• M. Ali KAYA

ROMA FELSEFESİ VE HELENİZM

M. ALİ KAYA

Helenizm Büyük İskender’in seferleriyle Yunan kültürünü Akdeniz çevresine yayarak doğu ülkeleri sayılan Mısır, Anadolu, Mezopotamya ve İran düşünceleri ile kaynaşmasından ortaya çıkmıştır.


Bu dönemin özellikleri şunlardır:

1. Felsefeden ilimlerin ayrılmaya başlaması,

2. Bilgi ve bilgelik idealinin ortaya çıkması,

3. Felsefe bu dönemde dine yönelmiş ve dinî bir özellik kazanmıştır.

4. Ahlak Felsefesinin ortaya çıkması ve “Nasıl bir hayatın insanı mutlu edeceği” konusu üzerinde yoğunlaşması bu dönemin özelliklerindendir.


Bu dönemde Helenizm ve Roma Felsefesinin ağırlık merkezi “Ahlâkî Dönem” ve “Dinî Dönem” olmak üzere iki temel esas üzerine oturur.


Ahlâkî Dönem

Bu dönemin üç büyük çığırı vardır: Kuşkuculuk, (Septisizm) Epikurosçuluk ve Stoacılıktır. Üçü de “Mutluluğa götüren yolun ne olduğu” sorusuna cevap aramakla işe başlamışlardır. Nihayet üçünün de ulaştığı sonuç aynıdır. “Mutluluk bilge kişinin ulaştığı, yaşayışında gerçekleştirdiği gönül zenginliğindedir.”


Kuşkucu Pirrhan (İÖ:365-275) “Bilgide saadete ulaştıracak bir güç yoktur. Çünkü insanlar pek çok şeyi kavrayamazlar. Öyle ise bu hususları yargılamaktan kaçınmalıyız. Böylece mutluluğa ulaşabilir ve gönül huzurunu elde edebiliriz” diyordu.


Hazzı esas alan Epikür (İÖ: 341-278) ise “Mutluluğa gidebilmek için temelsiz korkulardan kurtulmalıyız” diyordu. Demokritos’un atomculuğu ve maddeciliğini esas alan maneviyatı reddeden Epikür’ün görüşlerinin dayandığı temel ilkeler şunlardır:


1. Maddenin ve tabiatın işleyişine tanrılar karışmazlar. Karışsaydı bu tabiatın dengesini bozardı. (Yunanlıların plüralist insana benzer çok tanrılı bir din anlayışında olduğu dönemi hatırlamak lazım.)

2. Ruh maddenin birleşiminden meydana gelen şeydir. Birleşim dağılınca ruh da yok olur. Dolaysıyla ölümsüz değildir. Öyle ise ahiret yoktur. Binaenaleyh ölüm korkusuna gerek yoktur der.

3. İnsanın istediğini yapma özgürlüğüne sahiptir.

4. Hazza dayanmak, hazza ulaşmak her canlının doğal amacıdır. İstenen şey acılardan kurtulmaktır. Hayat akıllıca, ölçülü ve hesaplı şekilde yaşanırsa şen bir gönül esenliğine ulaşabilir.

5. Fazilet ve erdemler de mutluluğun elde edildiği ölçüde ulaşılan şeylerdir. İnsana en yararlı bilgi bu olduğu için “en yüce iyi” de budur.

6. Toplum insanların hazzına uygun bir biçimde düzenlenmiş olmalıdır. Dolayısıyla


Epikür dostluğu ve fertler arasında ilgiyi öğütler.

Stoacılığın kurucusu Kıbrıslı Zenon (İÖ: 336-246) “Felsefenin amacı ahlaktır” demiştir. Bilgi ve varlık konusundaki çalışmalar ahlakı desteklemek içindir. Zenon’a göre bilgi duyularla elde edilir ancak bu bilgiler “zann”dan öteye geçmezler. Varlığa ise materyalist bir açıdan yaklaşır. Stoa Felsefesinin varlık tezi Panteizmle sonuçlanmıştır.

Zenon’a göre varlığın temel anası “Ateş”tir. Ana ateş her varlıkta bulunur ve Evren ateşin dönüşümünden olmuştur. Her varlıkta bu ateş, insanda akıl, hayvanda can ve cisimde güç gibi çeşitli şekilde bulunur.


Zenon’a göre ahlaklı olmak erdeme, akla ve tabiata uygunluktur. “Doğa yasasına uymak” Stoa ahlakının temek ilkesidir ve bilge insanın da ödevidir. “Mutlu olmak için erdem tek başına yeterlidir” der.


Kuşkuculuğu esas alan Karneades (MÖ: 214-129) Stoacıların dogmacılığına karşı çıkmıştır. Şöyle ki:


Stoacılar: Allah vardır ve her toplum Allah’a inanır.

Karneades: Allah’a inanmayanlar da var. Bu sebeple bunu bilemeyiz.

Stoacılar: Dünyada akıllı varlıklar var. Bu yaratıcının akıllı olmasını gerektirir.

Karneades: Dünyada akılsızlar da var; buna göre tanrı akılsızdır da denebilir.

Stoacılar: Ana varlık ateştir.

Karneades: Ateş gelip geçicidir, ana varlık sürekli olandır.

Stoacılar: Allah insanla iyiliği izleyerek ilgilenir.

Karneades: Dünyada kötülüklerin galip olması da Allah’ın insanlarla ilgilenmediğini gösterir.


Romalılar daha çok pratik alanda, örgütlenme, devlet kurma, savaş tekniği geliştirme ve hukuk sistemini geliştirmede başarı göstermişler, ama felsefede pek ileri gitmemişlerdir. Ancak Yunanlıların öğrencisi olmuşlardır.


Roma’da en çok tutulan Stoacılık olmuştur. Aşırı sert ahlak öğretisi, sıkı düzene ve ödeve önem vermek eski Roma karakterine de uygun düşüyordu. Daha sonra filozof şair Lusretius Carus (İÖ: 96-55) tarafından Epikürcülük bilhassa aristokrat tabaka tarafından benimsenmiş, bu da Roma’nın ahlaksızlığını artırıp çökmesine sebep olmuştur.


Romalı düşünürler arasında en tipik olanı Marcus Tullius Cicero’dur. (İÖ: 105-43) Cicero hem devlet adamı hem hatip hem de Latince’nin büyük ustalarından birisidir. Büyük ölçüde Stoacıdır. Yine de Roma’lı olan bir dünya görüşü meydana getirmiştir. Onun görüşlerine “Roma Stoası” denilmektedir.

Cicero “Erdeme götüren yol kişinin kendisini ve tabiatı tanıması ve bilmesinden geçer. İnsan sadece bilmek ve öğrenmek için değil, uygulamak ve eyleme geçmek için dünyaya gelmiştir. Felsefede bir araçtır ve karakteri sağlamlaştırmanın yoludur” demektedir.


İnsanın kendisini bağımsız bir kişi olarak yetiştirmeyi de Roma felsefesi amaç edinmiştir. Bunu sağlamaya çalışan üç büyük filozof vardır. Onlar da; “Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius” isimli düşünürlerdir.


Azat edilmiş bir köle olan Epiktetos (İS:50-130) bütünüyle eski Stoacılara dayanır. Sessiz ama yiğitçe bir deyişi ve davranışı vardır. Seneca (İÖ:3 İS:65) uzun zaman İmparator Nero’nun çevresinde bulunmuş bir sanatçıdır. Roma’nın yüksek tabakasındaki yozlaşmayı yakından görmüş ve ahlâkî bir etkide bulunmaya çok çalışmıştır.


Marcus Aurelius (İS:126-180) ise “Kendisini her gün denetlemeyi” esas almıştır. O “Kendini İncelemeler” isimli eserinde “Roma’lı bir imparator ve görevi başında bulunan bir asker gibi gör” tavsiyesinde bulunmaktadır. Yine o “Yaşdığın müddetçe doğruya uygun yaşa, sonra olgunlaşmış bir meyve gibi ondan ayrıl. Yemiş olgunlaşınca yere düşer ve aslı olan toprağa karışır” demektedir.


Dinî Dönem

Bu dönemde Felsefe Allah ile insanı ve Allah ile tabiat arasındaki münasebeti ele alır. Bilgiye “içsezi” ve “ilham” eseri olarak bakılır. Bilge örneği de akılcı Sokrates değil, hayatını mistik ve dini bir temele oturtan Pythagoras’tır. (İÖ:530)


Felsefe ile dinin iç-içe girdiği bu gelişmeyi İskenderiye’li Yahudi filozofu Philon (İÖ: 25 İS:50) başlatmıştır. O Tevrat’ı Platon felsefesine göre yorumlamıştır. Ona göre Tevrat ile Yunan Felsefesi özdeştir ve Platon ise Musa’nın (as) bir öğrencisidir. Böylece “Yeni Platonculuk” akımı türemiştir. Bu çığırın kurucusu ise Plotinos (İS:203-270) öğretisi de çok tutarlı bir Metaryalizm karşıtlığıdır.


Felsefenin temeli “Bir olan Allah inancıdır.” Ondan sonra Tin, Ruh ve Maddedir. Madde tam bir karanlığa varır. İnsan maddesi itibarıyla bu karanlığa batmıştır. Nura, ışığa doğru yükselmek onun en önemli görevidir. Bunu ise pek az insan “Vecd” haline gelerek Allah’a yaklaşıp onunla bir olabilir. Bu felsefe tüm mistisizmin ana kaynağıdır.


Felsefî yönden dinî bir dünya görüşü geliştirme denemelerinden ikincisi ise Hristiyan din adamlarının “Patristik Felsefe” (Kilise Felsefesi) çerçevesinde oluşmuştur. Amaçları Hristiyanlığı saldırılara karşı savunmaktır.


Hristiyanlığı savunan bir kısım din adamları hiç felsefeye dayanmadan saf Hristiyan inancı ile yetinirken, kimisi de felsefeden yararlanmak istemişler ve bunu doğru bulmamışlardır.

Ortaçağ Skolastik Felsefesi” böyle oluşmuştur.

62 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör