• M. Ali KAYA

RİSALE-İ NURUN NEŞRİYATI VE ŞERHİ

M. Ali KAYA

Risale-i Nurlar telifine başlandığı tarihten itibaren gizli olarak el yazılarıyla yazılıyor ve çoğaltılarak neşrediliyordu. Hapishanelerde sigara kağıtlarına ve kese kağıtlarına yazılarak kibrit kutularında dışarıya çıkartılıyor ve yazılıp çoğaltılması sağlanıyordu. Daha sonra Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla “Hürriyet” havası ülkeye hâkim oldu ve Risaleler “Teksir Makinası” ile çoğaltılmaya başlandı. Sonra gazete ve dergilerde yeni harflerle neşredilmeye başlandı.


Daha sonra müellif Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin tensibi ile matbaalarda yeni huruf ile tabedilerek kitaplaştı. Nihayet 1960 yılına gelindiği zaman Tarihçe-i Hayat dahil olmak üzere tüm Risale-i Nur Külliyatı matbaalarda yeni harflerle yazıldı, basıldı ve Bediüzzaman hazretlerinin tashihinden geçti. Bediüzzaman Tarihçe-i Hayata resimlerinin konulmasından tutun cildinin kırmızı renkte olmasına ve fiyatının da pahalı olmasına kadar eserlerinin basımında çok titiz davrandı ve “Meşveretle” neşredilmesini bizatihi takip ve organize etti.


Bediüzzaman’ın hayatında bu baskıya karşı çıkanlar da olmuştur. Başta Üstadın birinci talebesi olan Hüsrev Altınbaşak Üstada rağmen “Risaleler Arabi hatla basılır, Latin harfleri ile basılamaz” diye karşı çıkmıştır. Hayatı boyunca da yeni harfle baskıya karşı çıkmıştır, ama vefatından sonra talebeleri ister istemez hem Arabi hem de Latin harfleri ile basarak Hüsrev Abi’nin meşrebinden ayrılmak zorunda kalmışlardır.


**

Yeni Asya Neşriyat 1990 yılından sonra Risale-i Nurları “Dipnotlu ve Lügatçeli” olarak Risale-i Nurlarda geçen ayet ve hadislerin mealini ve kaynaklarını da belirterek basmaya başladı. Bu baskı şekli de Bediüzzaman’ın talebelerinden büyük tepki aldı. “Bediüzzaman’ın hayatında yapmadığı bir şeyi yapmakla” ve Üstada ihanet etmekle suçlandı. Karşı çıkanların gerekçesi sadece “Hissî” olmaktan öte hiçbir delile ve ilmî anlayışa dayanmıyordu. Tek gerekçeleri “Madem Bediüzzaman bu şekilde basmaya ihtiyaç duymamış, öyle ise buna ihtiyaç yoktur” demekten ibaretti. Bu konuda ayrıca “Sakın bu şekilde basılan Yeni Asya Neşriyat baskısı eserleri almayın ve okumayın” diye kendi takipçilerine baskı yaptılar.


Bediüzzaman hazretleri “Risale-i Nur dava değil, dava içinde bürhandır” diyordu. Dava “İman ve Kur’an davası” idi ve Risale-i Nurlar bu davanın delillerini ortaya koyarak iman hakikatlerini ve Kur’an-ı Kerimin esaslarının hakkaniyetini aklî ve ilmî delillerle ispat ediyordu. Bu babda Risale-i Nurda geçen ayet ve hadislerin de kaynaklarının yazılması, meallerinin verilmesi, bu zamanın gençlerinin bilemedikleri kelimelerin lügat manalarının dipnotta yazılması da bir ihtiyaçtı. Yeni Asya Neşriyat bu ihtiyacı göz önüne alarak böyle bir tanzime gitmişti.

Tarihte Peygamberimizden (asm) sonra Kur’an-ı Kerimin bir kitap haline getirilmesi, tefsirinin ve müteşabih ayetlerin te’vilinin yapılması konusunda da böyle itirazlar görülmüştü. Ama zamanla anlaşıldı ki Kur’an-ı Kerimi doğru anlamak, hakkaniyetini izah ve ispat etmek, yanlış anlayışları ve düşünceleri ortadan kaldırmak, hak ve hakikati akıl ve ilimle izah ve ispat etmek için te’vile de tefsire de ihtiyaç olduğu bütün İslam bilginleri tarafından kabul edildi ve bu babda binlerce tefsir yazıldı. Bu da İslam itikadının, ilim ve medeniyetin gelişmesini netice verdi. Kur’an-ı Kerime dayalı pek çok ilimlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.


**

Kur’an-ı Kerim üzerinde yapılan çalışmaları özetleyecek olursak;


1. Hz. Ebubekir (ra) Zeyd b. Sabit başkanlığında bir heyet oluşturarak Kur’an-ı Kerimi bir kitap haline getirmiş buna “Mushaf” adını vermiş ve diğer tüm nüshaları imha ederek münafıkların ve din düşmanlarının “Bizim elimizde Muhammed’in bize öğrettiği şöyle şöyle ayetler var” iddialarının önünü kesmiş ve Kur’an-ı Kerimin tahrifinin önünü almıştır. Bu konuda bazı sahabeler “Peygamberimizin (asm) yapmadığı bir şeyi yapmak acaba doğru mudur?” şeklindeki endişelerin yersiz olduğu daha sonra anlaşılmış ve “İcma-i Sahabe” ile bu mesele kabul görmüştür.


2. Kur’an-ı Kerim “Yedi Lehçe” üzere nazil olduğu için Araplar kendi lehçelerine göre okuyarak farklı anlamların ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Hz. Osman (ra) “Kuryeş Lehçesi”ni esas alarak Hz. Ebubekir’in (ra) bir araya getirdiği “Mushafı” alıp yedi adet çoğaltmış ve asıl Mushaf Medine’de kalmak üzere Mekke, Basra, Kufe, Şam, Yemen, Bağdat gibi önemli beldelere göndererek buna göre Mushafların yazılmasını ve okunmasını sağlayarak anlam bütünlüğü kazandırmıştır.


3. Hz. Ali (ra) talebesi Ebu Esved Ed-Düeli’ye, Acemlerin Müslüman olması ve İslam’ın çeşitli ülkelere yayılması ve onların kültürlerine karışması sonucu Arap Dili’nin bozulacağını, bunun da Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin yanlış anlaşılmasına sebep olacağını ifade ederek “Arap dilini korumak lazım. Arapçada üç türlü kelime vardır: İsim, Fiil ve Harf. Kendi başına anlamı olan kelimelere isim denir. Zamana delalet eden kelimelere fiil denir. Kendi başına anlamı olmayan, yanına geldiği kelimeye anlam katan kelimelere de harf denir. Şimdi bu tertip üzere Arap Dili’nin Nahvini, gramerini tanzim et!” ferman ederek Arapça Sarf ve Nahiv ilminin temelini atmış ve Kur’an-ı Kerimi yanlış anlaşılmaktan korumuştur.


4. Arapça kelime ve cümlelerde hareke bulunmuyordu. Kur’an-ı Kerimi okuyan Arap olmayan Acemler de birbirine benzer kelimeleri yanlış okuyorlardı. Ayrıca harfleri düzgün okuyamadıkları ve durak yerlerini tam bilemedikleri için yanlış anlamalara sebep oluyorlardı. Hz. Ali (ra) yine Ebu Esved Ed-Düeli’ye “Kur’an-ı Kerimin düzgün okunması için durak yerlerinin bilinmesi ve harflerin mahreçlerinden çıkarılması gerekir. Buna göre bir çalışma yap!” ferman etmiş ve böylece “Tecvid İlmi” ortaya çıkmıştır.


5. Hz. Muaviye (ra) zamanında Basra Valisi Ziyad b. Sümeyye (v.H.53-M.673) yine Ebu Esved Ed-Düeli’ye (v.H.69-M.688) Kur’an-ı Kerime hareke konmasının önemini anlatmış. Ebu Esved de bunu haklı görerek Kur’an-ı Kerime “üstün, esre, ötre, iki üstün, iki esre ve iki ötre” koyarak doğru okunmasını sağlamıştır.


6. Haccac zamanında (H.41-95) Nasır b. Asım ve Yahyâ b. Ya’mer Kur’ân harflerine noktalama işaretleri koymuştur. Noktalama emrini bizzat Haccac vermiştir. (Kur’ân-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, s.155.)


7. Daha sonra Kur’ân-ı Kerime duraklama işaretleri secavendler ile hizb ve cüz işaretleri konularak günümüzdeki Kur’an nüshaları meydana getirilmiştir. Böylece Kur’an-ı Kerimin düzgün okunması, doğru anlaşılması ve doğru anlam verilmesi sağlanmıştır. İslam bilginleri ve cumhur-u ulema bu uygulamaları doğru kabul etmişlerdir.


8. Daha sonra Kur’ân-ı Kerimin hadis-i şeriflerle tefsiri yapılmış İbn-i Cerir et-Taberi tefsirini bu şekilde yazmıştır. Celaleddin-i Mahalli ve Celaleddin-i Suyuti meşhur “Tefsir-i Celaleyni” Kur’an-ı Kerim ayetleri ve kelimeleri yanına parantez içerisinde anlamlarını ve neyi ifade ettiklerini açıklayan tefsirlerini yazarak ilk “Rey”e dayanan tefsiri meydana getirmişlerdir. Celaleyn tefsiri medreselerde ders kitabı olarak okutulmuş ve pek çok ulemanın, müfessirinin yetişmesini sağlamıştır.


Bütün bu çalışmalar ihtiyaçtan doğmuştur. “İhtiyaç ilim ve medeniyetin üstadıdır.” Gerek olsaydı Peygamberimiz (asm) yapardı” veya “İhtiyaç olsaydı Üstad yapardı” şeklindeki bir mantık ve anlayış elbette doğru değildir. O zaman buna ihtiyaç yoktu, ama daha sonra ihtiyaç olduğu için aslın tebdiline gitmeden aslı ve hakikati korumak için bu çalışmalara ihtiyaç doğmuştur.


Bundan sonra da ihtiyaca göre “Nesl-i âtînin yapacağı çok yenilikler vardır ve olacaktır.” Zira kâinatta meylü’t-terakki vardır. Bu ise ancak asliyetini değiştirmeden yapılan çalışmalarla olur. İslam müfessir ve muhaddislerinin yaptıkları da budur.


Risale-i Nurların doğru anlaşılması için hak ve hakikati ispat etmek, anlayışsız ve art niyetli olanların yanlışlarını düzeltmek ve ehl-i dalaletin hücümunu engellemek için elbette gereken çalışmalar yapılacaktır. Zaten “Risale-i Nurun şerh, izah ve tanzimini yapmak” Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin (ra) Nur Talebelerine tavsiyesidir. (Mektubat, s.413.)

10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör