• M. Ali KAYA

YENİLİK VE TEKNİK GELİŞMELER

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2021


M. Ali KAYA

Giriş

Peygamberimiz (sav) “Kim yeni ve güzel bir sünnet/âdet ihdas eder ve kendisinden sonra onunla amel edilirse, onunla amel edenlerin ecri ve mükâfatı ondan hiçbir şey eksilmeksizin aynen kendi amel defterine yazılır” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 14.) buyurarak hayırlı iş ve güzel adet ile yenilikleri teşvik etmiştir.


Önceleri Peygamberimizin (sav) mescidinde kandil bulunmuyordu. İlk olarak Hıristiyan asıllı olup sonra Müslüman olan Temim-i Dârî (ra) İran’dan gelirken bir kandil getirerek Mescid-i Nebeviye getirdi ve yatsı namazında yaktı. Sahabelerden Abdullah b. Mesud (ra) kiliselerde bulunduğu için bunu tereddütle karşıladı. (Heysemi, Zevaid, 2:15.) Ancak Peygamberimiz (sav) mescidinin kandille aydınlandığını görünce çok sevindi. Temim-i Dariye dua etti. (Buhari, Salat, 22; Müslim, Salat, 272; Heysemi, Zevâid, 2:15.)


Daha sonra sahabeler ve müslümanlar yenilikleri güzel karşılamaya ve gerek mescitleri, gerekse ihtiyaçları kolaylaştırmak için insanlara hizmet etmeye devam ettiler. Emeviler döneminde mihraplar ve minareler camilere ilave edildi. (İslam Ansiklopedisi, Mihrap ve Minber Maddesi, 8:325.)


Peygamberimiz (sav) zamanında bilinmeyen elek vefatından sonra Hz. Aişe (ra) tarafından kullanılmıştır. (Buhari, Et’ime, 22.) Yine ilk tabut Hz. Fâtıma (ra) için yapılmıştır. Tabutu ise ilk muhacirlerden olan ve Habeşistan’dan gelen ve ilk muhacirlerden olan Esmâ binti Umeys (ra) tarafından yapılmıştır. (İbn-i Saad, Tabakat, 8:28.)


1. Bidat İbadetle İlgili Hususlara Hastır

Peygamberimiz (sav) “Her yenilik bid’attır ve her bid’at dalalettir” hadis-i şerifi dine, inanç ve ibadete ait hususlardaki yeni fikir ve adetlerdir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icatlar bid’attır. Bid’atlar ise “Bu gün dininizi tamamladım” (Mâide, 5:3.) ayetinde aykırı olduğu için kabul edilemez ve reddedilir. Fakat tarikatte evrad ve ezkâr ve meşrepler nevinden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten alınmak şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer olan usul ve esasat, Sünnet-i Seniyyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değilledir.” (Lem’alar, 61.) demektedir.


Hayatı ve yaşamayı kolaylaştıran teknik ve teknolojik gelişmeler dine ve inanca aykırı olmadığı için bid’a sayılmaz. Bid’a Peygamberimizin (sav) sünnetine aykırı olan dine ve ibadete ait olan hususlardır. Nitekim Peygamberimiz (sav) “Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid'at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid'at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır” (İbn Mâce, Mukaddime, 15.) buyurarak sünnetine aykırı olan adetlerin bid’a olduğunu belirtmiştir.


Peygamberimizin (sav) sünnetini ihya eden ve sünnete ait ibadetlerin yapılmasını kolaylaştıran yenilikler ise zemmedilen değil, övülen hususlardır. Bu konuda Hz. Ömer’in (ra) teravih namazını cemaatle kılınmasını emreder. Bunun müslümanlar tarafından benimsendiğini görünce “Bu ne güzel bir bid’attır” (Buhari, Teravih, 1.) dediği rivayet edilmiştir.

Başta İmam Malik, Beyhakî, Birgivî, Heytemî, Şâtıbî ve İbn-i Hacer-i Askalanî gibi bilginler olmak üzere ulemanın çoğunluğu “Bid’at Resulullah’tan (sav) sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup dini hükümlere aykırı olan eksiltme ve ilavelerdir” demişlerdir. Bu bakımdan hayatı ve yaşamayı kolaylaştıran teknik gelişmeler ve yeni icatlar ile örf ve adetle ilgili hususlar bid’at sayılmazlar.

Bu görüşü dile getiren alimler peygamberimizin (sav) “İşlerin kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir. (Müslim, Cuma, 43.) “Sonradan ihdas edilen her şey bid’attır.” (İbni Mâce Muakddime, 7.) Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cuma, 43.) “Din namına sonradan ortaya atılan şeylerden sakının. Din adına sonradan ortaya atılan her şey bid’âttır ve her bid’at sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey benim sünnetime ve Hulefa-i Raşidin’in sünnetine sarılmanızdır.” (Ebu Davud, Sünnet, 5.)


Bu nedenle İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani (ra) şöyle der: “En bahtiyar odur ki, İslâm'ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid'atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem (sav) gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah'ın (sav) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid'atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid'atleri kaldırsın. Çünkü bid'atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur.” (Mektubat, 1:34-35.)


Bid’atın sünnet yerine konulan adetler olduğu şu hadis ile de sabittir. Peygamberimiz (sav) “Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid’at kadar sünneti zayi etmiş olurlar.” (Münzirî, Terğib ve Terhib, 1:109.) Bu sebeple Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Şeriat ve sünnet tamamlandıktan ve kemâle erdikten sonra, yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut –hâşâ ve kellâ- sünneti nâkıs ve eksik görmek hissini veren bid’aları icat etmek dalâlettir, ateştir” (Lem’alar, 63.) demektedir. Yine Bediüzzaman sünnete aykırı yeme, içme, uyuma gibi âdetlerle ilgili yenilikleri de bid’a olarak görmez. “Onlara aykırı hareket etmeye bid’a denilmez; ancak adab-ı nebeviye uyulmamış ve onun nurundan istifade edilerek adetler ibadete çevrilmemiş olur” (Lem’alar, 63.) buyurmuşlardır.


2. İbadetle İlgili Olmayan Yenilikler ve Gelişmeler

Hz. Ömer (ra) döneminde İslam devletinin sür’atle kurumsallaşmasına ihtiyaç duyuldu. Askeriye, maliye, adliye ve yönetim konusunda yeni kurumlara ihtiyaç doğdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) devlet geleneği olan Bizans ve İran’da bu hususların nasıl yürütüldüğünü öğrenerek oradan aldı örnekleri İslamlaştırarak müesseseleştirdi ve uygulamaya koydu. Bilhassa teknik ve teknolojik meselelerin İslami olmayan yönlerini ıslah ederek islam hükümeti bünyesine yerleştirdi.

Bunlardan bazıları devletle ilgili yazışmalar ve memurların maaşlarını ve sicillerinin tutulduğu divanlardır. Hz. Ömer (ra) Bahreyn’den gelen 500 bin dirhemin dağıtılması vesilesiyle yaptığı şûrada bir kısım müslümanların teklifi üzerine acemlerde (Araplara yabancı olan Bizans ve İran) olduğu gibi defterlerin tutulmasına karar verdi. (Mâverdi, Ahkâm-ı Sultaniye, 225.)

Takvim konusunda yaptığı istişarede de durum aynı olmuştur. Hz. Ali’nin (ra) Yemen’de takvimle tarih tespiti yapıldığı fikrini kabul etmiş, yine Hz. Ali’nin (ra) Hicret yılı esas alınarak takvim yapılması görüşünü de kabul ederek takvim tutulmasına karar vermiştir. (Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 10:195.)


Peygamberimiz (sav) daima kuvvetli olmayı teşvik etmiş, “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır” (Müslim, Kader, 34.) buyurmuşlardır. Savaşlarda da “Bilin ki kuvvet atmaktır” (İbn-i Abdi’l-Berr, Câmiu’l-Beyani’l-İlm, 1:66.) buyurmuş, bu hadisi bilginler “silah bakımından güçlü olmak” şeklinde açıklamışlardır. Ok atmayı teşvik etmiş ve “Oku yapan, taşıyan ve atan mükâfatta beraberdir” (Nesai, Hayl, 8.) buyurmuşlardır.


Peygamberimiz (sav) daima müslümanları ilmen, fikren, teknik ve teknolojik bakımdan güçlü olmaya çağırmıştır. Kur’ân-ı Kerimde fıtrat kanunları, “Sünnetullah” olarak zikredilen kanunları keşfederek insanlara hayırlı şekilde kullanmak, “din kolaylıktır” (Buhari, İman, 29.) “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız” (Buhari, İlim, 11.) hadisine uygun olarak insanların işlerini ve çalışmalarını kolaylaştıracak olan yenilikler elbette övülmüştür.


İki nevi ilim vardır. Birincisi hayatı kolaylaştıran ilimdir ki bu ilme “Tabiat İlimleri” adı verilir. Amacı insanların hayatını kolaylaştırmak, insanlığın rahatına hizmet etmektir. İkincisi ise hayatı anlamlandıran ve yaratılış amacını anlatan ve insanı saadet-i ebediyeye sevk ederek insanı insan yapan ilimdir ki bu ilim taraf-ı ilahiden vahy ve ilham tarikiyle insanlığa tebliğ edilen din ilmidir. Her ikisi de insanlık için gereklidir ve dinimizce teşvik edilmiştir.


3. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Tekniğe Bakışı

Asrımızın imamı Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Mânevî kemâlat gibi maddi terakkiyat ve kemalatın öncülerinin ve pirlerinin peygamberler olduğunu, her peygamberin vahy-i tebliğ yanında helal rızık kapısı olacak bir mesleğin ve sanatın da insanlara öğretildiğini belirtir. Kur’ân-ı Kerim “Mu’cizât-ı Enbiyayı” zikretmesiyle insanlığın maddi terakkisinin son ve nihaî hududunun çizildiğini belirtir. (Sözler, 236-244.) Çiftçiliğin Hz. Âdem (as) dülgerliğin Hz. Nuh (as) ve demirciliğin Hz. Davud (as) tarafından insanlığa öğretildiğine dikkatimizi çeker.


Bediüzzaman “İnsanlığa birer ihsan ve ikram-ı ilâhi olan teknik ve teknolojik gelişmelerin insanların hayrına kullanılması gerektiğini belirtir. Yoksa nimet, böyle şükür görmezse nimet olmaktan çıkar ve insanlık için nıkmet, yani bela olur” (Nur Âlemin Bir Anahtarı, 18-19.) demektedir. Böylece Bediüzzaman tekniğe karşı çıkmaz, ancak onun kötüye kullanılmasına, zulme alet edilmesine karşı çıkar.


Sonuç

Peygamberimiz (sav) insanın terakki ve tekamülü için daima ilmi teşvik etmiştir. “Hikmet mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa almalıdır” (Tirmizi, İlim, 19.) “İlim Çin’de de olsa gidiniz alınız” (Beyhaki, Şuab-ı İman, 2:254; Acluni, Keşfu’l-hafa, 1:138.) ferman etmişlerdir. Bu hadisler bize din ilmi yanında fen ve teknoloji ilmini de almamızı emretmektedir. Nitekim müslümanlar Çin’den Kur’an ve Hadis ilmi öğrenecek değillerdir. Ancak o günün şartlarında Barutu bulan, pusulayı icat eden Çin’den medeniyete ait bu gibi yenilikleri almamızı istediği açıktır. Yine peygamberimiz (sav) “Hikmet” ifadesi ile din ilminden çok fen ve felsefe anlamlarını içerdiği için hayatı kolaylaştıran ve müslümanlar güçlü kılan fenni ilimleri nerede bulursak almamız konusunda teşviklerde bulunduğunu açıkça ifade etmektedir.

Her iki ilim de insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaktadır. bu nedenle asrımızın imamı Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru ise fen ilimleridir. İkisinin birleşmesi ile hakikat tecelli eder ve talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinden taassup, ikincisinden hile ve şüphe tevellüt eder” (Münazarat, 127.) diyerek her iki ilmin beraber okutulması gerektiğine dikkatimizi çekmiştir.

6 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör