• M. Ali KAYA

SİYASETTE MUKTESİT MESLEK

M. ALİ KAYA

Giriş

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah, melekler ve muktesit ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç ve kudret, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran, 3:18.) buyurur.


Sözlükte “hisse, ölçü, insaf, adalet” gibi anlamlar ifade eden kıst, masdar olarak “adaletli olma, birine hakkını ve payını âdil bir şekilde verme; isim olarak kullanıldığında ise “adalet” mânasına gelir. (Râgıb el-İsfahânî, Müfredât, “kst” maddesi.) Kur’ân-ı Kerimde on beş ayette geçer ve tamamında adalet manasına yakın manaları ifade eder. “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu takvâya daha uygundur. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4:135.) Bu ayette de “Kavvâmîne bi’l-kıst” kelimesi ile iktisada riayet etmeyi de kapsamaktadır.


Fahreddin Râzî, “kâimen bi'l-kıst” deyimini açıklarken Hasan-ı Basrî'nin, korkulu zamanlarda da emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker görevinin yerine getirilmesi gerektiğine bu âyeti delil gösterdiğini kaydeder; ayrıca, “Cihadın en değerlisi zalim yönetici karşısında hakkı söylemektir” (Ebû Dâvûd, Melâḥim, 17; Tirmizî, Fiten, 13.) meâlindeki hadisi de bu görüşün doğruluğuna delil olarak zikreder. (Mefâtîḥu'l-Gayb, 7:215.) Bazı âyetlerde kıst kelimesi mîzanla birlikte “tartıyı adaletle yapmak” anlamında geçmektedir (En'âm, 6:152; Hûd, 11:85; Rahmân, 55:9.) İki âyette “zalim” mânasında kāsıt (Cin, 72:14, 15), üç âyette “âdil davrananlar” mânasında muksıt kelimesinin çoğulu kullanılmıştır (Mâide, 5:42; Hucurât, 49:9; Mümtehine, 60:8.) Son âyette Allah'ın Müslümanlara, anlaşmalı oldukları gayri müslimlere karşı adaletli davranmaları hususunda bir yasak koymadığı, O'nun âdil olanları sevdiği bildirilmektedir.


İktisat ise orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak anlamlarına gelmektedir. İslâmiyet, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Peygamberimiz (asm) “İşlerin hayırlısı orta olanıdır.” (Keşfu’l-Hafa, 1:391.) buyurarak bize orta yolu, yani iktisadı tavsiye etmiştir. Yüce Allah “Sizi vasat ümmet kıldık” (Bakara, 2:143.) buyurarak orta yolu, adalet ve iktisadı esas alan bir ümmet olmamızı emreder.


Yüce Allah her konuda orta yolu takip etmeyi emreder. “Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs” (Lokmân, 31:19) emrettiği gibi; harcama konusunda da “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün savurgan da olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın” (İsrâ, 17:29.) buyurarak iktisadı emretmektedir.


İktisadın, adalet ve vasatın karşıtı aşırılıktır. Dinde aşırılık yoktur. Aşırılığın her çeşidi yasaklanmıştır. Peygamberimiz (asm) “Heleke’l-mutenattıûn” yani “Aşırıya kaçanlar helak olurlar” (Müslim, İlim 7; Ebû Dâvûd, Sünnet 5.) buyurur. Ayrıca “Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız, o zaman size müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da geceden faydalanınız” (Buhârî, Îmân, 29; Nesâî, Îmân, 28.) buyurarak aşırılıktan kaçarak kolaylığı tercih etmelerini istemiştir.


Peygamberimiz (asm) Hz. Îsâ'nın (as) nüzûlüne dair çeşitli rivayetlerde “imâmen muksıtan ve hakemen adlen” “imâmen adlen (âdilen) ve hakemen muksitan” gibi ifadelerle adl (âdil) ve muksıt kelimelerinin birbirinin yerine kullanılmış olması, kıst kelimesinin adaletle eş anlamlı olduğunun delili şeklinde değerlendirilebilir. Ayrıca “Muksıt” Esmâ-i Hüsnâ”dan biri olarak da geçmektedir. (İbn Mâce, Duâ, 10; Tirmizî, Daavât, 82.)


Bütün bu açıklamalardan ayette geçen “âlimen bi’l-kıst” kelimesinden iktisadı ve adaleti esas tutan alimlerin Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik ettiklerini ve Allah’a iman edip teslim olduklarını ifade ettiğini anlamaktayız.


Muktesit Meslek Nedir?

İktisat ve adalete son derece uygun, orta yolu ihtiyar ederek hayatını düzenlemek muktesit mesleği takip etmek olduğu gibi, yönetici makamından olanların hangi makamda olursa olsunlar, adaleti ve iktisadı sağlayacak, aşırıya gitmeyecek, hak sahibine hakkını bihakkın verecek şekilde bir yönetim takip etmesine “Muktesit Meslek” denir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin hayatında ölçü olarak aldığı “muktesit meslek” hem iktisadi bakımdan hem de idarî bakımdan takip ettiği bir meslek olduğunu onun hayatına ve Risale-i Nurlara baktığımız zaman görmekte ve anlamaktayız.


Bediüzzaman hazretleri 1918 senesinde Rusya’dan esaretten döndükten sonra Harbiye Nezaretinin teklifi ile Daru’l-Hikmetü’l-İslâmiye’ye aza tayin edilir. Oradan iyi bir ücret aldığı halde zaruretten fazla kendisine masraf yapmamaya dikkat ediyordu. “Neden bu kadar muktesit yaşıyorsun?” diyenlere cevaben: “Ben sevâd-ı âzama tâbi olmak isterim. Sevâd-ı âzam ise, bu kadar tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem' demişlerdir.” (Tarihçe-i Hayat, s.152.) Sonra biriktirdiği para ile kitaplarını bastırarak halka parasız dağıtıyordu. “Neden satmıyorsun?” diyenlere “Bize ancak geçinecek kadar para helaldir. Gerisi bu milletin parasıdır. Ben de bu şekilde milletin parasını millete iade ediyorum” diye cevap veriyordu. Bediüzzaman iktisat ve adaleti bir arada devam ettiren bu mesleğe “Muktesit Meslek” demektedir.


Bu mesleğin Hz. Ali’nin (ra) takip ettiği yönetim metodu olduğunu da yine Bediüzzaman ifade etmektedir. Hz. Ali (ra) hilafeti zamanında meydana gelen siyasi ve iktisadi hadiselerde hep “muktesit mesleği” takip ederek “adalet-i mahza” üzere bir yönetim sergilemiştir. Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:


“Sahabelerin bir kısmı, o harplerde, adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer’iyeyi düşünüp tabi olarak, Hazret-i Ali’nin (ra) takip ettiği adalet-i hakikiye ve azimet-i şer’iye ile beraber zahidane, müstağniyane, “muktesidane mesleğini” terk edip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hatta İmam-ı Ali’nin (ra) kardeşi Ukayl ve “Habrü l-Ümme” ünvanını alan Abdullah ibni Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet vel-Cemaat, ‘Fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir’ bir düstur-u esasiye-i şer’iyeye binaen ‘Cenâb-ı Hak ellerimizi o kanlı hadiselere bulaştırmadı; o halde biz de o hadiselerden bahsedip dilimizi bulaştırmayalım.’ diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar.” (Emirdağ Lahikası, 151. Mektup, s.214.)


Bediüzzaman siyasi hayata daha genç yaşında başlar ve başladığı andan itibaren de muktesit bir siyasi meslek takip eder. Bunu yine onun Tarihçe-i Hayatından öğreniyoruz. “Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin’de başlamıştır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 54.) Bediüzzaman hazretleri 1895 tarihinde henüz daha 16-17 yaşlarında Mardin’de memleketin siyasi meseleleri ile ilgilenmeye başlar. Bunu bizzat kendisi şöyle ifade eder: “İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesid mesleği bana gösterdi. Hem ta o vakitte, meşhur Kemal’in “Rüya”sıyla uyandım.” (ESDE, Münazarat, s.212.) Namık Kemal Mısır’da bastırdığı “Hürriyeti” anlattığı meşhur “Rüyâ” isimli makale istibdadın zararlarını, hürriyetin önemini anlatıyordu.


Hz. Ali (ra) muktesit mesleği gereği adalet-i mahza üzere hareket ettiği için elinde kesin delil olmadan şüphe üzerine katil zannı ile bir masumun cezalandırılmasına razı olmamıştır. Bu sebeple Hz. Osman’ın (ra) katilini cezalandıramamıştır. Zira Peygamberimiz (asm) “Şüphe üzerine hadleri kaldırın” (İbn Ebû Şeybe, Musannef, 9: 359; İbn Hacer, Dirâye fî Tahrîci Ehâdîsi’l-Hidâye, 2:101; Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 1: 74.) buyurarak suçun kesin sabit olması sonucu suçlunun cezalandırılacağını ifade etmiştir.


İbn-i Mülcem Hz. Ali’ye (ra) su-i kast yaptığı zaman hasta yatağında oğlu Hz. Hasan’a (ra) “Eğer ben bu yaradan ölürsem, bir kılıç darbesi ile kısas yapın ki, kanun-u İlâhî yerini bulsun. Ölmezsem onun hakkında kararı ben veririm. Katilimden dolayı başkasına el kaldırmayın ve haksız yere kan dökmeyin. Sakın ona beni öldürdüğünden dolayı eza ve cefa etmeyin” demiştir. Suikast sonrası evindeyken Hazreti Ali’ye (ra) bir miktar süt getirdiler ve içmesi için kendisine verdiler. Hazreti Ali (ra) sütün yarısını içtikten sonra, yarısını da iade ederek; “Bu sütü alın zindandaki beni yaralayan İbn-i Mülcem’e götürün, o açtır, bir şey yememiştir” buyurdu.


Zamanımızda bir Asr-ı Saadet Müslümanlığını ve Sahabe Mesleğini ihya edip yaşayan ve “benim hakaik-i imaniyede hususî üstadım, İmam-ı Ali’dir” (ra) diyen Bediüzzaman Hazretleri’nin bu fani dünyadan baki âleme gitmeye yakın zamanlarda, Hz. Ali’nin (ra) “Muktesidane Mesleğine” ittiba ederek; kendine zulmeden, yirmi sekiz sene eza ve cefa çektirenler, zulmedenler, kasaba kasaba dolaştıranlar, defalarca zehirleyenlere, hakaret edenlere, zindanlara atanlara ve haksız ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin hepsine hakkını helâl ediyor.

Ayrıca Üstad Hazretleri kendisiyle beraber eza ve cefa çeken talebelerine de tavsiyesi; “Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim” diye tavsiyede bulunmuştur. Nihayetinde bütün talebelerine en son vasiyetinden birinde “Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar” diyerek “Muktesidane Mesleğin” en esaslı gereklerinden biri olarak, talebelerine müsbet hareket etmek ve asayişe hizmet etmelerini ve “bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini” vasiyet etmiştir.


Siyasette Muktesit Meslek Nedir?

Siyasette adil bir anlayış, adil bir yaklaşım ve adil bir yönetim orta yolu ihtiyar eden ve genellikle toplumun yüzde seksenini memnun edecek olan bir yolu takip etmektir. Bediüzzaman 1898 yıllarında Sultan Abdulhamid’in zayıf istibdadına muteriz olduğu ve her nevi saadetin hürriyetle elde edilebileceğini savunduğu halde, “Muhtemeldir Abdülhamid, muktedir değil ki dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hatâ bir içtihad ile olabilir, bir gayr-i makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir” diye savunurdu. Sonra birden bütün kabahati ona attın. Neden hem îtiraz, hem hücum ederdin; hem de bazılara karşı müdâfaa ederdin?” diye kendisine tevcih edilen bir suale şöyle cevap verir:


“İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zâta rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem, ta o vakitte, meşhur Kemal'in “Rüyâ”sıyla uyandım. Lâkin, maatteessüf, sû-i tesadüfle hükûmete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Araptan sonra İslâmiyetin kıvâmı olan Etraki tadlil ediyorlardı. Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan kanun-u esâsîyi ve Hürriyetin ilânını tekfire delil gösterdi, “Allah’ın hükmü ile hükmetmeyen kafirdir” (Maide, 5:44.) ilâ âhir ayetini hüccet ederdi. Bîçare bilmezdi ki: “hükmetmeyen” demek bil-mânâ “tasdik etmeyen” demektir. Acaba sabık istibdadı hürriyet zanneden ve Kanun-u Esâsîye itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim? Çendan onlar hükûmete itiraz ederlerdi. Lâkin onlar, istibdadın daha dehşetlisini istediler. Bunun için onları reddederdim. İşte şimdi ehl-i hürriyeti tadlil eden şu kısımdandır.


İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm; dini bilmiyorlar, ehl-i İslâma insafsızca itiraz ediyorlar, taassubu delil gösteriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip, tam tamına Avrupa'ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır.


Bununla beraber, istibdat kendini muhafaza etmek için herkese vesvese verdiği gibi, beni de inkılâptan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihtilâlin ekseri masondur. Lillahilhamd, o vesvese bir iki sene zarfında zâil oldu. Ta o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mûtekid Müslümanlardır.


Elhasıl: Hükûmete hücum edenlerin, bazıları “Haydo, Haydo” derlerdi. Bazıları “Haydar Ağa, Haydar Ağa” derlerdi; ben “Haydar” derdim. Şimdi de "Haydar" diyorum, vesselâm…” (Münazarat, s.123-124.)


Bediüzzaman’ın bu izahlarından siyasette muktesit, yani adaleti ve iktisadı doğru bir şekilde sağlayacak olan mesleğin “hürriyetçi” olmak ve hürriyetçileri desteklemek olduğu anlaşılmaktadır. Zira hürriyet, “kanun hâkimiyetini” sağlamak ve kanun ve kurallar çerçevesinde herkesin hak ve hukukuna saygılı olmak, herkesin hürriyetini temin etmeye çalışmak, başkasını hak ve hürriyetini ihlal etmeden kendi haklarına sahip çıkmaktır. Bediüzzaman bunun için “Ahrarları” yani hürriyetçileri desteklemiş ve 1907’de İstanbul’a geldiği zaman hürriyetçilerle beraber mücadele ederek 23 Temmuz 1908 Hürriyetin ilanına çalışmıştır.


Siyasette İfrat ve Tefrit Yaklaşımlar

Bediüzzaman hükümeti tenkit edenleri ifrat ve tefrit ehli olarak ikiye ayırır. Bunların bazıları tefrit ile “Haydo, Haydo” diye her icraatına tenkit gözü ile bakarken, destekçileri de ifrat ederek “Haydar Ağa, Haydar Ağa” diye her yanlışına bir kılıf bulmaya çalışanlardır. Doğrusu ise “Haydar” demek, olduğu gibi kabul edip, doğru icraatları ile yanlışlarını görmek, iyiye iyi, yanlışa yanlış demek ve adil bir değerlendirme yapmaktır.


Bediüzzaman “Ben ‘Haydar’ derdim. Şimdi de ‘Haydar’ diyorum” buyurarak muktesit bir mesleği takip ettiğini ifade etmektedir. Hükümetin doğruları yanında yanlışlarını da görmek gerektiğini belirtir. Ama mesele sadece bundan ibaret değildir. “İstibdat” ile “Hürriyeti” birbirinden ayırmak, hürriyetçi olmak, hürriyeti “Kanun-i Esasi” ile sınırlamak, hürriyeti istismar ederek yanlış yapmalarına izin vermemek, doğruyu ve iyiyi yapanlara engel olmamak, suç işleyen ve iyiyi yapmayı engel olanları cezalandırmak da gerekmektedir.


Maalesef ne Kur’ân’ın ahkamını ve ne de İslamiyet’i bilmeyen, İslam’ı istibdada müsait baskıcı bir yönetim kabul ederek “Allah’ın hükmü ile hükmetmeyi” bireye ve topluma baskı uygulamak olan anlayan, “Kanun-i Esasi” denilen yasaları yapanları Allah’ın hükmüne aykırı davranıyor diye suçlayanlar ile onların bu yanlış tutumunu İslamiyet’ten kaynaklandığını zanneden ve İslam’ı bilmeyen, İslam’ı istibdada müsait zannedenlerin taassubunu delil göstererek Osmanlılıktan uzaklaşıp Avrupa’ya körü körüne uymakta olanlar ifrat ve tefrit ile adaletten ve muktesit siyasi meslekten uzaklaşmışlar ve zulme yönelmişlerdir. Gerçekte her ikisi de baskıcıdırlar ve istibdada yönelmişlerdir.


Her iki durumdan da istifade eden yine istibdat yönetimleridir. Zira kiminin taassubunu, kiminin de kanun ve sınır tanımazlığını delil göstererek yöneticiler istibdada yönelmelerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Her iki durumdan yararlanan müstebit siyasetçiler olmaktadır. Bu durumda muktesit meslek yine “Hürriyetçi” olmak ve “Ahrarların” takip ettiği siyasettir. İstibdat kendisini muhafaza etmek için her şeyi istismar etmektedir.


Bediüzzaman bu konuda şöyle demektedir: “İstibdat kendini muhafaza etmek için herkese vesvese verdiği gibi, beni de inkılâptan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihtilâlin ekseri masondur. Lillahilhamd, o vesvese bir iki sene zarfında zâil oldu. Ta o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mûtekid Müslümanlardır.”


Müstebitlerin en büyük silahı propagandadır. Propoganda ve istismar silahı ile Osmanlı’da hürriyeti isteyenlerin “Masonlar” olduğu propagandası yapılarak halkı aldatmışlardır. Mardin’de henüz 16 yaşında olan Bediüzzaman Namık Kemal’in “Rüya” makalesini okuduktan sonra “Meşrutiyet” yönetimini savuna ve Hürriyeti ilan edenlerin mutekit Müslümanlar olduğunu daha iyi anladığını ifade etmektedir.


Muktesit Meslek Hürriyetçi Olmaktır

Bediüzzaman Asr-ı Saadetin ve Hulefa-i Raşidin’in adilane yönetiminin ve Hz. Ali’nin muktesit mesleğinin “Hürriyetçi” bir yönetim olduğunu da izah ederek bundan sonra hürriyetçi olmuştur. 1910’da Doğuda Hürriyet ve Meşrutiyetin önemini anlattığı “Münazarat” isimli eserinde “Hürriyet ateşten bir gömlektir, bu da kafirlere has bir özelliktir” diyenlere mukabil şöyle der:


“O biçare şair hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intaç eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid’e Ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve Kanun-u Esâsîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte, yahu, Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Hem de yirmi senelik İslâmiyetin bir fedaisi de demiştir: “Hürriyet Allah’ın insana en büyük hediyesidir. Hürriyet imanın hassası ve özelliğidir.”


“Yirmi senelik İslam’ın fedaisi” dediği bizzat kendisidir. 1990 yılından itibaren hürriyetçi ve muktesit bir mesleği takip ettiği için kendisini İslamiyet fedaisi olarak isimlendiriyor.


“Nasıl hürriyet imanın hassasıdır?” diyenlere de;

Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet...” (Münazarat, s.59.) buyurarak cevap veriyor.


Hulefa-i Raşidin Siyasette Muktesit Mesleği Takip Etmişlerdir

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Mü’minlerin dünyaya ait işleri aralarında meşveret iledir.” (Şura, 42:38.) buyurur. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından doğru karar almanın gerekli bir yöntemi” diye tanımlanmıştır. (İbn Ebû Şeybe, Musannef, 5: 221, 298; Tirmizî, Fiten, 78; Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2: 242.) Bu sebeple Peygamberimiz (asm) dünyaya ait işlerde vahyin olmadığı meselelerde sahabelerine danışarak hareket ederdi. (Tirmizi, Cihad, 35.)


Kur’an-ı Kerim “Ve şavirhum fi’l-emr” (Âl-i İmran, 3:159.) ayetinde “Onlarla istişare et!” ferman etmiştir. Onlardan kast edilen ise halktır ve millettir. (Münazarat, 53.) Peygamberimiz (asm) “Başınıza sevmediğiniz başı kuru üzüm başı gibi olan bir Habeşli seçilse, sizi Allah’ın kitabına göre idare etse ona itaat ediniz” (İbn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4; Muhammed el-Hudarî, Tarihu’l-Umemu’l-İslâmiye, DGBT, 2:27-430.)


Bu ayet ve hadisler çerçevesinde sahabeler halifeleri meşveretler ve seçimle iş başına getirmişlerdir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan (r. anhüm) Müslümanların seçimi ile iş başına gelmişledir. Ancak Hz. Ali (ra) zamanında baş gösteren fitneler “Hilafet ve Saltanat” mücadelesini netice vermiş ve nihayet Peygamberimizin (asm) “Benden sonra hilafet otuz senedir; sonra ısırıcı bir saltanat dönemi gelir.” (Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4:272; 5:220, 221; Nursi, Lem’alar, 66.) hadisinde işaret ettiği gibi hilafet Hz. Hasan’ın (ra) altı aylık hilafeti ile son bulmuştur. Hz. Hasan (ra) Müslümanlar arasında siyasi çatışmalara son vermek için hilafetten feragat ederek yönetimi Hz. Muaviye’ye bırakmıştır. Hz. Muaviye’den (ra) sonra oğlu Yezid “ısırıcı bir saltanat dönemini” başlatmıştır. Böylece hürriyetçi hilafet yönetimi baskıcı, istibdadı esas alan saltanata dönüşmüştür.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri saltanat döneminin ısırıcı, baskıcı bir istibdad dönemini başlattığını ifade ile tek kişinin, “merhametsiz gadre ve zulme sebebiyet verecek” esasları içerdiğini ifade ile “hükümetin selemeti ve asayişin korunması için ferdin hukuku nazara alınmaz. Milletin selameti için her şey feda edilir” (Mektubat, 59.) diye haksızlık ve zulme “Ehven-i Şer” diye fetvalar verilmiş ve baskıcı bir yönetim sergilenmiş olduğunu ifade eder.


Padişahın yetkilerinin “Kanun-i Esasi” ile sınırlandırıldığı “Meclis-i Mebusan”ın açılması ile “Meşveret” hakikatinin hayata geçirildiği “Meşrutiyet-i Meşrua” yani dine uygun, hilafet sistemine benzer ve Hulefa-i Raşidin’in uyguladığı sisteme geçilmesini saltanattan hilafete geçiş olarak gören Bediüzzaman bu sebeple Meşrutiyeri şeriat namına desteklemiş ve Hürriyetçilerin yanında yerini almıştır. Bediüzzman bunu Peygamberimizin (asm) “Hilafet otuz sene devam eder. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4:273.) hadis-i şerifine uygun bulmuştur. Bu sebeple Bediüzzaman “Ruh-u meşrutiyet şeriattandır; hayatı da ondandır” (Münazarat, 38.) demiştir.


Adaletin sağlanması yöneticinin hürriyetçi ve tarafsız olmasına bağlıdır. Nitekim Bediüzzaman “Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.” (Mektubat, 88.) buyurur.


Peygamberimiz (asm) “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur” (Buharî, Ahkâm, 4, İmâra, 36, 37; Ebu Davud, Sünnet, 5; Tirmizî, Cihâd, 28, İlim, 16, Nesâî, Bey'a, 26; İbni Mâce, Cihad, 39; Müsned, 4:69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.) buyururak unsuriyet ve ırkçılığı yasaklamıştır. Zira ırkçılık tarafgirliğin ve zulmün temelidir.


Aynı şekilde ideolojik bir tutum ve yaklaşım da trafgirliği netice verdiği için adaleti sağlayamaz. Bediüzzaman “Hayat-ı mâneviye ve sıhhat-i ubûdiyet, adâvet ve inatla sarsılır. Çünkü, vasıta-i halâs ve vesile-i necat olan ihlâs zayi olur. Zira, tarafgir bir muannid, kendi a'mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen livechillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte, ef'âl ve a'mâl-i hayriyenin esasları olan ihlâs ve adalet, husumet ve adâvetle kaybolur.” (Mektubat, Uhuvvet Risalesi, s.384.) Bu ifadeler düşmanlığın inat ve tarafgirlikten kaynaklandığını anlatmaktadır. Toplumda tarafgirliği, inat ve düşmanlığı körükleyerek çatışmalara, anarşiye sebep olan ideolojik fikirler ve yaklaşımlardır. Siyasi partilerin de ideolojik amaçla kurulduğunu ve pek çok çatışmaları ve ihtilalleri netice verdiğini düşündüğümüz zaman rıkçı ve ideolojik partilerin adaleti sağlayamayacağı ve toplumda birliği bereaberliği, huzur ve aşayişi temin edemeyeceği yüz yıllık tecrübe ile görülmüştür. Siyasal İslam düşüncesi de bir ideolojik yaklaşım olduğu için onu da ideolojik partiler sınıfına dahil edebiliriz.


Sonuç

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin “Siyasette Muktesit Meslek” dediği meslek “Hürriyetçi olmak” ve Ahrar dediği hürriyetçileri desteklemektir. Zira yukarıda da ifade edildiği gibi ırkçı ve ideolojik partiler ve siyasi iktidarlar adaleti sağlayamaz, asayiş ve huzuru temin edemezler. Zira taraftırlar, taraflarını tercih ederler, tarafsız davranamazlar. Bu sebeple adalet edemezler. Bediüzzaman’ın “Eski tahribâtı tamirâta başlayan hakikî vatanperver olan Demokratlar nâmında hamiyetli Ahrarlar, yani hürriyet-perverler, Nur ve Nurcular’ı takdir etmelerine çok minnettarım. Onların muvaffakiyetine çok duâ ediyorum. İnşallah o Ahrarlar istibdâd-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar.” (Emirdağ Lâhikası. s. 520.) demesinin sebebi “Siyasette muktesit mesleği” takip etmesi, göstermesi ve bu mesleği takip edenlerin hürriyet ve asayişi koruyup adaleti sağlayacak olanların “Hürriyetçi Demokratlar” olduğunu bize haber vermektedir. Bu sebeple siyasete girmeden “Demokratalara nokta-i istinat olmak” gerektiğini ifade eder. (Emirdağ Lahikası, s.537.)

23 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör