• M. Ali KAYA

SÜNNET-İ SENİYYE ve BİD’ALAR

M. Ali KAYA

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu zamanda dine zarar veren bid’alara taraftar olmayı “Günah-ı Kebairden” sayar. (Barla Lahikası, 2013, s. 534.) Nedir bu dine muhalif olan bid’alar?


Toplumda bu husus maalesef yanlış anlaşılmakta ve istismar edilmekte ve dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan olanları vesvese ve şüphelere düşürmektedirler.


Meselâ, “Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid'at; yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid'at; yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid'at; mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid'attır; sakal bırakmak sünnet, traş olmak bid’attır; hatta haramdır” gibi bid’ayı basitleştirmekte ve “Bütün bid’atlar dalalettir, tüm dalaletler cehennemdedir” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5.) hadisini okuyarak bu hususların dinde farzlar kadar önemli olduğunu savunmaktadırlar.


Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin (asm) namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır. Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili Fıkıh kitaplarında ibadet olarak geçen bu sünnetlere uymakta ise büyük sevaplar vardır ve ibadete ait olduğu için bunları değiştirmek bid'attır, dalalettir.


Peygamberimizin (asm) güzel âdetleri sınıfına giren ve “adab” nevinden olan adetlerine uymak ise 'müstahsendir,' çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Siyer kitaplarında geçen bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. Onlara aykırı hareket etmeye bid'at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem'in (asm) tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. (Lem'alar, s. 609-610.)


1. Peygamberimizin İbadet Özelliği Olan Sünnetleri

Bizim uymamız gereken inanç ve ibadete dair olan Peygamberimizin (asm) sünnetleri ise Peygamberimizin (asm) yaparak yaşıyarak “Vasıf” haline getirmiş olduğu sünnetleridir ki bunlar Farz ve Vacip hükmünde olan sünnetleridir. Bunlar ise Allah’ın emrettiği farz ibadetlerin Peygamberimiz (asm) tarafından yapıldığı gib yapmaktır. Abdest, Gusul, Namaz, Hac ve Oruç ile ilgili Peygamberimizin (asm) tatbikatı olan sünnetlerdir.


Bu farz ibadetlerin dışında kalan Peygamberimizin hayatı boyunca takip ettiği yol, yani sünneti ise öğrenerek ve başkalarına tebliğ edip öğreterek “İman ve Kur’an’a” hizmet etmek, Kur’ân-ı Kerimi anlayarak okumak, İlim öğrenmek ve insanlara Allah’ın nimetlerini sayarak Allah’ı sevdirmek, imanlarını artırmak ve kalplerde Allah’ın azametini yerleştirerek Allah korkusunu oluşturarak Allah’a itaati sağlamaktır.


1. SIDK ve DOĞRULUK: “İslam ahlakını yaşayarak göstermek” ve İslamiyeti ulvi ve sevimli göstermektir. Zira Peygamberimiz (asm) asla yalan söylemeyen, “Doğruluğu” “Emaneti” ve güvenirliliği herkesçe kabul edilen ve kendisine her noktada güvenilen “Muhammedü’l-Emin”dir. Bu sünneti ihya edip doğru ve güvenilir mü’min olmak gerekir.


2. EMANET: Güvenilir olmak. Herkesin güvenini ve itimadını kazanmaktır ki Peygamberimiz (asm) düşmanlarının dahi kendisine güvenip emanetleri teslim ettiği kişidir. Kendisini öldürmeyi planladıkları zaman dahi en değerli şeylerini emanet olarak teslim ediyorlardı.


3. GÜNAHTAN KAÇMAK: Peygamberimiz (asm) “İsmet sıfatı” ile Allah korkusundan günah sayılmayan en küçük kusurları dahi işlemekten sakınıyordu. Bizim de bu sünnete uymak için “büyük günahlardan” sakınmamız gerekir.


4. AKILLI ve ZEKİ OLMAK: Peygamberimiz (asm) çok akıllı ve zeki idi. Nübüvvetinden önce Kâbe’nin tamirinde “Hacerü’l-Esved”in yerine konmasında Peygamberimizin (asm) gösterdiği akıllılık bunun delilidir. Peygamberimizin (asm) bir diğer vasıf haline getirdiği sünneti “Akıllı olmak”tır.


5. TEBLİĞ GÖREVİ: Buna “Tebliğ” vazifesi denir. Bu vazifenin içinde “Emr-i maruf nehy-i ani’l-münker” yapmak, müminlere nasihat etmek ve gençlere ilim öğretmek gibi ibadetler vardır.


Peygamberimiz (asm) “Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden, onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid'at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid'at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden, onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 15.)


2. Bid’at Nedir Ne Değildir?

Bid’at Allah’ın emrinin uygulamasını, yani farzları ve Peygamberimizin (asm) sünnetini ortadan kaldıran kötü adetlerdir. Peygamberimizin (asm) “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.” (Müslim, Cum'a, 43.) “Sonradan ihdas edilen her şey bid'attır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7.) “Her bid'at dalalettir." (Müslim, Cum'a, 43.) “Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid'attır ve her bid'at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır." (Ebû Dâvud, Sünnet, 5.) hadislerini bu ölçülerle anlamak ve yorumlamak gerekir.


Bir müminde doğruluk yoksa, insanların güvenini kazamamışsa, günahlardan ve haramlardan sakınıp kaçmıyorsa ve akıllı değilse sakal bırakması, sarık sarması, yakasız gömlek giymesi, teknolojiye karşı çıkması ve cübbe giymesi onu kurtarır mı?

Dine zarar veren en önemli bid’alar yalancılık, emanete ihanet, büyük günahlardan sakınmamak, iman ve kur’an hizmeti yapanlara karşı cephe açmak, teknolojiye karşı çıkmaktır. “Dinde akıl yoktur, dinimiz sadece nakildir” diye fen ve teknolojiye karşı çıkmak ve aklı azlederek Hıristiyanlara benzemekten daha büyük dine zarar veren bid’alar olabilir mi?


İmam Şatıbî “Bid'atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi, Allah'a daha çok kulluk etme iddiasıdır” der ve bid'atı 'hasene' ve 'seyyie' olarak iki ayırmak doğru değildir” der. (İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ'tisam; DİA, "Bid'at" Maddesi.)


Bid’at ibadet vasfı taşıyan ve sünnet olan bir ibadetin yerine sünneti kaldırıp yerine ihdas edilen adetlerdir. Peygamberimiz (asm) “Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid'at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid'at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.” (Münziri, Et-Tergîb ve't-Terhîb Trc, 1:109) buyurmuştur. İmam-ı Rabbani de Hassan b. Sabit'ten rivayet edilen bir hadisi nakletmektedir. Şöyle ki: “Bir topluluk dinlerinde bir bid'at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid'at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.” (Mektubat, 1:160.) Yani sünnetin yerine geçen ve sünneti kaldıran adetlerdir.


Bediüzzaman Said Nursî, "Mirkatü's-Sünne ve Tiryaku Marazı'l-Bid'a" risalesinde “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid'attır. Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ ve kellâ-nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid'aları icad etmek dalâlettir, ateştir” buyurarak bid'at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu, teknik ve teknolojik gelişmeler ile alakasının olmadığını belirtir.


Bediüzzaman “Her bid'at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir” hadis-i şerifi ve “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim” (Mâide Sûresi, 5: 3.) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- eksik görmeye götüren bid'atları icat etmek dalâlettir, ateştir. (Lem'alar, s. 609.)


2.1. Bediüzzaman Ehl-i Bid’ayı Din Yıkıcıları Olarak Tarif Eder

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Ehl-i Bid’a” olarak “Şeâir-i İslam”ı ortadan kaldırarak dine zarar verenleri kast etmektedir. “Acaba, bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?” (Mektubat, s. 558.) Bu ifadeler dinin şeâirini tahrib ederek başörtüsünü ve sarığı yasaklayarak başaçıklığı kanuna bağlayıp Allah’ın “Tesettür” emrini ortadan kaldırmaya çalışan, ezanı ve ibadeti Türkçeleştirerek aslını değiştiren ve din eğitimini yasaklayan zihniyeti kast etmektedir.


Ehl-i bid’anın ınkılapları yaprıklarını da “Ehl-i bid'a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: 'Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir." (Mektubat, s. 557.) diye dinde reform yapmak isteyenlerin çalışmalarına dikkatimizi çekmektedir.


Sonra “Şeâiri tağyir eden (İslâm'ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid'a diyorlar ki: 'Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.'" Bu ifadelerden, 'ehl-i bid'a'yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm'ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olduğunu ifade etmektedir.


Bediüzzaman “Tahribatçı ehl-i bid’a”yı da ikiye ayırmaktadır. Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet'e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek 'dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.' Bu hareketleri bid'akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında "ulemâ-i sû', ve onlara aldanan meczup, akılsız, cahil safdil müslümanlar da onlara alet olurlar. İkinci kısım ehl-i bid'a ise, “millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen 'Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz' diye bid'atları icat ediyorlar.” (Mektubat, s. 559.)


2.2. Dinin Yaşanmasına ve Peygamber Sevgisine Vesile Olan Hususlar Bid’a Sayılmaz

Meselâ; bazı cami ve mescitlerde Peygamberimizin mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu gibi adetleri bid’a olarak kabul etmez Peygamber sevgisine ve ibadetin bir nevi olan “Salavata” vesile ve vasıta kabul eder ve şöyle der: “Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır.” (Lem'alar, s. 63.)


Bediüzzaman’ın bu yaklaşımından anlıyoruz ki, iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, inancı tahribe yönelik fikirler ve uygulamalar gerçek anlamda bid'at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid'at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir 'yeniliği' getirmektir. Yoksa Efendimizin güzel âdetlerine ve 'âdap' olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Kişi ne kadar bu sünnetlere uyarsa o kadar sevaba ve fazilete mazhar olur. Böyle “bid’a ve dalaletlerin istila ettiği zamanda sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur'âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir." (Münziri, Tergîb ve Terhîb, 1:41.) Bediüzzaman bu hususta da “Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor.” (Lem'alar, s. 609) demektedir.


2.3. Dine, İmana, Ahlak ve Fazilete Vasıta Olan İcatlar Bid’a Sayılmaz

Bir diğer husus Peygamberimiz (asm) zamanında olmadığı ve Peygamberimiz (asm) bunu yapmadığı halde Kur’a ve Sünnete aykırı olmayan, dine ve imana, ibadete ve takvaya, ahlak ve fazilete vesile ve vasıta olan güzel âdetler ve icatlar bid’a sayılmazlar. Nitekim Peygamberimiz (asm) “Müslümanların güzel gördüğü Allah katında da güzeldir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1:379.) buyurarak kabul etmiş ve tasdik buyurmuşlardır ki bu husus sünnetin “Takriri Sünnet” kısmına girer. Zira Takriri Sünnet Peygamberimizin (asm) yapmadığı ama yapana da engel olmadığı ve tasvib ettiği hususlardır.


Tesbih bu nevi sünnet olduğu gibi, Hz. Ebubekir’in (ra) Kur’an-ı Kerimi toplaması ve kitap haline getirmesi, Minarelerden ve hoparlörlerden ezan okunması, Kur’an-ı Kerimin ve Hadislerin matbaalarda basılması ve yayılması bid’a olarak değerlendirilemez. Zira bunlar dine ve imana güç verdiği gibi müslümanlar tarafından da güzel görülerek kabul edilen hususlardır.


Meselâ, mevlid merasimlerini bu neviden sayabiliriz. İslamın evvelinde böyle bir merasim yokken, zamanla Müslümanlar arasında yayılan güzel bir adettir. Sırf önceden yoktu diye buna karşı çıkılamaz. Önemli olan mevlütte ne yapıldığıdır. Peygamber Efendimizi (asm) anlatan mesnevi, kaside ve şiirlerle onun hayatını öğrenmek, hatırlamak ve bu vesileyle iman ve sevgisini arttırmak nasıl bid’a olabilir?!

Bediüzzaman Hazretleri, Mevlid okunmasına dair şunları söyler: “Mevlid-i Nebevî ile Mi'raciye’nin okunması, gayet nâfi' ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet latif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki imanın envârını ve muhabbetullah ve aşk-ı nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyiç ve müessir bir vasıtadır. Cenab-ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi mevlid yazanlara Cenab-ı Hak rahmet etsin, yerlerini Cennet-ül Firdevs yapsın, âmîn...” (Mektubat, 510-518.)


2.4. Ehl-i Sünnetin Dine ve İmana Hizmet İçin Oluşturdukları Mezhepler Bid’a Olarak Sayılmaz

Peygamberimizden (asm) sonra sahabelerin, Tabiin ve Tebe-i Tabiinin Kur’an ve Sünnetin iman esaslarının ve emirlerinin doğru anlaşılıp uygulanmasına yönelik yaptıkları çalışmalar ve oluşturdukları sistemli mezhepler de bid’a olarak nitelendirilemezler. Zira Peygamberimiz (asm) “En hayırlınız benim asrımda yaşamış olanlar, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir” (Buhârî, Şehâdât, 9; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 212; Tirmizî, Fiten, 45; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1: 475-476.) buyurmuşlar ve “Benim sünnetime ve Hulefa-i Raşidinin Sünnetine uyunuz” (Ebû Dâvud, Sünnet, 6; Tirmizî, İlim, 16; İbn Mâce, Mukaddime, 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4: 126.) ferman etmişlerdir.


İmam Rabbanî “Her bid’at bir sünnetin ortadan kaldırılmasına sebep olur” demiştir. Sünnetin ihyasına vesile ve vasıta olan şey elbette bid’a sayılmaz ve sayılmamalıdır. Zira Peygamberimiz (asm) “Kim benden sonra terkedilmiş bir sünnetimi diriltirse, onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye sevap verilir. Hem de onların sevabından hiçbir şey eksiltilmez. Kim de Allah ve Peygamberinin rızasına uygun düşmeyen bir bid’at ihdas ederse, onunla amel eden insanların günahları kadar o kişiye günah yükletilir. Hem de onların günahlarından hiçbir şey eksilmez” (Müslim, İlim, 6; Tirmizî, İlim, 16.) buyurmuşlardır.


Tabiinden ve Tebe-i Tabiinden olan Mezhep imamlarının amacı Kur’an-ı Kerimin emirlerinin Sünnet-i Seniyye çerçevesinde ihyası ve uygulanması ile Allah rızasının kazanılması ve ümmetin bunlara uymasının ve bu ibadetleri yapmasını kolaylaştırmaktır.


2.5. İnancı Bozan ve İbadeti Ortadan Kaldıran Hususlar Bid’attır

Peygamberimiz (asm) “Size iki şey bırakıyorum. Birisi Allah’ın kitabı, diğeri ise benim sünnetimdir. Kim bu ikisine yapışırsa necat bulur” (Tirmizi, Menakıb, 77; İlim, 16; Malik, Muvatta, Kader, 3) buyurmuşlardır. Seyyid Şerif Cürcânî “Tarifat”ta bid’ayı, “Sünnete aykırı adet” olarak açıklamıştır. Dinin kaynağı bu ikisidir. Bu ikisini korumak ulemanın görevidir.


Din yıkıcıları da Kitap ve Sünnetin yanlış anlaşılmasına ve müslümanların inançların bozup, ibadetlerine engel olacak çalışmalar yaparlar. Dolayısıyla bunu da inanç ve ibadet adı altında Kur’an ve Sünnette olmayan şeyler icat ederler. İşte asıl bid’at bunlardır. Bundan dolayı bid’at, dine aykırı yenilikler olarak da tarif edilebilir. Üstad Bediüzzaman “Ahkâm-ı ubudiyette (ibadete dair hükümlerde) yeni icadlar bid'attır.” diyerek bid’anın inanç ve ibadete dair hükümlerde söz konusu olduğunu açıklamıştır.


İnançla ilgili olan bid'atlar, îtikadî bid'atlardır. Bunlar, îtikadî hususlarda Hz. Peygamberden sağlam bir şekilde nakledilen esaslara zıd düşen inançlardır. Mutezile’nin kaderi inkar ederek kula fiilinin yaratılışını isnat etmesi, Cebriye’nin de insanın iradesini kabul etmemesi her ikisi de Kur’an ve Sünnete aykırıdır. Bu sebeple bu iki fırkaya “Ehl-i Bid’a” denildiği gibi, Haricilerin “Dini Siyasete ve dünyaya basamak yapması” ile “Şia’nın Hulefa-i Raşidinin Kur’an ve Sünnete uygun yönetimini zulüm olarak görmesi de dine zarar verdiği için Bid’adır ve bu fırkalar “Fırak-ı Dalle” ve “Ehl-i Bid’a” olarak isimlendirilmiştir.


Kur’an ve Sünneti esas alan ve Sünnet-i Seniyyeyi ihya eden ehl-i hak ve istikamette olanlara da “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” denilmiştir. Dolayısyla dînin îtikadî ve amelî esaslarını doğrudan doğruya ilgilendirmeyen veya bu esaslara bir zıdlık ve aykırılık taşımayan yenilikler, sonradan ortaya çıkma şeyler, bid'attan sayılmazlar.


Şianın Peygamberimizin (asm) yasakladığı Mut’a Nikahını kabul etmesi, Peygamberimizin (asm) mest üzerine meshini kaldırıp çıplak ayağa meshetmenin meşru olduğunu iddia etmesi de Farz olan nikah ve aile hukukunu ortadan kaldırdığı ve sünnete aykırı olduğu için bid’a ve dalalettir. Nitekim “Din kemâle erdikten sonra” (Maide Suresi, 5:3.) dine bir şey ilave etmek de çıkartmak da bid’attır. Peygamberimiz (asm) “Her kim bizim işimizde ondan olmayan bir şeyi sonra çıkarırsa merduttur, reddedilir” (Buhari, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18.) “ Her bid’a dalalettir ve dalaletin sonucu ateştir, cehennemdir” (Müslim, Cuma, 43.) buyurmuşlardır.


2.6. Ehl-i bid’anın özelliği hadisleri ve sünneti eleştirmesidir

Bediüzzaman “Kavaid-i Şeriat-ı Garra ve desâtir-i sünnet-i seniye tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut –hâşâ ve kellâ – nâkıs görmek hissini veren bid’aları icat etmek dalâlettir, ateştir” (Lem’alar, 2011, s. 180.) buyurur.


Hz. Ömer (ra) “Kur’an-ı Kerimin müteşabihleri ile sizlerle tartışacak kimseler gelecektir. Siz onları sünnetlerle susturunuz, çünkü sünnete tabi olanlar Allah’ın kitabını en iyi bilenlerdir” demiştir. Abdullah b. Abbas (ra) da “Hevâ ehli ile oturup kalkmayın; zira onlarla oturup kalkmak kalpleri hasta eder.” demiştir.

Sonuç olarak, ehl-i bid’a ile oturan ve sohbetlerini dinleyenlerin kalbi körelir; yani aklı şaşar ve dindeki istikametli anlayışını kaybeder demektir.


3. Din İman ve İtaatti Esas Alır

Dine itaat edilir, din insanların heva ve hevesine uymaz ve uydurulmaz. Dinin amacı, akla istikamet vermek, nefsin aruzlarını kısarak terbiye etmek ve ruhu maaliyata, yüksek amaç ve gayelere yöneltip terakki ve tekamül ettirmektir. Ehl-i bid’a ise dini kendi hevesine uydurmaya çalışır. Bu nedenle bid’a sahiplerine “ehl-i heva ve heves” denilmiştir.


Bu sebeple Peygamberin (asm) sünnetine uymayan, sünneti kaldırıp onun yerine konan inanç, adet ve ibadetlere bid’at denir. Sünnetin uygulamasında yardımcı oluyor ve sünneti ortadan kaldırmıyorsa ona bid’a denmez. Bu nedenle teknik ve teknolojik gelişmeler bid’a sayılmazlar. Meselâ, Türkçe ezan, ezanın aslını ve sünneti değiştirdiği için bid’attır; ama ezan okumak için yapılan minare ve duyurmak için kullanılan hopörlör bid’a sayılmaz.


Ehl-i Sünnete göre ehl-i bid’a dörttür: Bunlar Rafizilik, Haricilik, Kaderiye ve Mürcie görüşleridir. Bunlar da çeşitli dallara ayrılarak nihayet yetmiş iki fırkaya bölünmüştür. Peygamberimiz (asm) “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, içlerinden biri kurtulacaktır. O da benim sünnetime, Hulefa-i Raşidin’in sünnetine uyan ve cemaate tabi olanlardır” (İbni Mace, Fiten, 17; Tirmizi, İman, 18.) buyurmuşlardır. Kurtulanlara “Fırka-i Naciye” denilmiştir. Fırka-i Naciye-i Kâmile ise “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”tir.


Peygamberimiz (asm) “Şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabı, yolun en hayırlısı da Muhammed’in (asm) yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan uydurulan bid’alardır. Her bid’a sapıklıktır” (Buhari, Edeb, 70; İ’tisam, 2; Müslim, Cum’a, 43.) buyrulmuştur.


4. Sakal Sünnetinin Keyfiyeti

İbadet olarak yapılan amellerin sünnete uygun olması esastır. Sünnete uygun olmadığı zaman Allah katında makbul olmaz. Bu sebeple İslam bilginleri amelin sünnete uygunlunu esas almışlardır. Bid’a ise ibadette, yani ibadet olarak yapılan fiillerde sünnetin yerine geçen ve çoğu iyi niyetten kaynaklanan adetlerdir. Hayatı kolaylaştıracak olan ve doğrudan ibadetten sayılmayan ameller ve faaliyetlerde bida denemez. Yenilikler ve teknolojik gelişmenin sonucu olarak kabul edilir. Dolayısıyla her faaliyet halis bir niyetle ve helal ve mübah olmak şartı ile ibadet sevabı kazandırabilir.


Sünnetler genel olarak ikiye ayrılır. Birincisi, “Şeâir-i İslâmiye” adı verilen ve şahsî farzlardan daha önemli olan sünnetlerdir. Bunlar Ezan, Selam ve Hıtan, yani sünnet olmak gibi hususlardır. İkincisi ise ibadet amacı ile Peygamberimizin (asm) uyguladığı ibadet ve adetleridir. Bunlar da “Sünnet-i Hüda” tabir edilen farz ibadetleri tamamlayan sünnetlerdir. Diğeri de “Adab” tabir edilen günlük hayatta Peygamberimizin (asm) uygulamaları ve ahlakıdır. Genellikle bid’a denince Peygamberimizin (asm) “Şeâiri” ve “Sünnet-i Hüda” dışındaki adetleri ve adab tabir edilen kısmının yerine konan adetler kastedilmektedir. Sakal bırakmak da bu nevi şeâir olmayan ve farzı tamamlamayan “adet” kısmından bir sünnettir. Dolayısıyla böyle bir sünnet ehl-i bida ve dalaletin âdeti haline gelince onlara benzememek için terk etmekte bir sakınca yoktur.


Sünnetler yapılırsa sevabı olan ve fazileti artıran ibadet nevidir. Terk edilmesinde günah olmamakla beraber peygamberin şefaatinden ve islamın faziletinden mahrumiyete sebeptir. “Sünneti terk etmek sünnettir veya vaciptir” denemez. Bir sünneti terk etmek sadece günah olmaz. Zira Kur’ân-ı Kerimde “Peygambere itaat etme” emri vardır ve bu emir müteaddit ayetlerle teyit edilmiştir. Elbette peygambere itaat Sünnetine uymak anlamındadır.


“Sünneti terk etmekte sakınca olmaması” ihtiyara, kişinin isteğine tabidir ve günah olmaz. Peygamberimiz (asm) “Bidatlar zuhur ettiği, bu ümmetin sonunda gelenler öncekilere lanet ettiği zaman kimin ilmi varsa onu gizlemesin yaysın. Çünkü o gün ilmi gizleyen Allah'ın Muhammed’e (asm) indirdiği şeyleri gizleyenler gibidir” (Kenzul-Ummal, H. No: 903.) buyurmuşlardır.


Özellikle “Tarikat” veya “Cihad” adı altında İslama en büyük zararların verildiği zaman “İslamı mahbub ve ulvî gösterme” vazifesi öne çıkmaktadır. Bu sebeple İslam bilginleri “Peygamberimizin (asm) sünneti ehl-i bid’anın adeti haline gelince onu terk etmek gerekir” demişlerdir.


5. Bediüzzaman’ın Sakal Bırakmaması

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin sakal bırakmaması bir müçtehit ve müceddit olarak bu zamanın bir içtihadı ve fetvasıdır. İçinde bulunduğumuz asrın ve şartların gereğidir. Ehl-i bid’a ve dalalet bid’aları çoğalttığı ve özellikle din adına Peygamberimizin (asm) sünneti olan sakal istismar edilerek dine zarar verildiği bu zamanda onlara benzememek için sakal bırakmaması “Bir bir topluluğa benzemeye çalışan ondandır.” (Ebu Davud, Libas, 4.) hadis-i şerifine uygundur.

Ehl-i bid’aya benzememek için Risale-i Nur talebeleri sakal bırakmadıkları gibi, Süleyman Efendinin talebeleri de Hüseyin Hilmi Işık’ın talebeleri de sakal bırakmamaktadırlar. “Bid’a zamanında dine hizmet için sakalı kesmek caizdir ve lazımdır” (H. Hilmi Işık, Saadet-i Ebediye, 262.) demektedirler. Bazılarının iddia ettiği gibi sakal traşı olmak haram olsaydı traş olan her müslümanın büyük günaha girmiş olması gerekirdi.


Neden sakal bırakmadığını soranlara Bediüzzaman cevaben: “Sakal meselesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmi hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inayet-i İlahiye olduğunu ispat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risale-i Nur’a büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım.


Bazı alimler “Sakalı tıraş etmek caiz değildir” demişler. Muradları, sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır, demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terk etmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nur’un irşadıyla, yirmi sene haps-i münferit hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik; inşaallah o sünnetin terkine bir kefarettir.” (Emirdağ Lahikası, 2013, s. 99.)


Bediüzzaman burada “dehşetli bir günah-ı kebireden çekinmek için” sakal sünnetini terk etmekten bahsetmektedir. Bu da yasaların devlet kurumlarında, askerlikte ve hapiste sakalları kesmeyi kanuna bağlamasıdır. Sakalı sünnet üzere bıraktıktan sonra kesmek haram olduğu için sakal bırakanlar kesmek zorunda kalınca büyük günaha girmiş olacaklardır. Bırakmayan için böyle bir tehlike söz konusu değildir.


6. Sakal Sünnetinin Ölçüsü

Fitneye düşmemek, fitneye alet olmamak ve ehl-i bid’aya benzememek için sakalı kesmek vacip olur. Zira bid’aları işlemek sünneti terk etmekten daha zararlıdır. Bid’atı terk etmek vaciptir; sünneti yapmak ise zorunlu değildir.


Öncelikle sakal şeair olan ibadetlerden değildir ve müslümanlara has değildir. İnsanların tamamı fıtri olarak sakal bırakırlar. Bu sebeple Yahudiler ve Hıristiyanlar da sakal bırakmaktadırlar. Sakal fıtratın gereği olup “Sünnet-i Zevaid” ve “Adab” denilen sünnet nevindendir. Bu sebeple Muahmmed Ebu Zehra gibi İslam bilginleri sakalı sünnet olarak görmez, fıtratın gereği kabul ederler. Nitekim Peygamberimiz (asm) da “On şey fıtrattandır” buyurmuş be bunların başında da sakalı bırakmak” (Müslim Tahare, 56; Ebu Davud, Tahare, 29; Nesai, Ziyne, 1.) buyurmuşlardır. Yine “bıyıkları kesin ve sakalı uzatın; Mecusilere benzemeyin” (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54.) buyurarak ehl-i küre benzememek ve onlara muhalefet etmek için bıyıkların kısaltılmasını ve sakalın uzatılmasını tavsiye etmiştir. Bu durumda ehl-i bid’aya da benzememek için onlara muhalefet etmek meşru olmaktadır. Bıyıkları kısaltamak tamamen kesip tıraş etmek değil, ağza girmeyecek şekilde kısaltamaktır. (Bahru’r-Râik, 7:163.)


Peygamberimizin (asm) sünnetine uygun sakal bir tutamı geçmeyecek şekilde bırakılması ve dağınık olmaması gerekir. Nitekim Peygamberimiz (asm) sakalının uçlarından ve yanlarından alırdı. (Tirmizi, Edeb, 17.) Dürrü’l-Muhtar’da sakalın bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilir, dolayısıyla fazlasını kesmek de sünnettir.


Bir müslümanın sakalı sünnet üzere bırakması için Farzları yapması, yani en azından beş vakit namazını kılıyor olması gerekir. Namaz kılmayan kimsenin “Ben Peygamberin sünnetini yapıyorum” demesi yalan olur. Önce Farz ve Vacipler gelir. Sonra sünnetlere sıra gelir. Zira sünnetler Farz ve Vacip olan ibadetleri tamamlamak içindir.


Sakalı değiştirmek, yani çene sakalı, ince sakal, bir tutamdan az veya çok sakal bırakmak mekruhtur; yani Sünnete aykırıdır. Böyle bir sakal sünnet sakal sayılmaz.

Bir insan sünnet üzere sakal bırakacaksa bunlara dikkat etmesi lazımdır. Aksi taktirde “Bid’at üzere” sakal bırakmış, bir sünneti işleyeceğim derken bir çok günaha girmiş olacaktır. Nitekim Peygamberimiz (asm) “Sünnetime aykırı olan hususlar bid’attır ve merduttur” buyurmuşlardır. Bid’atı işlemek ise sünneti terk etmekten daha zararlıdır. Bu durumda bid’atı terk etmek lazımdır. Sünneti yapmak ise lazım değildir.” (Hadika, 148.) Sakal traşı olmak da mekruh değildir ve bid’at sayılmaz.

19 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör