni Asya hariç) gazetelere tam sayfa verdiği ilan parasını hesap edecek olursak muazzam bir servet harcandığı anlaşılacaktır. Türkiye çapında “Bilbordlara” verdiği ilan ve reklam parasını da hesaba katmak lazım. Bir ilçede tek bir bilborda bir hafta reklam vermek en az 1000 TL olduğu düşünülürse (Belediyeler kendi siyasilerin reklamını nasıl yapıyor bilemiyoruz ama muhalif bir partinin reklamı için 50 bin TL istediğini biliyoruz) bu muazzam reklam ve israfın ne anlama geldiğini aklı başında olan ekonomistler bize lütfen izah etsinler.


Peygamberimiz (sav) ahir zamanda gelecek olan Süfyanın eli delik olacak. İsrafat ile elinde mal ve servet kalmayacak ve israfı teşvik edecek, israf edenler de ona esir olacaklardır” buyurmaktadır. (Şualar, 2005, s. 910)


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Hutbe-i Şamiye isimli eserinde İslam dünyasının hastalıklarını sayarken ikinci hastalık olarak “Sıdkın, doğruluğun hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi” (Hutbe-i Şamiye, 1996, s. 27) olduğunu söyler.


Bu zamanda doğruluk ile yalancılık arasındaki mesafe maalesef o derece daralmıştır ki doğru söylediğiniz zaman itirazla karşılaşır, yalan söylediğiniz zaman ise destek görürsünüz. Doğruluktan yalana geçmek çok kolay olmaktadır. Bilhassa siyaset “yalancılık” olarak kabul edilmekte ve siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih edilmektedir. En çirkin şey olan yalan ile en güzel olan doğruluk bir dükkânda beraber aynı fiyata satılsa o dükkâncıya itimat edilerek hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncıya itimat edilerek ondan alınmaz. (Sözler, 2004, s. 794-796) Günümüz siyasilerinden de doğruluk beklenmez.


Zamanımızda doğruluk ile yalancılık bilhassa siyasi propaganda vasıtası ile omuz omuza geldi ve siyaset dükkânında beraber satılmaya başlandı. Sosyal ve siyasi hayatta ahlak bozuldu. Bilhassa “propaganda-i siyaset yalana fazla revaç verdi.” (Sözler, 796) “Fenalık ve yalancılık bir derece meydan aldı.” (Hutbe-i Şamiye, s. 55) durum o noktaya geldi ki “iktidar olmak için yalan söylemek ve halkı aldatmak “hizmet” olarak görülmeye başlandı. “Takıyye yapmak” ibadet oldu. Zaten İran Şii anlayışına göre “Takıyye” dini bir vecibe olduğu için bizim siyasiler “İrancı” oldular. Takıyye Şii itikadına göre itikadi bir meseledir. Siyasi hayata girerse yalana meşruiyet kazandırmayacağı söylenemez. Zaten din adamları “Üç yerde yalan söylemek caizdir” diye bir kısım yalanlara meşruiyet kazandırmış ve bilhassa “Harp hiledir” diyerek harp esnasında yalan söylemeyi günah olmaktan çıkarmışlardır. Günümüzde fiili silahla savaş yerine siyasi mücadele olduğu için siyaseti devleti idare etmek değil de, devleti ele geçirmek olarak görenler bunu bir cihat olarak görmekte ve takıyye yapmayı da yalan söylemeyi de meşru kabul etmektedirler.


Asrımızın âlimi Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ise asla yalana cevaz vermemektedir. Bundan yüz sene önce Şam Emevi Camiindeki hutbesinde “Necat, kurtuluş ancak sıdkta ve doğrulukla olur. ‘Urvetu’l-vüska’ sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Amma maslahat için kizb/yalan ise zaman onu neshetmiştir. Maslahat ve zaruret için bazı âlimler ‘muvakkat/geçici’ fetvası vermişler. Bu zamanda o fetva verilmez. Çünkü o kadar su-i istimal edilmiş, kötüye kullanılmış ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez. Öyle ise yol ikidir. Ya doğru söylenecek veya sukut edilecektir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 55-56; İşaratu’l-İ’câz, 2006, s. 152)


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri maslahat için dahi olsa yalana asla cevaz vermemektedir. Yalanı küfür alameti olarak görmektedir. “Küfür, bütün envaiyle kizbdir, yalancılıktır; iman sıdktır, doğruluktur. Hâlbuki gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemalatını da karıştırmış” (H. Şamiye, 51-52; İ.İcaz, s. 153) demektedir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Risale-i Nur Talebelerini hizmetten vazgeçirmek ve insan için hava gibi, su gibi ihtiyaç olan ve olmazsa olmazı olan “İman hizmetine” engel olmak ve şakirtlerine fütur vermek için pek çok hile ve desiseyi istimal etmektedirler. Bu hususa da dikkati çeken Bediüzzaman bilhassa mübalağalı propagandalara asla önem vermemek gerektiğini ifade eder.


“Perde altındaki düşmanımız münâfıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risâle-i Nur’un fütûhâtına menfaati olan eski plânlarını bırakıp, daha münâfıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dâir buralarda emâreleri göründü. O plânların en mühim bir esâsı has, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkün ise Risâle-i Nur’dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acîb yalanları ve desîseleri istimâl ediyorlar ki, Isparta ve havâlisi, gül ve nur fabrikasının kahraman şâkirtleri gibi çelik ve demir gibi bir sebat ve sadâkat ve metânet lâzım ki dayanabilsin…. Mümkün olduğu kadar Risâle-i Nur’la meşgul olmak; elinden gelirse yazmak ve mübâlâğalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.” (Tarihçe-i Hayat, 2006, s. 752) buyurarak ikaz etmektedir.

17 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör