• M. Ali KAYA

VÜCUT/ADEM, VARLIK VE YOKLUK

M. Ali KAYA

Varlık ve yokluk her iki kavram felsefecilerin üzerinde durarak içinden çıkamadığı iki temel kavramdır. Yokluk / Adem nedir? Yokluk var mıdır? Var yok olur mu? Yokluktan varlık nasıl meydana gelir? Gibi bir dizi sorunun cevabını varlık, yokluk kavramları çerçevesinde ele almışlardır. Bizim bu konuda söz söyleme cesaretimiz olamaz; ancak Kur’ân-ı Hakîmin mu’cize-i maneviyesi ve hakikatli bir tefsiri olan Risale-i Nur penceresinden baktığımız için cesaretle bazı konuları anlamaya çalışabiliriz.

Her şeyden önce şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki Allah her şeyi adem-i sırftan, yani hiç yoktan yaratmıştır. Yüce Allah’ın yoktan yaratması iki şekildedir. Birincisi, “adem-i sırftan” yani hiç yoktan yaratmasıdır. (Sözler, 2004, s. 861) İkincisi ise adem-i zahiriden vücûd-u hâricîye çıkarmaktır. Bu da ya ibda ve ihtira, yani hiçten ve yoktan vücut verir, ona lazım olan şeyi de hiçten icat edip eline veriyor. Veya inşa ve sanat iledir ki, kemâl-i hikmetini ve çok esmasının cilvelerini göstermek için unsurlardan bir kısım mevcudatı inşa eder. (Lem’alar, 2005, 451-452) Bu ikinci yaratılışta eşyanın mahiyeti ve sureti zahiren vücûd-u hâricide yoktur ancak ilm-i muhit-i ilâhide her şeyin kader kalıbı vardır. Yüce Allah her şeye muhit ilmi ve her şeye şamil kudreti ile bir anda bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazıyı göstermek için sürülen bir ilaç gibi veya fotoğrafın aynasındaki resmi kâğıda geçirmesi gibi gayet kolay bir surette ilminde planları ve programları ve mânevi miktarları bulunan eşyayı emr-i “kün feyekûn” ile adem-i zahiriden vücûd-u hariciye çıkarır. İlmî mahiyeti olan eşyaya vücud-u haricî verir. Aynı şekilde de harici vücudu çıkarır ve ilm-i ilâhiye göndererek adem-i zahiriye mahkum eder. (Şualar, 2005, s. 45-46)


Her şeyin ilk yaratılışı adem-i sırftandır. Yani tamamen yoktan yaratır. Hazinesi yokluktur. İkinci defa yaratılışı ve terkip suretinde yaratılması ise ilmindeki manevi varlığındandır. Kaderi Ezelde yazılan kaderî ve ilmî varlık, ilm-i ilâhide tayin edildiği şekliyle, irade ve kudreti ile vücûd-u hâriciye çıkarılır.


Bu anlatılan hususlar maddi varlıklar ve eşya için söz konusudur. Bunun dışında insanların ve canlıların fiilleri vardır ki bunları yaratan da Allah’tır. Çünkü yüce Allah “Sizi ve sizin amellerinizi yaratan Allah’tır” (Yasin, 36:35; Saffât, 37:96) buyurur.


İnsanın amellerini yaratan Allah’tır; ancak amellerin yaratılışı insanın irade ve kesbinden sonradır kulun iradesine uygundur. Bu sebeple sorumluluk insana aittir. İnsanın amelleri ve fiilleri ya ademe veya vücuda namzettir. Bunlar da ikiye ayrılır. İnsanın amelleri ya ebediyete intikal eder ve daimi bir vücut kazanır veya ademe gider, yokluğa mahkum olur. Amelin devamı ve ahirete ait faydası olmaz. İnsanın Allah’ın emri ve yasağı olmayan ve beşeriyet icabı yaptığı fıtrî amellerin manevi vücudu olmadığı gibi günah ve vebal denen manevî mesuliyeti mucip de değildir. Bu fiiller ve ameller boşu boşuna yok olur gider. Günah bir fiil olmadığı için cehennemde de olsa manevi bir vücuda ınkılab etmez.


İnsanın fiili olan ameller ahiret açısından üçe ayrılır. Birincisi Allah’ın emri olan ve rızası için yapılan ameller. İkincisi, Allah’ın yasakladığı ve yapılmaması gereken ameller. Üçüncüsü ise ne emri ve ne de yasağı olmadığı ama insanlık gereği ve fıtrat icabı işlenen fillerdir. Allah’ın emri olan ameller kullar tarafından yapılırsa Allah bunlara “Vücut” verir. Şayet bu ibadetler “ibadet niyeti” ile yapılırsa hayat bulur ve canlanır. “İhlâsla” işlenirse o zaman da hem hayata hem ruha kavuşur ve ebediyete intikal eder. Cennette sümbül verir. Bu ameller “Her şey fena bulur” ayetinin hükmüne dâhil olmaz, çünkü “li-vechillahtır” ebediyete intikal eder. Allah rızası için işlenen amellerin tümü, farz, vacip ve sünnet olsun bu durumdadır.


Allah’ın yasakladığı fiiller ve haramlara gelince bunların işlenmemesi istendiği halde kullar tarafından yapılması Allah’ın öfkesini çeker. Bu sebeple Allah bu gibi fiilleri ahirette azap ve ikap, cehennem ateşi ve zakkumu olarak iade eder. Bu amellerin karşılığı da ebediyette cehennem sümbülü verir. İman tuba-i cennet tohumunu taşıdığı gibi, küfür de zakkum-u cehennem tohumunu saklar. (Sözler, 2004, s. 34) Ahirette her biri sümbül verir.

Üçüncü şık olarak mubah olan amellerdir. Bu ameller de şeriata, sünnet-i seniyyeye uymak niyeti ve ihlasla işlenirse o zaman hayatlanır ve ruh kazanır “lillah” ve “livechillah” olduğu için ademe ve yokluğa gitmez ve vücuda kavuşur ve ebediyete inkılap eder. Sünnet-i seniyyeye uymak şartı ile insan ömrünün tamamını ebedileştirir. Bu nevi ameller de cennette sümbül verir ve ebedi bir vücut kazanır. Sünnete uyma ve ibadet kastı ile Allah rızası kastedilmeyen ameller ademe mahkumdur. Bir an vücut bulur ama hayatı olan niyet ve ruhu olan ihlastan yoksun olduğu için camittir ve ademe gider.


Bütün ehl-i tahkikin icmâıyla, vücut hayr-ı mahzdır, nurdur. Adem şerr-i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler, vücuttan neş'et ettiklerini ve bütün fenalıklar, şerler, musibetler, elemler, hattâ mâsiyetler ademe râci olduğunu ehl-i akıl ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmişler.

“Cehennem adem âlemlerini vücuda çıkaran bir âlemdir. Bu sebeple Cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Münkir dalaleti sebebi ile ya idam-ı ebedî ile ademe düşecek veya cehennemde de olsa bir vücud-u daimeye mazhar olacaktır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki, hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Cehennem ise, hayr-ı mahz olan daire-i vücudun Hâkim-i Zülcelâlinin hakîmâne ve âdilâne bir hapishane vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcut ülkesidir. Hapishane vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri vardır.” (Şualar, 406, 411-412)


Varlıklar Allah’a bakan yönü ile vücut kazanırlar. Varlıklar da üçe ayrılır. Birincisi camit varlıklar. İkincisi ruhani varlıklar. Üçüncüsü ise her ikisinden ortaya çıkan fiiller ve oluşumlardır. Bunların çoğu nefse ve insanın menfaatine bakar. “Her şey fena bulur” (Kasas, 28:88) ayeti gereği nefse ait ve nefsanî olan her şey fena bulur.


Burada mana-i ismi ve mana-i harfî devreye girer. Her şey nefsinde manay-ı ismi ile fanidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat manay-ı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmasına aynadarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibariyle şahittir, meşhuttur, vâcittir, mevcuttur. Nefis hesabına yapılan şeylerin vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. (Sözler, 776)


Bediüzzaman ayrıca izah sadedinde “Her şeyin iki yüzü vardır: Birisi: Enaniyetle vücuttur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalb olur. İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü'l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen, mün’adim ol ki vücudu bulasın” (Mesnevi, 2006, s. 112) buyurarak her şeyin Allah’a bakan yönünün vücuda, nefse bakan yününün de ademe gideceğini ifade eder.


İman ve Allah’a intisap ciheti ile bir an yaşaması ebedî bir vücut kadar kıymettardır. İman ve imandaki şuur ve intisapla bâki ve mânevî vücutlar sahip olunabilir. İman olmazsa, bütün o vücutlardan mahrum olmakla beraber, zâhirî vücudu dahi onun hakkında ademe ve hiçliğe gider gibi zayi olur. (Şualar, 114)


**

Bize göre Adem bilinmeyen şey anlamını ifade eder. Bize göre bilinmeyen şey adem, yani yok hükmündedir. Bu sebeple Bediüzzaman “Hayatsız vücut adem gibidir” der. Işık nasıl ki var olan eşyayı gösterir; aynı şekilde hayat da varlığın bilinmesi için şarttır. “Hayat olmazsa vücut adem-âluddur; belki adem gibidir” (Sözler, 2004, Lemaat, s. 1143) Aynı şekilde akıl insanı geçmiş ve geleceğe bağlar, onların varlığı ile insanı irtibatlandırırsa; aynı şekilde iman da insanı ezel ve ebede bağlar. Yine akıl kanunların keşşafıdır. İman ile hayat her biri birer keşşaftır.


Akıl da bir keşşaftır. Aklen üç temel hüküm vardır. Bunlar “Vacip, mümkün ve muhal”dir. Vacip varlığı aklen zorunlu olan varlıktır. Buna Vacibu’l-vücut denir. Vacibu’l-Vücut Allah’tır. Allah’tan başka bütün varlıklar mümkinü’l-vücuttur. İmkân ise bir vacibi gerektirir. Allah’tan başka bütün varlıklar mümkünü’l-vücuttur. Varlığı vacibu’l-vücut olan Allah’ın yaratması, yoktan var etmesi iledir. Muhal ise aklen imkânsız olan şey demektir ki bu da varlığın olup yaratıcısının olmamasıdır. Bu sebeple varlık zarurî olarak Allah’ın varlığını gerektirir.

Vücut ve adem varlık ve yokluk mümkünattandır. Yani varlığı ve yokluğu imkan dahilindedir. Eşyanın var olması ve yok olması mümkündür. Ancak yokluğu ve varlığı tercih edecek olan bir müreccihe ihtiyaç vardır. Yoğu var etmek ve varı yok etmek Allah’a hastır.


İslam Felsefesi olan İlm-i kelâmın tâbirince, "imkân, müsâviyü't-tarafeyndir." Yani, vâcip ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücut ve ademleri, bir sebep bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu imkân ve müsavatta az-çok, büyük-küçük birdirler.


İşte, mahlûkat, mümkündürler. Ve imkân dairesinde vücut ve ademleri müsâvi olmasından, Vâcibü'l-Vücudun hadsiz kudret-i ezeliyesi bir tek mümküne vücut vermesi kolaylığında bütün mümkünatın vücudu, ademin muvazenesini bozar, her şeye lâyık bir vücudu giydirir. Ve vazifesi bitmişse, zâhirî vücut libasını çıkarıyor, suretâ ademe, belki daire-i ilimdeki mânevî vücuda gönderir. Demek eşya, Kadîr-i Mutlaka verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları bir nefis kadar kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müşkülâtlı olur. (Şualar, 2005, s.1019)


Yüce Allah yaratarak varlık ve vücut verdiği bir şeyi bir daha idam ederek adem-i sırfa, adem-i mahza mahkum etmez. Zira varlık hayr-ı mahz, adem ise şerr-i mahzdır. Yüce Allah varlığı asla ademe mahkum etmez, çünkü o adil-i mutlaktır. Bu sebeple ölüm adem-i mahz değil sureten ademdir; yani adem-i zahirîdir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ne suretle Allah’ı inkar edersiniz ki sizlere hayat veren, sonra sizi ölüme mahkum edecek olan ve tekrar diriltecek olan Allah’tır. Siz sonunda ona rücû edeceksiniz” (Bakara, 2:28) buyurur. Bu ayet mevtin/ölümün de hayat gibi mahlûk olduğuna, mevtin idam ve adem-i mahz olmadığına delâlet eder. Mevt, ancak, ruhun ceset kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir.


Ve keza, nev-i beşerde mevcut emârât ve işârât-ı kesireden kat'iyetle anlaşılır ki, insan öldükten sonra bir şeyi bâki kalır; o şeyi de, ancak ruhtur. Demek, ruhun bekası, hâsse-i zâtiyedir. Bu hâsse-i zâtiyenin bir fertte mevcut olması nev'in tamamında mevcut olmasını istilzam etmekle, mûcibe-i cüz'iyenin mûcibe-i külliye hükmünde olduğuna bir misal teşkil ediyor. Binaenaleyh, mevt, hayat gibi bir mucize-i kudrettir. Yoksa, hayat şartları bulunmadığından ademin dairesine girmiş değildir. (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s.379-380)


**

Allah’ın işi, ilim, irade ve kudreti gereği adem-i sırftan, yani hiç yoktan varlığa vücut vermektir. Adem-i Sırftan, yani hiç yoktan varlığı çıkaran Allah’tır. Vardan yok etmek ve yoğu var etmek yüce yaratıcının kanunu ve her zaman yaptığı şeydir. Varlık iki şekilde zuhur eder. Birincisi hiç yoktan yaratmaktır. Her şeyin ilk yaratılışı böyledir. Çünkü ruhlar, maddenin ruhu olan kanunlar, şekiller, formlar ve maddenin ilk ortaya çıkmasına sebep olan şeyler, yani arazlar hepsi ilk defa Allah’ın İlmi, iradesi ve kudreti ile yoktan yaratılmışlardır. Bu Allah’a ait bir husustur. “Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en suhuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten icad eder” sırf yoktan yaratır. (Lem’alar, 2005, s. 451-452)


Şayet denilse ki, “Varlık ve yokluk birbirinin zıddı olup biri olmazsa diğerinin olmayacağı düşünülmektedir. Bu durumda yokluk da bir varlık gibi düşünülemez mi? Varın yok olması ve yoktan varlığın icadını aklımız anlamıyor?” Buna ne diyebiliriz?

Bediüzzaman bu hususu şöyle izah eder: “İnsan aklının bunu anlamaması, aklın bu konuda şaşırması ve garip karşılaması, aldatıcı bir kıyasın vahim ve kötü bir sonucudur. Allah’ın işini, yoktan yaratmasını insanın işine ve icadına kıyas ederek yanlış bir sonuca ulaşmasıdır. Zira Allah yoktan yaratır, insan ise var olan üzerinde değişim gerçekleştirebilir. İnsanın elinden bir şey var etmek ve yok etmek gelmez. İtibarî olarak sadece var olan eşyaya sanat ve şekil verebilir. İnsan kendisini bu kıyas-ı fasitten kurtaramamaktadır.


İnsanın hükm-i aklîsi ve anlayışı müşahedattan kaynaklanır. Yani gördüklerine göre hükmeder. Kâinatta mümkinatın icad-ı sırf ve idam-ı mahz yapacak kudretini görmemiş ki ona göre hükmetsin. Bu sebeple Allah’ın eserlerine de mümkünat tarafından bakarak anlamaya çalışır. Halbuki hayret verici eserleri ile kendisini ispat eden Kudret-i Saniin canibinden meseleye bakması gerekir ki doğru bir bakış açısı ortaya koysun. Kulların umur-u itibârî tabir edilen göreceli ve izafî durumdan başka tesir sahibi olmayan cüz’î kuvvet ve kudret cinsinden olan vehmî ve itibârî bir kuvvet ile yaratıcının sonsuz ve zâtî olan kudretini kıyas ederek yaratılış meselesine de bu gözle bakıyor. Halbuki yoktan, adem-i sırftan yaratılışına Vâcibu’l-Vücût canibinden, kudret-i tâmmesi nokta-i nazarından bu meseleye bakması gerekir. (Muhakemat, 2006, s.176) Meseleye insanın cüz’î, hiçbir şeyi var ve yok edemeyen kudreti ile bakmak elbette insanı yanıltır. Allah’ın kudreti ise zâtî olup, acz müdahale edemez. Elbette zâtî olan ve Allah’a has bulunan kudreti varı yok etmek ve yoğu var etmektedir.


**

Yüce Allah yoktan yaratmış olduğu varlığı bir daha adem-i sırfa, yani ebedî yokluğa mahkum ederek zulmetmez ve haksızlık yapmaz. Çünkü “Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğunu, ehl-i tahkik ve ashab-ı keşif ittifak etmişler.” Bediüzzaman bu hususu şöyle izah eder: “Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek, zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassunla, adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuşsa da, vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, "Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküp ve inhilâl vardır" diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü âlemde Cenab-ı Hakkın sun’uyla terkip vardır. Allah'ın izniyle tahlil vardır. Allah'ın emriyle icad ve idam vardır. (Mesnevi, 2005, Habbe, s.206)


Evet, “Eşya zevale ve ademe gitmiyor; belki dâire-i kudretten dâire-i ilme geçiyor, âlem-i şehâdetten âlem-i gayba gidiyor, âlem-i tagayyür ve fenâdan âlem-i nura, bekâya müteveccih oluyor. Hakikat noktasında eşyadaki cemal ve kemâl, esmâ-i ilâhiyeye aittir ve onların nukuş ve cilveleridir. Mâdem esma bakidirler ve cilveleri dâimîdir; elbette nakışları teceddüt eder, tâzelenir ve güzelleşir. Ademe ve fenaya gitmiyor, belki, yalnız itibârî taayyünleri değişir.” (Mektubat, 2006, s. 484)


Eşya ve fiiller esma-i ilâhiyeye dayanarak beka bulduğu gibi, esma-i ilâhiyeye dayanarak hakikat olurlar. Yok olduklarını zannettiğimiz eşya ve fiiller esma-i ilâhiyeye dönerler. Lambadan çıkan ışık, lambanın sönmesi ile ışığının kaybolması gibi, esma-i ilâhiyeden çıkan vücutlar yine aslına döner.


Evet, ekseriyet-i mutlaka ile hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir. Yani, varlık hayr-ı mutlak, yokluk şerr-i mutlak olunca bir şey varlık mertebelerinde terakkî ettikçe vücudu kuvvet peyda eder. Yokluğa yakınlaştıkça şer olur ve şerri arttıkça ademe ınkılab eder. “Vücut” zât-ı ilâhinin sıfat-ı zâtîsi olduğu için varlık mertebelerinde terakki eden Allah’a yakınlaşır; şer olan işler ise Allah’tan uzaklaştıkça yokluğa, ademe mahkum olur. Çünkü eşya ancak Allah’a, Allah’ın isimlerine dayanarak, Allah’ın yaratması, varlığını devam ettirmesi ve iradesi ve kudreti ile devam ve bekâ bulur. Bu sebeple eşya Allah’ın ne kadar çok ismine mazhar ise o derece vücudu kuvvet kazanır. Allah’a yakınlık esmâ-i ilâhiyenin bir şeyde çoklukla tecellisi oranındadır. Bu sebeple varlık içinde Allah’a en yakın insandır. Çünkü insanda Allah’ın bin bir ismi tecelli eder. Vücudu da bekaya mazhardır.


**

Bütün ehl-i tahkikin icmâıyla, vücut hayr-ı mahzdır, nurdur. Adem şerr-i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler, tahlil neticesinde vücuttan neş'et ettiklerini ve bütün fenalıklar, şerler, musibetler, elemler, hattâ mâsiyetler ademe râci olduğunu ehl-i akıl ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmişler.


Bir şeyin vücudu bütün eşyanın vücuduna bağlı olduğu halde âdemi, yani olmaması bir rüknün ademiyle hasıl olur. Adem, ademî şeylere istinat eder. Ademî bir şey, mâdum bir şeye illet olur. Bu sebeple şerirler ve şeytanlar iktidar ve fiil ile değil, belki terk ve ataletle, hayrı yaptırmamakla şerlere sebep oluyorlar. Mehâlik ve şer, tahribat nevinden olduğu için, illetleri, mevcut bir iktidar ve fâil bir icad olmak lazım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribat olur. (Lem’alar, 2005, s. 213)


“Bir şeyin vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan, zayıf adam, iktidarını göstermek için tahrip taraftarı oluyor, müspet yerine menfice hareket ediyor.” (Mektubat, s. 798) Çünkü yapmak zor, yıkmak kolaydır. Vücut, yani yapmak için çalışma ve gayret yanında bütün şartları zorlamak vardır; yapmamak bir faaliyet gerektirmez. Bir bina bir senede yapılır, bir dakikada yıkılır. Yine bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir.


**

İnsan için varlığın ve vücudun sebebi Allah’ın varlığı ve devamı da bunun bilinmesidir. Varlık ve yokluk ancak Allah’ın varlığı ile irtibatlıdır ve Allah’a bağlıdır. Allah’a yakınlık vücudu, uzaklık ise ademi netice verir.


Vücutta enaniyet-i nefsiye ve küfür dahi vardır; ancak küfür, hakâik-ı imaniyeyi inkar ve nefy olduğundan ademdir. Enaniyetin vücudu ise haksız temellük ve aynadarlığını bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücut rengini ve suretini almış bir ademdir. (Şualar, 130-131) Allah’ı bilen ve bulan için adem ve idam yoktur. “Evet, madem Allah var ve ilmi ihâta eder. Elbette adem, idam, hiçlik, mahv, fena, hakikat noktasında, ehl-i imanın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firakla, hiçlikle, fânilikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisanında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der: "Kimin için Allah var, ona her şey var. Ve kimin için yoksa, her şey ona yoktur, hiçtir."


Elhasıl, nasıl ki, iman, ölüm vaktinde insanı idam-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi idamdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa, hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle idam edip mânevî cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın! Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler, bu dehşetli hasârattan kurtulsunlar. (Şualar, 398-399)


Musibetlerin, şerlerin, hattâ günahların aslı ve mayası ademdir. Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur, vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur. (Lem’alar, 492)


**

Cehennem kâfire rahmettir ve adem âlemlerini vücuda çıkarır. O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun-velev Cehennemde olsun-ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahaza, kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır. Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır. (İşaratu’l-İ’câz, 135-136)


Nasıl ki Cennet, vücut âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sümbüllendiriyor. Öyle de, Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için, o adem mahsulâtlarını kavuruyor. Ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücut kâinatını âlem-i âdem pisliklerinden temizlettiriyor. (Şualar, 406)


**

Kâinatta her şey Allah’ın ilim, irade ve kudreti ile meydana gelir, vücud âlemine çıkar. İş gören irade ve kudrettir. Zâhirî sebeplerin vazifesi vazife-i rububiyetin izzetini korumaktır. Nasıl ki hastalıklar ve musibetler Azrail’e perde olup ölümün sebepleri arasına girmişlerdir. Azrail de Allah’ın yarattığı ölümün perdesidir. “Aynen bunun gibi, bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeylerle kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Yoksa hiçbir sebebin hakikî tesiri ve icada hiç kabiliyeti olmadığını, her şeyde tevhid sikkeleri kat'î gösterdiğini, Risale-i Nur hadsiz delilleriyle ispat etmiş. Halk etmek, icad etmek Ona mahsustur. Esbab yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuur olanların, yalnız cüz-i ihtiyarıyla cüz'î, icadsız, kesb denilen bir nevi hizmet-i fıtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten başka ellerinde yoktur. Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.Tevhid ve ehadiyet isterler ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.


İşte, nasıl ki melekler ve umur-u hayriyede ve vücudiyede istihdam edilen zâhirî sebepler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret-i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhafaza edip takdis ve tesbih-i İlâhîde birer vesiledirler.


Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umur-u şerriyede ve ademiyede istimalleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız itirazlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla takdis ve tesbihat-ı Rabbâniyeye ve kâinattaki bütün kusurattan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kabiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan-ki birer ademdirler-ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor. Bu şeytanî ve şerli perdeler o kusurata merci olup itiraz ve şekvâları bi'l-istihkak kendilerine alarak Cenâb-ı Hakkın takdisine vesile oluyorlar.


Zaten şerli ve ademî ve tahripçi işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil. Az bir fiil ve cüz'î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamakla bazan büyük ademler ve bozmaklar oluyor; o şerir fâiller muktedir zannedilirler. Halbuki, ademden başka hiç tesirleri ve cüz'i bir kesbden hariç bir kuvvetleri yoktur. Fakat o şerler ademden geldiklerinden, o şerirler hakiki fâildirler. Bi'l-istihkak, eğer zîşuur ise cezayı çekerler.


Demek seyyiatta o fenalar fâildirler. Fakat haseneler ve hayırlarda ve amel-i salihde vücut olmasından, o iyiler hakiki fâil ve müessir değiller. Belki kabildirler, feyz-i İlâhîyi kabul ederler. Ve mükâfatları dahi sırf bir fazl-ı İlâhîdir diye, Kur'an-ı Hakîm “Sana ne iyilik gelirse Allah’tan, ne fenalık isabet ederse nefisindendir, kendi kusurun sebebiyledir” (Nisa, 4:79) buyurur. (Şualar, 410-411)


Sonuç:

Vücut ve adem, varlık ve yokluk her ikisi de Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren en büyük delillerdir. Varı yok etmek, yoğu var etmek Allah’a has sıfatlardandır. Allah’ın zatı ile kaim olan Vücut sıfatı varlığın esasıdır. Allah bizâtihi vardır, ezelî ve ebedidir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Varlığı zatının gereği olduğu için “Vacibu’l-Vücut” adını almıştır. Allah’tan başka varlıkların tümü mümkünattandır ve Allah’ın yaratması ile vardır. Varlığı yaratan Allah’tır, şekil veren ve vasıflarını ortaya koyan ve kaderini yazan ilm-i ilâhîdir ve varlığını irade eden irade-i ilâhidir. Varlığı ademden vücut sahasına çıkaran ise Kudret-i Rabbaniyedir.


Her şeyin membaı sıfatları ve isimleri ile bizâtihî kaim, ezelî ve ebedi olan Allah olduğu için varlığın mertebeleri Allah’a olan yakınlığı iledir. Bu da Allah’ın isim ve sıfatlarına ayine olması derecesindedir. Allah isim ve sıfatlarının tecellisi ile yarattığı ve yokluktan vücut sahasına çıkardığı varlığın ademe gitmesine razı olmaz. Çünkü vücut mutlak hayır, ve adem mutlak şerdir. Bu sebeple cennet bütün vücut âlemlerini toplarken, cehennem de ademî fiillerden kaynaklanana fiilleri adem pisliklerinden ve şerlerinden temizleyerek vücut mertebelerine terakki ettirir. Bu sebeple ölüm ile vücudun varlık âleminden gitmesi yokluğa gitmek değil, alem-i şahadetten, görünen alemlerden âlem-i melekûta ve ahirete gitmektir ki buna “adem-i zahirî” denir. Sonra buradan maddi vucûda çıkması ise ilm-i ilâhîden kudret-i ilâhî ile bir anda görünmesi gibidir. Bu sebeple bütün mahlûkatın bir anda diriltilmesi kudret-i ilâhiye göre göz açıp kapayana kadar kısa bir sürede olacaktır. Yüce Allah bu hususu “Kıyametin kopması ve bütün varlıkların yeniden dirilmesi bir anda, göz açıp kapayana kadardır” (Nahl, 16:77) ayeti ile bize haber vermiştir.


Biz Risale-i Nur’un gözü ile bu ağır meselenin bir nebze kapısını çalmaya kendimizde cesaret bulduk. İnşallah müdakkik ve ehl-i ilim olan Nur Talebeleri bu konuda çok güzel çalışmalar yaparak ehl-i fenne, fizik ve felsefecilere ışık tutacaklardır.

69 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör