• M. Ali KAYA

TEFEKKÜR (AKIL VE HAYAL)

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021

M. Ali KAYA

İnsan kendi varlığını ve her şeyin mahiyetini düşünerek anlamaya çalışır. Bu insana fıtraten Allah tarafından verilen bir özelliktir ve diğer canlılardan ayrılan en bariz farklılığıdır. Bu sebepe Mantık insanı “Konuşan canlı” tarif etmiştir.


İnsan her şeyden önce nereden geldiğini, neden bu dünyada var olduğunu ve ölümle nereye gideceğini merak eder ve bunun üzerinde düşünür, cevap bulmaya çalışır. Bu sebeple Felsefenin konusu “Varlık” olmuştur.


İnsanın kendi mahiyetini anlaması dahi çok zordur. Henüz fizikî vücudunu tam olarak tanımış ve keşfetmiş değildir. Aklını, ruhunu ve duygularını nasıl tam olarak tanıyıp idrak edebilecektir? Yaratıcısı ise asla anlayamaz. Zira mahiyeti bir değildir, eşya cinsinden değildir, hiçbir varlığa benzemez, akıl onu idrak edemez ki bir şekil versin...


Bu sebeple Hz. Ebubekir (ra) ondan sonra gelen tüm Selef-i Salihîn ve ulema “Allah’ın mahiyetini idrak etmekten aciz olduğumuzu idrak etmek idraktir” demişlerdir. Bediüzzaman bunu “Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur” (Mesnevi-i Nuriye, 211.) şeklinde açıklamıştır.


Peygamberimiz (asm) “Allah’ın yarattığı varlıklar üzerine tefekkür ediniz; Allah’ın zatını düşünmeyiniz. Buna gücünüz yetmez. Zira aklınıza ve kalbinize ne gelirse gelsin Allah onun dışında bir varlıktır” (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, 13: 382-383; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1: 357-358, 449.) buyurmuşlardır. Sonra da “Rabbim! Biz Seni hakkıyla tanıyamadık ve Seni hakkıyla sena edemedik. Sen bize kendini nasıl tanıttı isen öylesin. Sen kendini nasıl sena etmişsen öylesindir” buyurarak bu konuda aczini itiraf etmiştir.


Miraçda Rabbini gördüğü halde Peygamberimiz (asm) böyle buyurursa kimse haddini aşarak Yüce Allah hakkında farklı şeyle söyleyemez. Ancak Allah’ın yarattığı varlıklar üzerinde inceleme ve araştırma yaparak onları tanımaya, mahlukatın Allah’a olan delaletini, mahlukat üzerindeki Allah’ın sanatını ve hikmetini anlamaya çalışır.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Siz nerede olursanız olun Ben sizinle beraberim” (Maide, 5:12.) buyurur. İslam bilginleri bunu “Ben ilim ve kudretimle sizin yanınızda hazır ve nazırım. Sizin sözlerinizi işitirim, eylemlerinizi görürüm, kalplerinizde sakladıklarınızı bilirim ve yaptıklarınızın karşılığını vermeye kadirim” anlamında yorumlamışlardır.


İslam bilginleri tefekkürün marifeti artıracağını ve imanı güçlendireceğini söylemişlerdir. “Tefekkür eden kalp, hakikat nurları ile aydınlanır” demişlerdir. Nitekim yüce Allah “Mü'minler o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperir, onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda bu imanlarını artırır ve yalnızca Rabb'lerine tevekkül ederler” (Enfal, 8:2.) buyurarak doğru tefekkür ve ilimle imanların artacağını ve kalplerin Allah korkusu ile ürpereceğini, faydalı ilmin böyle olduğunu ifade etmiştir.


İslam bilginlerinden Yahya b. Main “Ruhta tefekkür ufkun ve nazar-ı ibretin genişlemesini, kalplerin nurlanarak hikmetlerin kalbe akmasını meydana getirir. Kişinin dilinden bu hikmetler döküldüğü zaman insanlar ve hukemâ onları sevgi ile karşılar, âlimler ona boyun eğer, fakr ve zühd mesleğini seçenler ondan taaccüb ederler, edipler onları öğrenip ezberlemeye çalışırlar” demiştir.


Tefekkür insana herşeyi canlandıran ve güzelleştiren derûnî bir hayat bahşeder. Hayalin ve aklın önüne geniş ufuklar açar, insanın akıl ve ruh dairesini tâ ezelden ebede kadar genişlendirir. Tefekkür, bir şey üzerinde uzun müddet, derinlemesine durmakla inkişaf eder. Yüzeysel ve âmiyâne bakış tefekkürü öldürür. Bu da dikkat ister ve dikkatli bir düşünce ile eşyayı incelemek tefekkür duygusunu inkişaf ettirir.

Peygamberimiz (asm) “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. Hatta altmış sene ibadetten daha değerlidir” (Suyutî, Camiu’s-Sağir, 2:127; Aclûnî, 1:310; Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû‘a, 175.) buyurmuşlardır.


Soru: “ – İyi ama bu manada gerçek tefekkürü nasıl ve nereden öğrenmeliyiz?”

Cevap: “ – Bu zamanda gelişmiş, ilim ve fennin tefekkür sonucu insanları ve özellikle fenni bilgileri okuyan gençleri, yaratıcıyı inkara, tabiat ve tesadüfün varlığı oluşturduğuna ikna etmek için ilim ve fenni yanlış yorumluyorlar. Gençlerimiz de bu kitapları okuyarak Ateis, Deist ve Agnostik oluyorlar. Bu sebeple hakiki tefekkürü Bediüzzaman Said Nursi’nin “Ayetü’l-Kübrâ” “Haşir Risalesi” “Tabiat Risalesi” “Meyve Risalesi” “Otuzüç Pencere” gibi risaleleri anlayarak defalarca okumakla kazanabiliriz. İmanımızı tehlikelerden koruduğumuz gibi doğru düşünmeye başlarız. Tabiatın, tesadüfün ve sebeplerin mahiyetini öğreniriz. Tabiat ve sebepler perdesi arkasında ilim, irade ve kudretin bütün bunları planlayarak yaptığını anlarız. Kainat ve eşya üzerinde nasıl düşünmemiz gerektiğini de öğreniriz.


İşte bu şekilde tefekkür ile imanımızı kurtarmak altmış yıl ibadetten daha hayırlı olduğunu anlarız. İmanımızı kurtardıktan sonra gülendirmek için yaptığımız tefekkürün de bir saatinin bir sene ibadet kadar faydalı olduğunu anlarız. Peygamberimizin (asm) neden “bir sene ve altmış sene” ifadelerini kullandığını da anlamış oluruz.


Bediüzzaman hazretleri bu konuda şöyle der:

“Evet, bu asrın ehemmiyetli ve mânevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü'n-Nur'un heyet-i mecmuası, sair şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvafık ve hakikat-i ilmiyeye münasip olarak, birkaç nevide ve bilhassa hakaik-i imaniyenin izharında, intişarında azîm kerametleri olduğu gibi, üç keramet-i zâhiresi bulunan ‘Mucizât-ı Ahmediye, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Âyetü'l-Kübrâ’ gibi çok risaleleri dahi herbiri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat'î bir kanaat vermiş. Hattâ sekeratta bulunan talebelerine imanını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine, müteaddit vâkıalar şüphe bırakmıyor. "Bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nâfile hükmünde..." Bir misali, ‘Nurun Hizb-i Ekberidir’ diye müşahede ettim ve kanaat getirdim.” (Kastamonu Lahikası, 25-26.)


Hukemâ “Tefekkür beş nevidir: Birincisi, Allah’ın ayetlerini tefekkür etmektir. Bundan tevhid ve yakîn doğar. İkincisi, Allah’ın nimetlerini tefekkür etmektir. Bundan muhabbetullah neş’et eder. Üçüncüsü, ahiret nimetlerini tefekkür etmektir. Bundan ibadete rağbet doğar. Allahın günahkarlara vereceği ceza ve azapları düşünmektir. Bundan heybet ve korku doğar. Beşincisi, günahlarımızı düşünmektir. Bundan utanmak doğar.”


Konfüçyüs de “Düşünmeden öğrenmek zaman kaybetmektir” derken Dimyet de “Metotlu düşünmeyi alışkanlık haline getirmedikçe tahsilin hiçbir kıymeti yoktur” demektedir.


23 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör