• M. Ali KAYA

YENİ ÇAĞ RÖNESANS FELSEFESİ

M. Ali KAYA

Rönesans Orta Çağ ile Yani Çağ arasında bir geçittir. Rönesans “yeniden doğuş” anlamına gelmektedir. İlkçağ ile Orta Çağın kültürel değerleri Rönesans’ta yeni bir biçimde yeni bir sentez ile ortaya koymuştur. Rönesans 14. Asırda başlamıştır. 15 ve 16. Asırda doruğa ulaşan Rönesans kültürü hem felsefede hem de kültürde yenileşmeyi netice vermiştir.


Orta Çağ felsefesi kiliseye bağlıdır. Amacı da Hıristiyanlığın öğretisini akılla işleyip desteklemektedir. Rönesans felsefesi ise kiliseden bağımsız ve akla önem veren bir felsefedir. Orta Çağın büyük filozofları Augustinus, Anselmus, Thomas vs. Hepsi din adamlarıdır. Rönesans düşünürleri ise yazarlar, bilginler ve öğretim üyelerinden oluşan dünya adamlarıdır.

Orta Çağ filozofları için doğrular bulunmuştur, belli doğrular vardır ve bunlar birer dogma olarak kabul edilmelidir. Rönesans filozofları ise doğruyu akılla bulmaya çalışmışlardır. Araştırma ise filozofun en mühim ödevidir. Bu araştırma tutkusu Rönesans büyük buluşların da kapısını açmıştır. Matbaa gibi önemli buluşlar ve deniz yollarının öne çıkası ile Amerika’nın keşfi gibi keşifler de bu şekilde gerçekleşmiştir.


Rönesans felsefesi ilk olarak “insan nedir?” sorusuna cevap arayarak yola çıkar. İnsan kaynaklarına, kültürüne inerek araştırma yapan Rönesansçılar yeni ve laik bir insan kültürü gelişmeyi amaç edinmişlerdir. İnsanca bir hayata ulaşma çabası da Hümanizmi netice vermiştir.


Rönesans’ın ilk hümanist filozofu Petrarca (1304-1374) insanın insana layık bir yaşamanın ölçüsünü Hristiyanlıkta değil, “Roma Stoasında” bulunduğunu ifade ile, “İnsan için en yüksek değer, ruhun bağımsızlığı ve özgürlüğüdür. İnsan bu mutluluğa iman ile değil, akıl ve erdem ile ulaşabilir” der. Bu sebeple “Dünya” Petrarca için başlı başına bir değerdir.


Romalı Machievelli (1469-1527) insanın canlı bir tabiat gücü olduğunu belirtir. “İnsanın hakimiyet duygusu ise onun içgüdüsüdür. Hıristiyanlık alçakgönüllülüğü en büyük fazilet saymakla dünyadan el etek çekmeyi öğütleyerek insanın özünü çarpıtmıştır” demektedir.


Rotterdam’lı Erasmus (1469-1527) her şeyi aklın eleştirisinden geçirme gerektiğini belirtir. Tüm dogmaları aklın eleştirisinden geçirmek gerektiğini laik, özgür bir insanlık kültürünün gerçekleştirilmesi gerektiğini savunur.

1459 yılında Floransa’da kurulan “Platon Akademisi” Platon felsefesi üzerindeki çalışmaların çok verimli bir merkezi olmuştur. Amacı Platon felsefesini ve Epikurosculuğu akılcı esaslar üzerine oturtmaktır.

Rönesans’ın din konusundaki görüşlerini Martin Luther’in (1517) başlattığı Reformation ve şekillendirdiği Protestanlıktır. Dini de kiliseye bağımlı olmaktan kurtararak “Akıl Dini” veya “Doğal Din” olarak ele almak isteyenler olmuştur. Onlara göre din Allah iradesi olan “Vahy”in değil, insan aklının ürünü olmalıydı. Jean Bodin (1530-1597) ile Herbert of Cherbury (1581-1648) “Doğal Dini” ve “Akıl Dinini” tarih boyunca oluşmuş bütün dinlerin kaynağı sayar. İman konusunda bize yeterli inanç şu olmalıdır:


“Bir Allah vardır ve Ona ibadet edilmelidir. Bu insana erdemli, faziletli olmayı sağlar. Suçun ve günahın cezası pişmanlıkla silinmelidir. Ölümsüz olan ruh öbür dünyada yaptıklarının cezasını veya mükafatını mutlaka görecektir.”


Orta Çağda devlet anlayışı bir ümmet anlayışı idi. Rönesans ile devlet anlayışı da kutsallıktan çıkarak ulusal ve bağımsız devlet olma yoluna girmiştir. Orta Çağ düzeninin dayanağı kilise olduğu için Rönesans kilise ile çatışmaya başlayarak bu mesafeyi almıştır.


Romalı N. Michiavelli “Ulusal Devlet” düşüncesinin ilk temsilcisi olmuştur. Onun tasarladığı güce dayanan ulusal bir devlettir ve onun örneğini de Roma devleti sunmuştur. Michiavelli’ye göre devlet gücünü ulusundan almalı, üzerinde kiliseyi bulmamalıdır. Hukuk da dinden değil, devletin özünden türemelidir. Çünkü devlet doğal bir kurumdur. Dünya için kurulmuştur, öbür dünya ile bir ilgisi yoktur. Devlet başkanının amacı devleti elinden geldiği kadar güçlü kılmalıdır. Hukuk ve ahlak devlet var olduğu için vardırlar. Dolayısıyla devletin bittiği yerde onlar da biterler.


Jean Bodin de mezhep kavgalarının böldüğü Fransa’yı örnek göstererek “Devletin egemenliği kesin sağlaması gerektiğini, gücün tek elde toplanması gerektiğini doğru bularak mutlak monarşiyi savunur."


Liberal devlet anlayışını savunan ve geliştiren Hollandalı Hugo Grotius ise doğrudan doğruya “Doğal Hukuk” kavramını öğretisinin temeline oturtur. Ona göre “Devlette ilk olan şey hukuktur. Devlet sonradan hukuku korumak için var olmuştur. Bundan dolayı hukuk devletini sınırlarında bitmez ve aşar, devletlerarası devletler arası bir hukuk olur.” Bu bağlamda Grotius çağdaş devletler hukukunun babası olduğu gibi Liberalizmin de kurucularından sayılır. Ona göre insanın doğal haklarının başında “Mülkiyet Hakkı” gelir. Demokrat devlet düşüncesini Monark’ın yani hükümdarın sınırsız yetkilerinin olmasına karşı çıkan bir düşünürler grubu geliştirip savunmuştur. Machiavelli ve Bodin gibi “Egemenlik” kavramını çıkış noktası yapan bu düşünüre göre asıl egemen olan halktır. Devletin idarecileri halkın efendileri değil, halkın görevlileridir. Bunlar görevini kötüye kullanırsa halk bunları görevden uzaklaştırabilir.


Rönesans döneminde ütopyaya dayalı sosyalist anlayışını geliştiren ilk filozof Thomas Morus’dır. (1480-1636) “Utopia” adlı eserinde görüşlerini ifade eder. Ondan bir asır sonra yaşayan Tomasa Campanella (1568-1636) “Güneş Devleti” isimli eserini yazar. Her ikisi de anarşinin ve adaletsizliğin sebebini özel mülkiyette bulurlar. Onların düşüncesinde “Sosyal Adalet” temel düşüncedir.


Francis Bacon’un (1561-1626) ideal devleti de “Bilime” dayanan devlettir. Bu devlet kültürünü “Bilimler Akademisi” oluşturur. Devlet bu araştırma merkezinin sağladığı bilgilerle yönetilir. Ona göre “bilmek egemen olmak” demektir.


Kopernik’le (1473-1543) başlayan “Güneş Merkezli” evren sistemi yeni fen bilimlerinin de temelini teşkil eder. Tabiatın bize göründüğünden farklı olduğunu anlamak da tabiatı inceleme ve araştırmayı netice vermiştir. Johannes Kepler (1571-1630) ve Galilei (1564-1624) Kopernik’in tezlerini geliştirmişlerdir. Kepler tabiatın geometrik orantılarla örülü ve matematiksel değerlerle ölçülü olduğunu ispat ederek Modern Matematiğin ve Fiziğin kurucusu olurken Galilei de dünyanın yuvarlaklığını ispatlar. Böylece deney ile matematiksel düşünceyi birlerştirir. Ona göre tabiat matematik diliyle yazılmış bir kitaptır. O kitabı okumalıdır ki ilimler ortaya çıksın.


Nihayet bu matematiksel gelişme Isac Newton da (1643-1727) tam doruğa ulaşacaktır.

55 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör