• M. Ali KAYA

VARLIK FELSEFESİ

Güncelleme tarihi: 5 Mar

M. ALİ KAYA

Felsefenin en önemli tartışam konusu "Varlık"tır. Varlık nedir? Varlık var mıdır? Varlık yokluktan nasıl var olmuştur? Kim yaratmıştır? Yaratıcı var mıdır? Biz de bu konudaki tartışmaları özetleyerek okuyucuların nazarına sunduk.


Permenides: (MÖ 540) “Varlık vardır, var olmayan var değildir” derdi. Thales ise “Her şeyin aslı, ana maddesi sudur” diyordu. Ona göre her şey değişmekteydi. Ama bu değişimi sağlayan, değişmeyen bir öz olmalıdır. Bu öz ise sudur. Her şey, bu suyun değişimi ile oluşmaktaydı.


Anaksimondos bundan daha ileri düşünerek, “su, belli ve sınırlı bir özelliğe sahiptir, Varlık ise daha farklı ve çeşitli özellikler de istemektedir. Ateş, suya zıt bir varlıktır. Öyle ise her şeyin aslı sonsuz, sınırsız, belirsiz olan “aperion” olmalıdır” der.


Anaksimenes ise, “her şeyin aslı havadır” diyordu. Heraklitos ise, “varlık yoktur, varlık oluştur” iddiası ile ortaya çıkar. Ona göre, her şey değişir, her şey akar. Bir nehirde iki kez yıkanamazsın. Değişmeyen tek şey “değişim kanunu” dur.

Varlık vardır; ama değişim içindedir. Peki, varlığa bu değişimi yaptıran nedir? Ortada bir gerçek var, o da varlığın “değişim kanunu” na tabi olmasıdır. Bu kanunu koyan kimdir?


Kant’a göre bir hakikat (numen) vardır ve her şeyi gerçekleştiren odur. Buradan filozoflar birlik ve çokluk kavramını tartışmışlardır. Çokluk gibi görünen kainat, (evren) aslında birliğe sahiptir. Aslında her şey birdir, çokluk aldatmacadır.

Gerçek varlık bir olan, bölünmeyen, yaratılmayan ve ortadan kalkmayan şeydir. Gerek fiziksel, maddi, gerekse tinsel, zihinsel ve ruhi varlıklar, bir olan varlığın çeşitli şekilde görüntüsü ve yansımalarından ibarettir.


Descartes, “Düşünüyorum, o halde varım” derken düşündüğü şeyin gerçekte varlığından emindir. Descartes zihnine gelen varlıkların ve düşüncenin varlığından emindir. Bu onu yaratıcının varlığına ve yaratıcının da kendisini aldatmayacağına inandırmıştır.


Bundan yola çıkan Berkeley, (1685-1753) varlığın “algılanan bir şey olduğu” kanısına varmıştır. “Var olmak, algılanmaktır” der. (Esse est percipi) Bundan yola çıkan Berkeley, “Nasıl ki gözümüzü kapadığımız zaman eşya yok olmakta, açtığımız zaman tekrar görünmektedir; öyle ise yokluk bizim algılama biçimimizdedir, gerçekte değildir. Öyle ise ölümle de her şey yok olacak değildir” der. Aynı şekilde “tabiat ve evren de Allah’ın iradesinden başka bir şey değildir” diye hükmeder.

Aristoles ise Berkeley’den tamamen farklı olarak varlığa gerçeklik verir. Varlık algıdan ibaret olmayıp, tersine var olduğu için algı vardır. Yani bizden tamamen bağımsız, gerçek bir dünya vardır. Bu görüşe Realizme (Gerçeklilik) denir.


Bilim adamları ise varlığın genel ve temel özellikleri ile ilgilenmezler. Her bilim, varlığın bir yönünü el alır ve inceler. Fizik cansızları, biyoloji canlıları, sosyoloji toplumsal varlığı, psikoloji ruhsal boyutlarını inceler. Varlık felsefesi ise, varlığın genel olarak varlığına ait temel öz niteliklerini konu alır. Bununla beraber bilimlerin sonuçlarından da kayıtsız kalmaz. Descartes, maddenin özelliği olan hacmi, yani yer kaplamasını, Newton kuvveti, Einstein ise enerji yönünü ele almışlardır.


Maddenin yapısına gelince, Demokritos, maddenin sonsuza kadar bölünemeyeceğini ve atomlardan meydana geldiğini ifade eder. 19. Asırdan itibaren de atomun bölünebileceği gerçeği önümüze çıkmıştır. Elbette filozoflar bu gerçeği göz ardı edemezler, bilgilerini yenilemeleri gerekmektedir.


Ontolojy, (Varlık bilimi) şüphesiz var olanı inceler. İlahiyat (Theology) da “Madem Allah vardır, öyle ise bir varlık felsefesi içinde yer alması gerektiğini” savunmuştur. Plotinos (203-270), Farabi (872-950), Spinoza gibi filozoflara göre Allah var olan şeyden ibaret olmayıp, tüm varlığın bütünüdür. (Tümtanrıcılık) O, her şeyin kendisinden sudur ettiği gerçek varlıktır. Her şey onun görüntüsü ve yansımasıdır. Panteist (Hemeost =Herşey Odur) görüşü budur.


Aristoteles ise, gerçek varlığın İlahi varlık olmakla beraber, sair varlığın ise (masiva) İlahi varlığın eseri olarak görür. Varlığı madde olarak gören felsefe görüşlerine göre ise, madde ötesi tüm bilimler, sonuçları fiziksel olarak ifade edilemeyen ve bilimsel olarak doğrulanmamasını netice veren tüm felsefi meseleler metafiziktir. Buna Ruh-Allah-Ahiret gibi kavramlar girdiği gibi, melekler de girer.


Varlık, Maddedir: (Materyalizm)

Materyalizm, maddeciliği esas alır. Her şey maddeden varlığını alır. Madde ötesi de maddenin yansıması ve faaliyeti neticesidir.


A) Demokritos’un madde anlayışı: Atomcu maddesi anlayışıdır. Materyalizmin ilk temsilcisidir. Kendisini MÖ 100 yıllarında Romalı Lucretius, Yeni Çağda da Gassendi (16. YY) devam ettirmişlerdir. Bunlara göre,

· Maddenin yapı taşı atomlardır.

· Kâinatta her şey atomların birleşmesinden oluşur.

· Hareket, atomların temel özelliğidir.

· Nesnelerdeki sıfatlar ise bizim algılamamıza bağlıdır. Büyüklük, küçüklük, soğukluk, sıcaklık, renkler vs.

· Kâinatta tesadüf yoktur, her şey zorunlu olarak meydana gelir. Her şey mekanik, nedensellik sonucu ortaya çıkar.


B) Hobbes’in madde anlayışı: İngiliz siyaset filozofudur. En bilinen materyalist düşünürlerden birisidir. Ona göre evrenin her yanı cisimdir. Eni, boyu ve derinliği vardır. Cisim olmayan, evrenin bir parçası değildir. Buna göre, Allah’ın bir cismi olmadığı için Allah yoktur. Ateizm ile sıkı bir ilişkisi vardır.


Hobbes’e göre duyumlar da organlarımızın hareketlerinden başka bir şey değildir. Çağdaş nedensellik teorisini ortaya atar. Kâinatta her şey maddenin birbirine etkisi sonucu oluşur. Evren, mekanik bir makineden başka bir şey değildir.


C) La Mattrie: 18. YY Materyalist Fransız düşünürdür. “Ruhun Doğal Tarihi” ve “Makine-İnsan” isimli eserinde Descartes’in insan ruhunu kabul eden görüşünü de reddederek har şeyin mekanik bir makine olduğu görüşünü savunur. Ludwing Büchener’in “Kuvvet ve Madde” adlı eserinde bu görüş şöyle özetlenir: “Nasıl ki kasılma kasların eseri ise, düşünce de sinir sisteminin bir özelliğidir. Işığın hareketi sinirlerimizi algılamamıza etki ediyorsa, her şey de öyledir. Zihin, ruh, düşünce, duyarlılık, irade, hayat bağımız birer varlık olmayıp, canlı varlığın özellikleri, eylemleri ve maddenin hareketlerinin sonuçlarıdır.”


D) Marx’ın Tarihi Materyalizmi: 19.YY Alman filozofudur. Çağımızın sosyal ve siyasal düşüncelerini etkileyen bir filozoftur.


Marx evrendeki her şeyi fiziksel güçlerin sonucu olarak görür ve öyle ele alır, açıklar. Ancak diğer düşüncelerden farklı olarak Hegel’in “diyalektik” düşüncesine göre açıklar. Kısacası tabiat tarih seyri içerisinde birbiri ile mücadele ederken daha üst düzeyde bir sentezde birleşirler. Her sentez de bir tez olarak anti-tezini oluşturur. Bu çatışma sonucu tekrar yeni bir sentez oluşur ve bu böyle devam edip gider. Marx bununla “Tarihi Materyalizmi” savunur. Tarihte belirleyici olan ekonomik güçtür. Bu da “üretim” olarak altyapıyı ve sınıflaşmayı netice verir. Sınıflı toplum çatışmayı netice verir ve nihayet “sınıfsız toplum” suretinde buluşma yaşanacaktır.


Varlığın Sadece Maddeden İbaret Olmadığını Savunan Filozoflar

Bunlara idealist filozoflar denir. İdea, düşünce sonucu akli, zihinsel olarak kavranan şeydir. Buna göre idealizm maddi ve fiziksel olmayan şeylerin varlığını ve maddeye etkisini kabul etmek demektir. Bedeni etkileyen ruh, maddeyi etkileyen şey de madde ötesi manalardır. Maneviyatın maddeyi etkilediğini savunurlar.


Bu kuramı ilk ortaya atan Platon (MÖ 427-347)dur. İnsanlarda madde ötesi herkesin kabul ettiği ahlaki kavramlar vardır. Bunlar adalet, cesaret, erdemlilik, vs. Bunlar ne fiziksel ne de duygusal olmayan ama varlığı kabul edilen şeylerdir. Yine matematiksel kavramlar da vardır. Daire, üçgen, kare, açı vs. Platon bu iki temel bulgulardan yola çıkarak nesnelerin ve kavramların etkilemesi sonucu oluştuğu sonucuna ulaşır. Bunlar da duygularla değil ancak akılla kazanılan şeylerdir.

Akıl ve düşünce ile kavranan şeyler ezeli, hareketsiz, değişmeyen şeylerdir. En önemli özelliği de maddi değillerdir. O halde her fiziksel varlığın bir ideası, bir hakikati, değişmez bir gerçeği vardır. O madde, ona dayanarak değişime uğrar. Bu, duygusal dünyadan da tamamen ayrı bir idealar (gerçekler) dünyasıdır. Sokrates ve Platon bunun sonucu gerçeklerin varlığını savunmuş ve her şey bu ideaların etkisi ile oluşur demişlerdir. Örneğin, insan faklı farklıdır, ancak bir insanlık gerçeği vardır ki, tüm insanları yönlendirmiştir. Değişimi yaptıran odur.

İbn-i Sina bu temel yaklaşımdan hareketle (980-1037) Ruhun varlığını isbat eder. Ruhun bir manevi cevher olduğunu ifade eder. Ruh, bedene varlık verdiği için cevherdir, araz değildir. Yani bedene bağlı değildir. Beden olmazsa da ruh varlığını sürdürür. Ruhun faaliyeti, bedenin faaliyetine de bağı değildir. Çünkü kişi ihtiyarladıkça bedeni ihtirasları artar ve ruhi kuvvetleri daha da güçlenir. İslam filozoflarının hepsi, ruhun bedenden bağımsız bir cevher olduğunu savunmuşlardır.


Varlık Hem Madde, Dem De Ruhanidir Diyenler

İki ilkeyi beraber kabul eden düalistler, Aristoteles, Descartes ve Spinoza, bu görüşteki bilginlerdir. Descartes’e göre maddenin yer kaplayan, ruhun ise düşünceyi üreten temel nitelikleri vardır.


Neo-Platonizmin Gelişimi

Farabi varlığın ilk varlık olan Allah’tan sudur ettiğini savunur. Allah, “mucib-i bizzattır.” Zorunlu olarak varlığı meydana getirir. Burada irade ve ihtiyar-ı ilahiyi nefyeder. İlk varlıktan sudur eden varlık, ilk varlığı ve kendi özünü idrak edebilen ilk akıldır. (Akl-ı Evvel) Ondan ikinci akıl, üçüncü akıl sudur eder.


Tabiiyyûn: Deney ve tümevarım (el- istikra) metodunu kullanan Ebu Bekir Zekeriyya Razi’nin (841- 926) kurduğu ekoldür. Razi’ye göre yaratılan varlık, basit bir nurdur. O madde, (heyula) ve nefsin kendisi ile kaim olduğu ilk varlıktır. Bundan basit ruhani cevherler çıkar.


Maddeciler: (Dehriyyun) Tabiatçılardan farklı olarak Dehrilede bilginin esası yalnız duyulardır. Böyle olmasa da maddeden başka gerçek yoktur. Zamanı (Dehri) yaratık saymadıkları için de Allah’ı kabul etmezler. Bunun için onlara “Muaattıla” denilmiştir.


Bu maddeci filozofları başında İbn-i Ravendi (Ö: 910) gelir. Alemin yaratılmadığını, “Kitabu’t- Tac” eserinde, sonlu varlığın olmayacağını da “Kitabü’l- Lü’lü” eserinde savunur. Maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunan ilk materyalist de budur.


İSLAM BİLGİNLERİNİN VARLIK İLE İLGİLİ YAKLAŞIMLARI

Bu felsefi tartışmadan sonra İslam bilginlerinin varlık ile ilgili yaklaşımlarına da yer vermemiz gerekir. “Selef-i Salihin” dediğimiz İslam bilginleri tüm bu felsefi tartışmaların İslam dünyasını etkilemeleri, zarar vermeleri ve “Panteizme” benzeyen ama ondan tamamen farklı olan “Vahdet-i Vücut” mesleğinin de tabiat ile iç içe olan ve maddeye değer veren avama zarar vereceğini ve verdiğini görerek “Hakaiku’l Eşyai Sabitetün” (Eşyanın hakikati sabittir) kuralını varlığın temel prensibi olarak kabul etmişlerdir. (Mektubat, 84)


“Aklı ve Vahyi birbirini destekleyen iki hakikat olarak gören” İslam bilginleri felsefi tartışmaların müslümanlara zarar verdiğini görerek vahyin ışığında akılla varlığı ele almışlaradır. Şöyle ki:


Evvela aklen vücut (Varlık) mertebeleri üçtür demişler:

1. Vacibu’l Vücud: Varlığı zaruri olan, varlığı yoktan var eden Allah’ın varlığıdır.


2. Mümkünü’l Vücud: Vacibü’l Vücud tarafından vücud sahasına getirilen, varlığı veya yokluğu mümkün olan her şey.


3. Mümteniü’l Vücud (Muhal): Varlığı veya yokluğu aklen mümkün olamayan şeydir. Buna muhal de denir. Varlığın kendi kendine vücut bulması gibi.


İmkân dairesinde bulunan, kendisine “Mümkünü’l Vücut” denilen ve varlığını “Vacibü’l Vücûda” zaruri olarak borçlu olan varlık da iki çeşittir:


1. Cevher: Varlığını kendi başına devam ettirebilen, varlığının devamında değişikliğe uğramayan eşya. Atomlar birer cevherdir. Yine suret-i cismiye, nefis ve akıl da birer cevherdirler.


2. Araz: Kendi başına varlığı olmayan, bir cevhere dayanarak ve onun sıfatı olarak varlığını devam ettiren eşyadır.


Maddeyi bir cisim olarak ele alırsak bu ya basittir veya bileşiktir. Basit de olsa bileşik de olsa bunun suret-i cismiyesi bir cevherdir. Bu cisme ait olan ve onun sıfatlarını teşkil eden uzunluk, kısalık, genişlik ve ağırlık gibi şeyler de onun arazlarıdır.


Varlığın yokluktan varlığa çıkması şüphesiz bir yaratıcıyı zaruri olarak gerekli kılmaktadır. Bu yaratıcının sonradan var olduğu düşünülemez. Bu durumda varlık için gerekli olan onun için de gerekli olur. Onu da mahluk olarak değerlendirmemiz gerekir. Bunun için O “Vacibu’l Vücud” olmalıdır. Onun dışındaki her şey (Mâsivâ) onun yaratması ile vücuda gelebilir. Bundan zaruri olarak kâinatın sonradan yaratıldığı ortaya çıkar.


Kâinatın sonradan yaratıldığı “Isı Kanunu” ile sabit olmuştur. Zira kâinat devamlı olarak ısı/enerji kaybetmektedir. Şayet ezeli olsaydı enerjisi şimdiye kadar biter, varlıktaki hareketlilik durmuş olurdu.


Varlığın kendi kendine var olması da “Hareket kanunu” ile mümkün değildir. Çünkü, bu kanuna göre “madde dışarıdan herhangi bir etki olmadan hareket edemez, yine herhangi bir etki olmadan hareketini durduramaz.” Maddeye ilk hareketi veren bir “Vacibu’l- Vücud” aklen zaruri olarak bulunmalıdır.


Varlığın başlangıcı için dört ihtimal vardır:

1. Varlık ya vehim ve hayalden ibarettir,

2. Ya kendi kendine olmuştur,

3. Yahut bir başlangıcı yoktur, ezeldir,

4. Veyahut, “Vacibu’l Vücut” olan Allah’ın eseridir.


Varlığın vehim ve hayalden ibaret olmadığı konusunda hem din adamlarının hem de İlim ve fen adamlarının “İCMA” sı vardır.


Kendi kendine olması ise aklen muhaldir. Bediüzzaman’ın “Tabiat Risalesi”nde ispat ettiği gibi, eğer her bir mevcut bir Vacibu’l Vücut ve Vahid-i Ehad olan Kadir-i Külli Şey’e verilmezse varlıklarda faaliyet içinde bulunan tüm atomların bütün kâinatı görecek ve her şeyi bilecek ilim, irade ve kudrete malik olması gerekir ta ki o varlığın kainatla ve tüm eşya ile dengeli münasebetini koruyabilsin. Bu ise muhal ender muhal bir durumdur. Mükemmel bir sarayın ustası inkâr edilerek taşların kendi kendilerine saray şeklini aldıklarını iddia etmek kadar gülünç bir hurafe olur. (Lem’alar, 243-245)


Varlığın bir madde olarak ezeli olma imkânı ve ihtimali de yoktur. Öncelikle Ezeli ve ebedi olan Yüce Allah’ın ezeliyetini aklına ve zihnine sığıştıramayan nasıl oluyor da her yönü ile aciz olan hadsiz varlıkların ezeliyetini iddia edebiliyor anlamak mümkün değildir. (Mesnevi, 210) Allamelerden Hüseyn-i Cisri de “Risale-i Hamidiye” isimli eserinde maddenin ezeli olmadığını ispat ettikten sonra “Devir ve Teselsülün” de butlanını izah etmiştir. (Risale-i Hamidiye, Terc. Manastırlı İsmail Hakkı, sadeleştiren Ahmet Gül, s. 170-181)


Neticede varlığın Vacibu’l Vücut olan Allah’ın eseri olduğu sabit olmaktadır. Tabiiyyunun münkir kısmının gittiği yolun ne derece hurafe olduğunu ispat eden Bediüzzaman “Tabiat Risalesi” isimli ederinde “Madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem her mevcut sanatlı ve hikmetli vücuda geliyor.hem madem kadim değil yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid, bu mevcudu, mesela bu hayvanı ya diyeceksin ki, sebepler icad ediyor veya kendi kendine vücut buluyor, veyahut tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor, veyahut bir kadir-i zül celalin kudretiyle icad edilir. Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-i kabil oldukları ispat edilirse, bizzarure ve bilbdahe, dördüncü yol olan tarik-i vahdaniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur” diyerek her şeyin Allah’ın eseri olduğunu isbat eder. İsteyen bakabilir. (Lem’alar, s. 238-254)


Tüm ilimler bir varlık felsefesi olarak tabiattan bahsederler. Böylece bir “Tabiat Felsefesi” oluşmuştur. Tabiatın ne olduğu ise felsefi olarak ele alınmış değildir. Bunu da Bediüzzaman ele alarak incelemiş ve “Tabiat misali bir matbaadır, tabii değildir, sanattır sani’ değildir. Ahkamdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şarî olamaz” (Lem’alar, 247) diye izahını yapmıştır.


İlkçağdan günümüze kadar tüm filozoflar sistemlerini tabiatı anlama üzerine kurmuşlardır. Tüm filozoflar felsefelerini Natüralizm üzerine kurmuş ve geliştirmişlerdir. Hepsi de “Neden bu böyledir?” sualine cevap aramışlardır. Tüm ilimlerin tabiat üzerindeki araştırmaları eşyanın nasıl olduğunu anlamaya yöneliktir. “Niçin vardır?” sualine cevap aramamışlardır. Halbuki “BİR ŞEYİN NİÇİN YAPILDIĞI BİLİNMEZSE NASIL YAPILMIŞ OLDUĞUNU BİLMENİN BİR ANLAMI YOKTUR.” Mesela, kalemin nasıl yapılmış olduğunu bilmek önemli değildir, önemli olan niçin yapılmış olduğudur. Kalemi amacı doğrultusunda kullananın onu nasıl yapıldığını bilmesi de gerekmez.


Bediüzzaman’ı tabiatı inceleyen ve varlık üzerinde araştırma yapan diğer bilginlerden ayıran en önemli fark “Varlık niçin yaratılmış ve eşya hangi amacı gerçekleştirmek için yaratılmıştır?” sualine cevap aramasındadır.


Bediüzzaman’ın diğer bir özelliği de İslam bilginlerinin izahında zorlandığı “Tevhit Hakikatını” varlık aynasında izah ve ispat etmiş olmasıdır. Bediüzzaman eşyayı Allah’ın bir sanatı olarak görür ve eserden müessire; sanattan sania yönelmiş olmasıdır. Risale-i Nur anahtarı ile İman ve Kur’an hakikatlerini açarak o hazineden istifade etmek gerekir.

Bunu anlamak için 11. Söz; 29. ve 30. Söz; 24. Mektup 30. Lem’a, bilhassa Altıncı Nüktesi olan İsm-i Kayyuma dair olan bölümü ile 2. Şuayı okumak yeterlidir.

Bediüzzaman bu eserlerinde varlığı yüce Allah’ın varlığını anlama yanında İsimlerini, sıfatlarını ve Şuunatını eserlerinden görüp anlayarak Allah’ın birliğinin de en mükemmel delillerini tabiattan çıkarmış olmasıdır.


Okuyarak istifade edenlere ne mutlu!..


İstifade Edilen Kaynaklar:

1. Batı ve İslam Felsefelerinde Sistematik Problemler, Dr. Hasan Küçük, (1974-İst.)

2. Risale-i Hamidiye, Terc. Manastırlı İsmail Hakkı, Sadeleştiren: Ahmet Gül.

3. Felsefeye Giriş, Prof. Dr. Ahmet Arslan, (Ankara-2002)

4. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler

5. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar

6. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat

7. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar

8. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye

9. İslam Felsefesi, Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken

10. Marifetname, Erzurumlu İsmail Hakkı,

63 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör