• M. Ali KAYA

TAHTİECİLİK

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. Ali KAYA

Tahtie, hatalı görme, hata olduğunu iddia etme anlamına gelir. Tahtiecilik de hata arama ve hata isnat etme hastalığıdır.


Bediüzzaman “Sünuhat” isimli eserinde tahtiecinin “Mezhebim haktır; hata ihtimali var. Başka mezhep hatadır; sevaba ihtimali var” dediklerini belirtir. Böyle biri kendi anlayışını doğru kabul etmediği gibi başkasını da kabul etmez, devamlı etrafa şüphe yayar. Buna felsefede septisizm/şüphecilik denir. Tahtieci şüphe içinde olduğu ve insanları şüpheye düşürdüğü için Bediüzzaman bu yaklaşımı yanlış bulur.


**

Tahtiecinin muhalifi Musavvibe’dir. Musavvibe, tasvip edip benimseyen anlamındadır. Bunlar "Dört mezheb de hak'tır ve füruatta hak taaddüd eder" diyenlerdir. Bediüzzaman temel doğruları şüphe duymadan kabul etmekle beraber füruattaki ihtilafları da hoş gören Musavvibenin görüşünün doğru olduğunu ifade eder. (Sünuhat, Eski Said Eserleri, 2009, s. 483-484.)


**

Kavramları karıştırmak yanlış olduğu gibi, temel doğrular ile füruatı da karıştırmamak gerek. Nasslarla belirlenen genel kurallar, farzlar ve haramlar, emir ve yasaklarda şüphe, dalalettir.


Bediüzzaman “Daire-i itikat ile daire-i muamelatı birbirine karıştırmamak gerekir.” der. (Münazarat, 2012, s. 175.) Önemli bir ölçü verir.


Muamelatta özel durumlara göre farklı uygulamalar olabilir. Fürüat ve cüz’iyattaki farklı uygulamalar esasa zarar vermez. Mesela, abdestte başı meshetmek farzdır. Ancak bu meshin ne kadar olacağı konusunda İmam-ı Şafî “az bir kısım yeterlidir” derken İmam-ı Azam “başın dörtte biri meshedilmelidir” demiş, İmam Ahmed b. Hanbel ise tamamı mesh edilmelidir” diye hükmetmiştir.


Burada Tahtieci “Bu görüşlerin hepsi hatalıdır, doğru olma ihtimali de vardır” demekte ve herkesi şüphe içinde bırakmaktadır. Musavvibe ise “Başın meshedilmesi farzdır ve ne kadar meshedileceği konusundaki ihtilafların hepsi doğrudur” demekle uygulamada ihtilafların olabileceğini ve abdeste zarar vermeyeceğini kabul ederek şüpheyi ortadan kaldırmaktadır.


Mezheplerin ihtilafı da zaten uygulamadaki farklılıklar ve fürüat dediğimiz ameldeki azimet ve ruhsatlardan kaynaklanmaktadır. Musavvibe bunu tasvip, yani kabul etmek demektir.


**

“İman Davası” her şeyden önce şüphelerin izale edilmesi, her konuda aklı ikna, kalbi tatmin etme davasıdır. Bu nedenle şüphe ve vesvese kaldırmaz.


Bu sebeple Bediüzzaman “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur” derken “Temel Prensipler” konusunda değil; temel doğrularu kabul etmekle beraber uygulamadaki metot farklılılarını, yani meşrebi nazarar verir.

Daire-i muamelatta farklı uygulamalar, yerine ve makamına göre doğru olabilir; ama daire-i itikatta yanlış inanç, temel doğrularda ve prensiplerde yanlış metot, haktan ve istikametten ayrılmadır; bu nedenle müsamaha gösterilemez. Mesela, ehl-i bad’a ve dalalete taraftar olmak, veya hoşgörülü olmakla beraber istikametli hizmet yapılamaz ve buna müsamaha gösterilemez. “Onların da haklı ve doğru tarafları vardır ve ondan yararlanmak gerekir” denemez.


**

Risale-i Nur dairesindeki hak ve istikametli mesleği korumak çok önemlidir. Zira İman ve Kur’an hizmetinin Bediüzzaman tarafından belirlenen “Din, Cihad, Siyaset ve Hizmet” prensipleri konusundaki temel doğrulara aykırı bir meslek takip etmek tasvip edilemez.


“İman Hizmeti” olan ve doğrudan inanmayı gerektiren “Risale-i Nur Mesleğinin” temel prensipleri “Risale-i Nurlarda” açıkça ortaya konmuştur. Bu zamanda istikametli, haklı, doğru ve ehl-i dalaletin oyununa gelmeden dine ve imana hizmet etmek, belirlenen bu prensiplere sadakatle bağlı kalmakla mümkündür.


Bediüzzaman “İhlas Risalesi”nde “Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i Kübray-ı Kur’âniye olan mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var” (Lem’alar, 2011, s. 396.) buyurarak bu konudaki tehlikeye işaret etmektedir.


“İhlas Risalesi”nin devamı olan “Hücümat-ı Sitte Risalesi”nde “O biçareler ‘Kalbimiz üstadla beraberdir’ fikriyle kendilerini tehlikesiz zannederler. Halbuki, ehl-i ilhadın cereyanına kuvvet veren ve propogandalarına kapılan, belki bilmeyerek hafiyelikte istimal edilmek tehlikesinde bulunan bir adamın ‘Kalbim safidir, Üstadımın mesleğine sadıktır’ demesi bu misale benzer ki: Birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor, hades vuku buluyor. Ona ‘Namazın bozuldu’ denildiği vakit, o diyor: ‘Neden namazım bozulsun? Kalbim safidir.” (Mektubat, 2010, s. 700.)


Bu nedenle Risale-i Nur mesleği konusunda “Biz haklı olabiliriz, hata etme ihtimalimiz de var, diğer gruplar hatalı olabilir, haklı olma ihtimali de olabilir” demek onları tasvip etmek değil, tam bir tahtieciliktir. İnsanı kendi meslek ve meşrebinden şüpheye düşürdüğü gibi diğer meslek ve meşrepleri de tasvibe götürmez. Tam bir şaşkınlık ve şüphe içinde bırakır.


Bu şaşkınlık da “Ehl-i dalalet ve ilhadın parmak karıştırmasına müsait bir zemin olur.”


57 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör